<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025</id><updated>2011-07-07T15:33:10.300-07:00</updated><title type='text'>Kitap İzleri</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>60</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3348046153822734187</id><published>2010-04-30T14:41:00.000-07:00</published><updated>2010-04-30T14:45:02.542-07:00</updated><title type='text'>OKUMA YOLCULUKLARI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S9tPIOCPNII/AAAAAAAAAB8/E3oBTKwsCzU/s1600/okuma+yolculuklari+kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 206px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S9tPIOCPNII/AAAAAAAAAB8/E3oBTKwsCzU/s320/okuma+yolculuklari+kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5466049575369258114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hülya Soyşekerci, eleştirel deneme olarak nitelendirdiği Okuma Yolculukları’nda has edebiyata ilgi duyan her okuruna bir bilet veriyor ve edebiyat dünyasının derin sularına doğru bir davetiye çıkarıyor. İç denizler bölümünde kendi karasularımızda başlıyor bu yolculuk. Sait Faik’ten Yusuf Atılgan’a, Füruzan’dan Ayfer Tunç’a uzanan yirmi yedi eleştirel deneme yer alıyor burada. Şablonlara sırtını dönerek, sesini yükseltmeden, sevgiyle yaklaşıyor içdenizimize. Soyşekerci, metinleri çözümler, kendi dünyasındaki karşılıklarını sergilerken okura da yeni pencereler, yeni bakış açıları sunuyor.&lt;br /&gt;Buluşmalar’da, açık denizlere çıkıyor teknesi. Son durağımız ise Calvino ile ulaşacağımız Başka Kıyılar oluyor. Okurunu çoğaltan, yeni ufuklar açan metinlerden oluşuyor Okuma Yolculukları."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(ARKA KAPAK Yazısı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(“Okuma Yolculukları” Hülya Soyşekerci, eleştiri,  Pupa Yayınları, Nisan 2010, İstanbul, 256 sayfa, 14.00 TL., ISBN:978-605-5765-52-1 )&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3348046153822734187?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3348046153822734187/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/04/okuma-yolculuklari.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3348046153822734187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3348046153822734187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/04/okuma-yolculuklari.html' title='OKUMA YOLCULUKLARI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S9tPIOCPNII/AAAAAAAAAB8/E3oBTKwsCzU/s72-c/okuma+yolculuklari+kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6924208702066051396</id><published>2010-03-20T16:32:00.000-07:00</published><updated>2010-03-20T16:44:44.761-07:00</updated><title type='text'>UMUDUMUZ ÇOCUK EDEBİYATI</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S6VcZ2OlQSI/AAAAAAAAAB0/rZ93xFvRJvs/s1600-h/6-_kitap_okuyan_cocuk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 280px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S6VcZ2OlQSI/AAAAAAAAAB0/rZ93xFvRJvs/s320/6-_kitap_okuyan_cocuk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5450864523125014818" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk edebiyatıyla ilgili birkaç söz söylemeden önce, içinde yaşadığımız “cinnet çağı toplumu”nda bir çocuk olmanın, bir çocuk olarak kalabilmenin anlam ve önemi üzerinde durma gereği duyuyorum. Öylesine zorlu ve sancılı zamanlardan geçiyoruz ki, yaşam ve zaman algılarımız teknolojik hızın içinde paramparça oluyor; yaşam bize parçalar, fragmanlar halinde kesintili ve bölünmüş gerçeklikler olarak yansıyor. Her an yoğun bir ileti bombardımanıyla kuşatılıyor; her dakika dikkatimizi dağıtarak akıp giden görüntü, ses, enformasyon ve haber kirliğiyle yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bu kirlilik içinde etik ve insani değerler sürekli olarak aşınıyor; neyin iyi neyin kötü olduğu algısı sekteye uğruyor, şiddetin her türlüsünün açık ve yoğun bir biçimde TV ekranlarından, gazete sayfalarından, internet dünyasından tüm çıplaklığıyla sergilenmesi durumu, ne yazık ki yeni şiddet olaylarına zemin hazırlıyor. Kimsenin bu gidişe dur demediğine, “durun!” diyenlerin seslerinin bu hengâmede kaybolup gittiğine tanık oluyoruz… Yaşamın içinde var olan şiddet, medya tarafından bilinçli ve planlı bir biçimde yeniden ve yeniden üretilerek, genişletilip çoğaltılarak çocuk ruhlarda derin hasarlar yaratılıyor. Sekiz on yaşındaki çocukların birbirini acımasızca öldürdüğü, kendi anne babalarına yönelen çocuk ve genç şiddetinin doruğa ulaştığı bu trajik zamanlarda, sanat ve edebiyata sığınmaktan, sanat ve edebiyat dünyasındaki güzelliklerden beslenerek yepyeni gerçeklikler ve güzellikler üretmekten başka çaremiz yok diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir dünyada ve böylesi bir şiddet toplumunda çocuk olma talihsizliğini, çocuk edebiyatı ve çocuğa özgü sanatların içinde yer alan güzellikler evreninde, sevgi, saygı, barış, hoşgörü gibi değerlere dönüştürmek ve böylece çocukluğu içtenlikli, gülücüklü, naif bir sevgi yumağı haline getirmek olası.  Çocuk edebiyatı/sanatı bu nedenle belki de elimizdeki son fırsat, çocukların geleceği için kullanacağımız son koz olarak görünüyor bana. Çocuklukta sanat ve edebiyatla kazanılan değerler, kişiliğin yapıtaşlarını oluşturmakta; sağlıklı, barışçı ve sevgi dolu bireylerle dolu bir toplumun kurulmasında sanat ve edebiyat yapıtları önemli işlevler yüklenmektedir. Çocuk edebiyatının bence en önemi işlevi, daha güzel bir gelecek, daha güzel bir dünya kurulması için, insani değerlerle donanmış, dil ve sanat bilinciyle yoğrulmuş, empati yeteneği gelişmiş sağlam bireylerin, daha çocukluk çağındayken yaratılmaya başlanmasına katkıda bulunma işlevidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk edebiyatı, çocuğun dil ve sanat beğenilerini yükselterek, onun duygusal, düşünsel gelişimine çok önemli katkılar sağlamaktadır. Bu konularda çocuk yazarlarına elbette büyük sorumluluklar düşmektedir. Çocuk yazarları geleceği şekillendirme işlevini her an göz önünde bulundurarak, yarattıkları gerçek sanat yapıtlarıyla çocuk okurlara merhaba demelidirler. Çocuk edebiyatı, şiir, masal, öykü, roman, deneme gibi yönleriyle; içerdiği resim, illüstrasyon gibi görsel zenginliklerle, sanatsal ve dolayısıyla insani değerlerle büyüyen kuşaklar yaratabilmekte ve bu olguyu sürekli kılabilmektedir. Zamana güzellikler katarak ilerlemenin en etkili yollarından biridir çocuk edebiyatı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu edebiyatın en önemli bölümünü oluşturan kurmaca çocuk edebiyatı;  daha çok öykü ve roman gibi türlerin kaynaştığı, çocuk düşlerine seslenen bir alan olarak dikkati çekmektedir. Çocukların çok önemli bir kısmı kurmacadan; düşler içinde yol almaktan, serüvenden serüvene atlamaktan, heyecandan heyecana koşmaktan haz almaktadır. Bu olgu, okuma sevgisini oluşturan temel unsurlar arasındadır. Kurmaca yapıtların içinde, çocuk okur, başka hayatlara açılma olanağı bulmakta, öykü ya da romanın içindeki kahramanla özdeşleşerek onunla empati kurmakta ve çoğu zaman onu model almaktadır. Kahramanın özellikleri çocuk okur açısından büyük önem taşımaktadır. Çocuk yazarı, kurmaca kahramanını yaratırken bu durumu da göz önünde bulundurmalıdır. İletilerin metnin içindeki olumlu kahramanlar aracılığıyla çocuğa aktarılabilmesinin, kurmacanın doğasından gelen bir imkân olduğunu da belirtebiliriz. Çocuğa yukarıdan bakmadan, çocuk gözleriyle onun dünyasına bakabilmek, yazarın başarısı açısından büyük bir önem taşımaktadır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel olarak çocuk romanına değinecek olursak, roman sanatının matematiksel yapı içeren kurgusu,  olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin ve meraklı olayların ardından gidilmesinin yarattığı okuma heyecanı, roman okumayı çocuk açısından keyifli bir yaşantıya dönüştürmektedir. Okuma sırasında mantıksal analizlere ulaşabilme yetisi, çocuğun zihinsel gelişimine de olumlu katkılarda bulunmaktadır. Bunlar elbette alışılagelen roman kurgu biçimleri için geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşleri ön plana alan, olaylar arasındaki mantıksal bağları ve nedensellik zincirini kıran fantastik romanlarda masal tadı vardır.  Çocuklar masal ve masalsı olana büyüklerden daha yakın ve yatkındırlar. Bu tür romanlar çocuğu düşlerden düşlere götürürken ona yepyeni dünyaların kapılarını açarlar. Çocuğun düşsel zenginlikleri, onu gelecekteki çalışma ve araştırma yaşamında daha yaratıcı kılacaktır. Bilim ve sanattaki yaratıcıların, düş evreni zengin bireyler arasından çıktığı gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekir. Fantastik romanlar, çocuğu gerçeklerden koparmadan, arada bir gerçek dünyaya göndermeler yapılarak yazılırsa, çocuğun çevresindeki gerçekleri farklı açılardan görmesi sağlanmış olur. Böylelikle bu tarz romanlar, çocuğun içinde yaşadığı gerçekleri, -gerektiğinde- değiştirip dönüştürebilmesi için ilk adımları atmasına da zemin hazırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman yelpazesini iyice genişlettiğimizde, serüven romanları, gülmece ya da mizah ağırlıklı romanlar, çocuğun okul, aile ve sokak yaşamını anlatan romanlar, hayvanların yaşamına ilişkin romanlar, duygusal romanlar, tarihsel olayları işleyen romanlar, gezi romanları, sorun odaklı romanlar gibi farklı özelliklere sahip çocuk romanlarının yıllardan beri ilgiyle okunduklarını belirtebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serüven romanlarında çocuğun heyecan, hareket, düş kurma gereksinmeleri karşılanır. Bu romanlarda yavaş yavaş merak ve heyecanın dozu artırılarak gizemli olaylara, tehlikeli ve gerilim yaratan durumlara yer verilerek çoğunlukla sürpriz bir sonla, olaylar dizisi bir sonuca bağlanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülmek eğlenmek de çocuğun temel gereksinmelerinden olduğu için çocuk mizahı da çok önemlidir ve çocuklar için yazılan mizah romanları da sevilerek okunmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygusal romanlarda çocukların iç dünyalarına seslenmeye çalışan yazarlar, sevgi, acıma, yardımlaşma, iyilik vb. duyguları yazınsal bir kurguya büründürerek olumlu bir kahraman üzerinden anlatırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihsel kurgulu çocuk romanları büyük bir sorumlulukla kaleme alınmak durumundadır. Yurt sevgisi ve ulusal bilinç aktarılırken ötekileştirme, düşmanlık duyguları ve savaş yanlılığı yaratılmamaya çalışılmalıdır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezi romanları dünya üzerindeki ilginç kentleri, coğrafi yerleri ve orada yaşayan insanların yaşayışlarını roman kurgusu içinde anlatırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun odaklı romanlarda ‘çocuk gerçekliği’ ön plana alınarak, çocukları ilgilendiren bir sorunun çevresinde yer alan olaylar, yazınsal kurguyla dile getirilir. Sokak çocuklarının dünyası, ayrılan ana babaların çocuğu olma vb. gibi konuların çevresinde, insani ve yaşamsal gerçekler aktarılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romandan söz açılmışken klasik romanlara ya da klasik romanların çocuklar için hazırlanmış versiyonlarına da değinmeden geçmemek gerekir. &lt;br /&gt;Edebiyatta sınırları aşmak, evrenselliğe açılmak; düşünce ufuklarını genişletmek anlamına gelir. Kendi kültürüyle sınırlı kalmayan, başka kültür ve edebiyat yapıtlarına açılabilen bireyler, hem insanın özünü kavramada hem de hoşgörü ve barış ideallerine yaklaşmada daha başarılı olurlar. Klasikler barışı ve evrensel kültürü kazandırmada önemli işleve sahip olan yapıtlardır. Klasik romanlar son yıllarda bazı yayıncılar tarafından kısaltılarak piyasaya sunulmaktadır. Klasik yapıtları öğretmenin isteği nedeniyle mutlaka okumak durumunda olan öğrenciler, zaman darlığı ve ekonomik nedenlerle çoğu zaman kötü çeviriler ya da komprime haline getirilmiş kitaplarla klasikleri tanımaktadır. Metin Celal, Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki bir yazısında piyasada en az 27 çeşit Savaş ve Barış’ın bulunduğunu, bir çevirinin 112 sayfa; başka bir çevirinin ise 2168 sayfa olduğunu; Don Kişot’un 41 çevirisinin en ucuzunun 2.5 en pahalısının 55 TL olduğunu belirterek, ilginç bir tablo sergilemektedir. Ayrıca, klasiklerin toplu özetlerini içeren kitaplar da piyasada hızlı bir dolaşım halindedir. Bu konularda nitelikli ile niteliksizin ayırt edilemediği tam bir kaos ortamı yaratılmıştır. Klasik roman okumalarında, yapıtın kısaltılmış şekli ya da özeti yerine yaş düzeyine uygun tam metin öncelenmelidir. Bence hiçbir özet, yapıtın bütününü yansıtamaz. Klasik yapıtların insan ruhunu ne denli derinden anlattığını keşfetmek ve yapıtın atmosferinde soluk alabilmek için kısaltılmış ya da özet metinlerden uzak durmak gerektiği kanısındayım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurmaca yapıtların ve özelde çocuk romanları dünyasındaki yolculuğun nihayetsiz olduğunu düşünüyorum. Çocuk romanı seçiminde okul ve aile ortamındaki bilinçli ve etkili yönlendirmeler büyük önem taşıyor. Çocuk romanı yazarken yazarlara da önemli sorumluluklar düştüğüne göre, ailenin, eğitim kurumunun ve yazarın kendi üzerine düşeni hakkıyla yerine getirmesi durumunda,  onların hep birlikte çocukların dünyasına yepyeni güzellikler kazandırmış olduklarından kuşku duyulmayacak. &lt;br /&gt;Bir gün şiddetin yerini sevgi; savaşın yerini barış kültürü; ötekileştirmenin yerini birliktelik aldığında; içine yaşadığımız “cinnet çağı toplumu”nu, biten bir kâbus gibi gerilerde bırakacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudumuz çocuklarda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar&lt;br /&gt;Çağdaş Çocuk Yazını, Selahattin Dilidüzgün, YKY, 1996.&lt;br /&gt;Çocuk ve Edebiyat, Necdet Neydim, Bu Yayınevi, 1998. &lt;br /&gt;Çocuk Edebiyatı, Recep Nas, Ezgi Kitabevi Yayınları, 2004.&lt;br /&gt;Çocuk ve Edebiyat, Sedat Sever, Tudem Yayınları, 2008.&lt;br /&gt;Cumhuriyet Kitap Eki, 20.07.2006-Sayı: 857.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(BEŞPARMAK Edebiyat Dergisi/Söke, Kasım-Aralık 2009'da yayımlanmıştır.)u&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6924208702066051396?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6924208702066051396/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/03/umudumuz-cocuk-edebiyati.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6924208702066051396'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6924208702066051396'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/03/umudumuz-cocuk-edebiyati.html' title='UMUDUMUZ ÇOCUK EDEBİYATI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S6VcZ2OlQSI/AAAAAAAAAB0/rZ93xFvRJvs/s72-c/6-_kitap_okuyan_cocuk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-4390883244316137222</id><published>2010-02-17T11:53:00.000-08:00</published><updated>2010-02-17T12:14:34.345-08:00</updated><title type='text'>“MOR ÖTESİ” NDE 12 EYLÜL</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S3xJd9NoiJI/AAAAAAAAABk/yqcG7zA2mnA/s1600-h/9789750404597k.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 197px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S3xJd9NoiJI/AAAAAAAAABk/yqcG7zA2mnA/s320/9789750404597k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5439303228953495698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Samim Kocagöz,(1916-1993)edebiyatımızda Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi, “dönem romancısı” olarak ün kazanmış ve yapıtlarında ülkemiz toplumunun yaşadığı birtakım dönemlere ışık tutmuştur. 1938’den başlayıp yaşamının son günlerine kadar sürdürdüğü uzun yazarlık serüvenine, özellikle toplumsal dönemlerimizi yansıtan romanları damgasını vurur. 1948’de yayımlanan Bir Şehrin İki Kapısı, yazarın toplumcu gerçekçilik çizgisini yansıtan ilk romanı olarak değerlendirilmiş; aynı roman 1985’te Nabi’nin Park Kahvesi adıyla yayımlanmıştır. &lt;br /&gt;1957’de yayımlanan Onbinlerin Dönüşü’nde İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda ve bireylerde yarattığı düş kırıklıklarını anlatan yazar, 1962’deki Kalpaklılar’da (Doludizgin) Kurtuluş Savaşı günlerinin izini sürdü. Tartışma(1976) adlı romanında 12 Mart müdahalesinin toplumsal etkilerini ve tutuklu kaldığı yıllara dair gözlemlerini roman gerçekliği içinde dile getirdi. Bir Karış Toprak’ta(1964) topraksız Yörüklerin yaşamına ışık tutan yazar, Bir Çift Öküz’de (1970) de Yörüklerin dünyasını anlatmayı sürdürdü. Demokrat Parti’nin son yılları ve 27 Mayıs’a geliş sürecini 1973’te yayımlanan İzmir’in İçinde romanında işledi. 12 Eylül 1980 darbesinin toplum ve birey üzerinde yarattığı olumsuzlukları Mor Ötesi’nde (1986) dile getiren yazar, bu romanıyla 1987 Fethi Oğuz Bayır Roman Ödülü’nü aldı. 1989 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü, en son romanı Eski Toprak ile alan yazarın pek çok öykü kitabı ve 1983’te yayımlanmış olan Roman ve Yazarlık Onuru adlı bir de deneme kitabı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Cumhuriyet Dönemi romancılığımızda özellikle 40’lı yıllardan sonra toplumcu düşüncenin ağırlığı artarak;  romanların toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla yazılması ön plana geçti. 1980’lere kadar ivme kazanarak süren bu edebiyat anlayışında yazarın çağının tanığı olması, bu tanıklığın yanı sıra toplumsal sorunlara belirli bir perspektiften bakarak çözüm yolları önermesi beklenmekteydi. Eleştirilerde romanın toplumsal boyutunun olup olması da önemli bir kriter olarak dikkate alınıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samim Kocagöz, bu edebiyat anlayışının tam odağında yer alan yapıtlarıyla hem Türkiye’nin yakın tarih açısından bir panoramasını oluşturmakta, hem de roman kişileri aracılığıyla toplum sorunlarını dile getirerek çeşitli çözüm arayışlarını da ifade etmektedir. Engels’in 25 Ocak 1884 tarihli bir mektubunda dile getirdiği gibi, “Siyasi, hukuki, felsefi, dini, edebi, artistik vb. gelişimler, ekonomik gelişime dayanır. Fakat bütün bunların hem yekdiğerleri üzerine hem de ekonomik temele etkileri vardır. Ne; neden ve etken olma sadece ekonomik duruma özgüdür ne de geri kalanlar hep edilgen (passive) sonuçlardır.”(Marx-Engels, Selected Correspondence,1965, s:467) Sanatın ekonomik altyapıyla var olagelen ilişkisini dolayımlı ve karmaşık diyalektik süreçlerle açıklayan bu görüş, toplumcu gerçekçi edebiyat ve sanatın temelini oluşturmaktadır. Bu temel üzerinde birçok kuramsal, estetik ve felsefi yapılanmalar inşa edilmiş, uzun yıllar boyunca toplumcu gerçekçi bir estetik modeli yaratılmaya çalışılmıştır. Toplumcu gerçekçi estetik ve edebiyat anlayışı, hem dünya, hem de Türkiye edebiyatını etkilemiş; toplumsal yaşamı ve tarihsel dönemi edebiyat yapıtlarında somutlaştırmak, aynı zamanda edebiyatın erdemi ve roman yazarının onuru ile ilişkilendirilmiştir. Bir anlamda ideal olanın ifade edildiği bu yapıtlar, gelecek güzel günlere duyulan inancın da örtük ya da açık birer aynasını oluşturmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samim Kocagöz, bu ana eksen çevresinde oluşturduğu kendi edebiyat ve roman anlayışını, Roman ve Yazarlık Onuru’nda içtenlikle ifade eder: “Roman sadece bir anlatma sanatı değildir. Roman sadece bir olayın, ya da olayların gözlemi değildir. Roman romancının kendi duygu ve izlenimlerini anlatım sanatı da değildir. Roman, kendi kişiliğinde duyduğu kişileri, toplumu, gözlemlerle, izlenimlerle, duygularla anlatabilme sanatıdır; öyle ki romancı Nietzsche’nin dediği gibi, kişilerle, toplumun içinde erimiş, kendisi başkalarının, toplumun olmuş bir kişidir. Herkesle herkes olabilen, toplumla toplum olabilen kişiye sanatçı demek olanağı buluruz. Böyle de olunca, kişinin, toplumun, düşlerini yansıtabilen sanatçı, roman yazabilirse romancı olur.” Samim Kocagöz’ göre romancı; birey-toplum diyalektiğini gözeten, zengin iç dünyasıyla toplumsal yaşamı bütünüyle kavramaya çalışan, kendi varlığında insanı ve toplumu çözümleyen, romanında yarattığı kişiler aracılığıyla bunları gerçekleştirebilen bir sanatçıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samim Kocagöz, aynı deneme yapıtında romancının iç dünyasının zenginliğini vurgular ve devam eder: “Yazarken ayrıntılardaki çağrışımlar romancıyı, başkalarının kişiliğine, toplumun gelecekteki umutlarına, düşlerine götürebilmeli, zaman içindeki olaylardan geleceğe bir atılım gücü bulabilmelidir.” Bu noktada, romancıya toplumun geleceği konusunda bir misyon yükler Samim Kocagöz. Öyle olmalıdır ki, romancı toplumun düşlerini görebilmeli, bunları dile getirebilmeli ve bu düşlerin gerçekleşmesine katkı sağlayabilmelidir. Michel Butor’un deyişiyle söylersek; “roman değişen bir toplumun dile getirilmesidir ve az sonra da değiştiğinin bilincine varan bir toplumun anlatımı olur.” Samim Kocagöz, romanın ve romancının toplumsal/tarihsel misyonuna önem veren, düşüncelerini yazdıklarında somutlaştıran, teori ile pratiği romanlarında buluşturmuş olan bir yazardır. Romanlarının bütünüyle incelenmesi sonucunda, yazarın Türkiye toplumunun değişim ve dönüşümlerini, roman kişilerinin penceresinden, ne denli güçlü bir gözlemle ve çözümlemeci bir bakışla işlediği görülecektir. Samim Kocagöz, toplumsal olguların bireyler üzerindeki etki ve izleri üzerinden giderek, daha üst aşamaya ulaşan bir sarmalla,  toplumsal düşlere ve toplumsal dönüşüm dinamiklerine açılan bir roman sanatçısıdır. Samim Kocagöz’ü, döneminin yazınsal/estetik anlayışı içinde değerlendirmek ve edebiyat tarihi açısından hak ettiği değeri vermektir önemli olan. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Samim Kocagöz’ün 12 Eylül 1980 darbesinin toplumsal etkilerini ve sarsıntılarını, bireyler üzerinde bıraktığı kalıcı izler açısından ifade ettiği Mor Ötesi romanını, yazarın roman anlayışı bağlamında dikkate alabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi, daha önce gerçekleştirilmiş olan 12 Mart müdahalesi, ilerici düşüncelerin önünü kesmek için bir baskı rejimi uygulamış, toplumun pek çok kesimini sindirmeyi amaçlamıştı; ama toplum üzerinde kalıcı ve sürekli bir etki yaratmamıştı. Bir toplum mühendisliği projesi olarak başlatılan 12 Eylül 1980’deki darbenin amacı ise, sadece toplum üzerinde ağır bir baskı oluşturmak ve halkta yılgınlık yaratmak değil,  aynı zamanda topluma “yeni değerler” içeren bir dünya görüşü getirerek, toplumcu/ sol düşünceye darbe indirmekti. Bu amaçla, inanılmaz bir baskı ve sansür mekanizmasıyla aydınlar susturuldu; basın, radyo ve TV denetim altına alındı. İlerici, aydınlanmacı, toplumcu düşünceleri benimseyen öğretim üyeleri sürgün edildi ya da üniversiteden çıkarılmaya başlandı. Kitaplar toplatıldı, evler arandı. İnsanlar birtakım ihbarlarla gözaltına alındı. Kayıplar, sürgünler, işkenceler, idamlar… acı birer gerçek olarak toplumu depolizasyon sürecine taşıdı. Yıllar içinde toplumcu düşünce ve idealler, haksızlıklarla mücadele, eşitlik ve adalet arayışı gibi erdemler demode ilan edilerek toplumda yeni bir insan tipi yaratılmaya başlandı. Köşe dönücü, kısa yoldan kâr elde eden, rüşvetçi, talancı, bozguncu, dürüstlükten uzak bu insan tipi, yeni bir girişimci modeli olarak sunuldu ve liberal ekonomi anlayışı, böylece çarpıtılarak baş tacı edildi. Bireycilik her alanda öne çıktı; toplum yararını gözeten her türlü radikal düşünce ve sol ideoloji, devrini doldurmuş ve terk edilmesi gerekli düşünceler olarak ilan edildi. Böylelikle, 1980 darbesi asıl amacına ulaştı, değerler aşındırılarak, kavramların içi boşaltılarak sol düşüncenin ve eylemin tasfiye süreci hızlandırıldı. Bu süreç, devamlılık göstererek günümüze kadar geldi. 12 Eylül anayasasının, aradan geçen 27 yıla rağmen hâlâ üzerinde yeterince çalışılamaması nedeniyle, 12 Eylül kâbusunun bir bakıma devam ettiğini de söyleyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığı çağa tanıklık etmeyi ve toplumcu gerçekçi perspektiften bakarak dönemine ayna tutmayı amaçlayan, bunu romancının yazarlık onurunun bir gereği olarak düşünen Samim Kocagöz’ün, Mor Ötesi adlı kısa romanı da bu açıdan değerlendirilebilir. Mor Ötesi’nde, 12 Eylül’ün toplumda ve kişilerde yarattığı yıkımlar,  kentin oldukça uzak bir kıyı mahallesindeki aydın bir aile ve çevresindekilerin yaşadıkları gerçekler açısından etkili biçimde dile getirilir, Samim Kocagöz tarafından. Roman, bir dönemin yarattığı etkileri sıcağı sıcağına aktardığı için aynı zamanda sosyolojik bir boyut da taşımaktadır. Mor Ötesi, darbe sonrası süreçten bir bölümü aktaran olaylar dizgesiyle, tam anlamıyla bitmemiş, tamamlanmamış bir roman izlenimi bırakır. Olaylar, bırakıldığı noktadan sonra okurun zihninde devam eder; çünkü yazarın asıl vurgulamak istediği, romanda anlatılanların, yaşanan süreçten yalnızca bir kesiti aktardığı, darbenin olumsuz etkilerinin topluma zaman içinde dalga dalga yayılıyor olduğu gerçeğidir. Yazarın bilinçli bir biçimde roman sonunu açık uçlu bırakmasının asıl anlamı budur.  Yaşam sürerken, darbenin dip dalgaları yaşamı sarsıntıya uğratmaya devam etmektedir… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mor Ötesi, yazarın gözlem ve yaşantı birikimini somutlaştıran karakterleri, ustalıkla oluşturduğu betimleme ve diyalogları ile ilgiyle okunmakta; dönemi anlamaya çalışanlara, ‘toplumun içindeki bireyin yaşantıları’ perspektifinden birtakım veriler sunmaktadır. Mor Ötesi’nde görünürde sakin ve sessiz bir yaşam sürdüren emekli tarih öğretmeni ve toplumcu aydın Salih Akmercan’ın, hem kendisinin, hem de yakın çevresinin darbenin pek çok olumsuz etkisini yakından yaşaması ve hep birlikte uğradıkları haksızlıklar, sağlam bir kurgu ve akıcı, duru bir dille anlatılır. Salih Akmercan, mantıklı ve tutarlı davranışları ile romanda sağduyunun ve aklın temsilcisidir. Yazar, bir kez olsun “12 Eylül” ya da “darbe” sözünü etmeden, bu sözü roman kişileri aracılığıyla da kullanmadan, detaylarda yoğunlaşan bir anlatımla, romanın dönemsel arka planını çizer. Salih Akmercan, fırsat buldukça Tarihten Yapraklar dergisine yazılar yazan, tarih konusundaki bilgi birikimini ve yorumlarını okurlarla paylaşan, alçakgönüllü bir tarih yazarıdır aynı zamanda. 12 Eylül’ün basın, yayın ve düşünce üzerinde uyguladığı baskıya, Salih Akmercan’a öğretmenler kulübünde sataşan, darbe yanlısı bir tarih öğretmeninin dergiyi ihbar etmesi, dağıtımına engel koyması olayının içinde yakından tanık oluruz. Hulki adındaki bu adam birdenbire ortaya çıkmış ve ilerici öğretmenleri tehdit etmeye başlamıştır. İhbarcılığını polisle işbirliğine kadar vardıran bir provokatör olan Hulki, olumsuz düşünce ve davranışlarıyla romanda dramatik çatışmayı yaratan unsurlardan biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, romanda Salih Akmercan’ın boyun eğmez sükûnetinin yanında, haksızlıklara öfkeyle karşı çıkan emekli yargıç Nedim Bulutoğlu da önemli bir karakterdir. Salih Bey’in eşinin ağabeyi olan Nedim Bey, yaşanan pek çok haksızlığa öfkelenmekle birlikte, en büyük öfkeyi damadına karşı duyar; çünkü damadı Halim, tam anlamıyla dönemin adamı olmuş; rüşvet, yolsuzluk gibi kirli işlere bulaşmış bir iş adamıdır. Sadece çıkarları için bir tarikata bile girmiştir. Kendi holdingiyle ilgili önemli bir davada kayınpederi Nedim Bey’den, yüksek yargıdaki bir arkadaşına yüklü bir rüşvet teklif etmesini istemiştir. Bunun üzerine çılgına dönmüştür Nedim Bey. Öfkesi bir türlü yatışmamıştır yaşlı adamın. Başka bir gün damadı yine evine gelmeye kalkışınca, durumdan haberi olan Salih Bey’le birlikte onu evden kovarlar. Salih Bey’in ilk defa bu denli öfkelendiğine tanık olmuştur yakın çevresi.&lt;br /&gt;Dönemin kişiler üzerindeki olumsuz etkilerini Salih Bey’in, üniversitede fizik doçenti olan oğlu Doğan’ın ve psikoloji bölümündeki gelini Sibel’in, haksız biçimde görevlerinden alınmaları ve üniversiteden çıkarılmaları olayında da görmekteyiz. Sibel, daha sonra bir ihbarla gözaltına alınmış, orada gördüğü kötü muamele yüzünden düşük yapmıştır. Ameliyat olan ve günlerce hastanede yatan Sibel, ölümün eşiğinden dönmüştür. Doğan ve Sibel, yaralarını sarmak üzere baba evine gelmişlerdir. Yurt dışındaki üniversitelerden gelen teklifleri o güne kadar sürekli reddeden Doğan, yakında yurt dışına gidecek, oralardaki üniversitelerde çalışacak ve bilimsel araştırma yapacaktır artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu olaylar sürerken Salih Bey’in ve emekli yargıç Nedim Bey’in, birtakım kişiler tarafından izlendiklerini fark etmeleri, psikolojilerini iyice bozar. Başka bir gün provokatör Hulki, Nedim Bey’in evinin polis tarafından didik didik aranmasına neden olan asılsız bir ihbarda bulunur. Evde arama devam ederken, Nedim Bey kalp krizi geçirir… Sonrasında da yine ihbar üzerine, haber vermeden eve gelenler tarafından Salih Bey’in çalışma odası aranır ve uzun yıllar boyunca biriktirdiği tüm araştırma notları, kütüphanelerden elde edip yazdığı bilgilerle dolu çalışma kâğıtları yerle bir edilir, dağıtılıp ayaklar altına atılır. Eve geldiğinde Salih Bey, gözlerine inanamaz. Çok geçmeden, kapıya gelen bazı görevliler,  onu emniyete götürmek istediklerini belirtirler. Salih Akmercan, her şeye karşın o direngen sükûnetini bozmaz, karısını alnından öper ve kapıdan çıkar…&lt;br /&gt;Sonrasında neler olmuştur? Salih Akmercan sorgu sonrasında gözaltına alınmış mıdır? Mor Ötesi’nin,  toplumsal süreç içindeki bir kesiti aktaran kurgusal yapısı nedeniyle bu sorunun yanıtını okur verecektir; ya da yaşam... Çünkü o dönemde öylesine sık tekrarlanmıştır ki bu durum; her an herkesin yaşadığı/ yaşayabileceği bir gerçekliğe dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda karakterlerin olumlu ve olumsuz olarak iki ayrı cepheden işlenmesinin, olumlu karakterlerin yazarın yansıtmak ve dile getirmek istediği gerçeklere ve düşüncelere sözcülük etmesinin, birçok toplumcu gerçekçi romanda olduğu gibi Mor Ötesi’nde de  devrimci romantizm etkisi yarattığını belirtebiliriz. Toplumcu gerçekçi romanların önemli bir kısmının devrimci romantizmle sarmal oluşturması, gerçekçiliğin toplumcu boyuta geçtiğinde romantizmle el ele yürümesi hayli ilginç bir paradoks. Bu durumun, karakterlerin derinlikli işlenmediği toplumcu gerçekçi romanları belirli bazı şablonlara taşıdığını ve böylelikle bu tarz gerçekçi romanı, anlatmak istediği gerçekliğin dışına düşürerek başka bir paradoks yarattığını da ifade edebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanın adının Mor Ötesi oluşuna birçok yorum getirmek olası. Mor ötesi insan gözü tarafından görünmeyen, farklı dalga boyundaki ışığı anlatmaktadır. Görünenin ötesindedir mor ötesi. Yazar, romanda görünenin, anlatılanların ötesindeki bir gerçeğe; 12 Eylül’ün insan ruhunda yarattığı o görünmeyen; ama içten içe yıkıp yok eden tahribata gönderme yapıyor olabilir. Bu açıdan yorumladığımızda, Samim Kocagöz, yıllar öncesinden bugünlere de bir mesaj gönderiyor diye düşünebiliriz. Mor; işkenceyi ve travmaları da çağrıştıran bir renktir. Böyle yorumladığımızda ruhun yanında bedenin çektiği acılar da devreye girer…&lt;br /&gt;Önce anımsanmayı ve sonra da eleştiri- özeleştiri süzgecinden geçirilerek yepyeni bir toplumsal sayfaya dönüştürülmeyi bekliyor içimizdeki, ruhumuzdaki, belleğimizdeki kırılmalar ve sancılarla dolu 12 Eylül anıları… Bugünü geçmişten; geleceği bugünün içinden çıkarıp şekillendirebilmek için; bellek tazelemeye, eleştirmeye, yanlışlıklardan yepyeni ve değerli dönüştürümlere ulaşabilmeye bugün belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü toplumsal yapıda son zamanlarda öylesine radikal değişmeler oluyor ki, bu değişme ve dönüşmeye toplumcu bakışın içinden nasıl yorumlamalar getireceğimiz; küreselleşmenin ve teknolojik hızın içinde sürüklenen ve savrulan dünyayı anlayıp değiştirebilmemiz; ancak böylesine derinlikli bellek analizleri, harekete geçirilen nesnel eleştiri mekanizmaları ve yepyeni bir toplumcu sanat estetiğiyle mümkün olabilecek gibi görünüyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, Samim Kocagöz’ün toplumsal dönemleri dile getiren romanlarının, belleklerde aydınlanmalar yarattığını ve yaşananları sorgulayabilmek için önemli bir zemin oluşturduğunu belirtebiliriz. Romancının yazarlık onurunu gözeten Samim Kocagöz, yazdıkları aracılığıyla bugün de mor ötesi anılara pencereler açmayı sürdürmektedir. &lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;(SÖKE ÖYKÜ ROMAN Dergisi Sayı: 1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;Samim Kocagöz, “Roman ve Yazarlık Onuru” Çağdaş Yay. 1983.&lt;br /&gt;Samim Kocagöz, “Mor Ötesi” Literatür Yay. 2008.&lt;br /&gt;Berna Moran, “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri” İletişim Yay. 2008.&lt;br /&gt;Berna Moran, “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış”, 2. ve 3. Cilt. İletişim Yay. 2008, 2007.&lt;br /&gt;TDK Türk Dili, “Eleştiri Özel Sayısı” sayı: 234, Mart 1971.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-4390883244316137222?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/4390883244316137222/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/02/mor-otesi-nde-12-eylul.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4390883244316137222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4390883244316137222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/02/mor-otesi-nde-12-eylul.html' title='“MOR ÖTESİ” NDE 12 EYLÜL'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S3xJd9NoiJI/AAAAAAAAABk/yqcG7zA2mnA/s72-c/9789750404597k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-4940914875644652169</id><published>2010-01-23T10:26:00.000-08:00</published><updated>2010-01-23T10:29:02.610-08:00</updated><title type='text'>ÇOK SESLİDİR YAŞAM</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S1s_5s7hSkI/AAAAAAAAABc/MxY1WelllO8/s1600-h/Kapak-kulak+misafiri.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 205px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S1s_5s7hSkI/AAAAAAAAABc/MxY1WelllO8/s320/Kapak-kulak+misafiri.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5430004036271163970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Kulak Misafiri, Serap Gökalp, Pupa Yayınları, 2009,174 s, 10.50TL )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk öyküsü 1983’te Edebiyat 81 dergisinde yayımlanan Serap Gökalp’in, ikinci kitabı Kulak Misafiri’nde, giderek öyküyü yaşama biçimine dönüştürdüğüne ve ustalığa ilerlediğine dair birçok işaretle karşılaşıyoruz. &lt;br /&gt;Kitapta, kendi içinde çoğalan ve birbirine ilmeklenerek birbirini çoğaltan öyküler ve yaşamlar yer alıyor. Bazen bir öykü kişisi, olay ya da durumla, bazen bir ayrıntıyla birbirine ilintilenen öykülerle ilerleyip çoğalıyor kitabın içerdiği anlamlar. Yaşamın çok boyutluluğunu gösteren bu öyküler toplamı, bir senfoni gibi iç ve dış gerçekliğin içinde yankılanıyor. Okur olarak bu senfoniye “kulak misafiri” oluyoruz. &lt;br /&gt;Yazar konularını insan gerçeğine odaklanarak işliyor; insanın yaşam mücadelesine, toplumla ve çevresindekilerle yaşadığı çelişkilere, kendi iç dünyasındaki çatışmalara; yaşamın dramatik kırılma noktalarına dikkatleri çekiyor. İç derinlik kazanmış karakterlerle çarpıcı olay ya da durumlar üzerine kurulan öyküler oluşuyor böylelikle. Bir yandan, farklı kurgulama teknikleri, modernist bir resimdeki gibi parçalanıp yeniden düzenlenmiş zaman/mekân yapılanmaları, iç konuşmalar, bilinç akışı tekniği, metinsel boşluk, kesinti ve suskular, kitaptaki öyküleri modern kısa öykü sanatının özgün ve deneysel kanalına taşıyor. Serap Gökalp, toplumsal izlekli öykünün, yansıtmalı düz bir söylem ve kalıplaşmış yapı yerine, modernist ve sıra dışı biçim denemeleri üzerinde yükselen biçim-öz diyalektiği üzerinde de kurulabileceğinin özgür ve özgün örneklerini sergiliyor Kulak Misafiri’nde. Kronolojik zaman algısını kıran, parçalı öykü metinleri, yukarıda belirtildiği gibi, bir ya da birkaç ortak noktayla birbirine ilmekleniyor. Böylece öyküler, kitapta senfonik bir bütünlüğe evriliyor; yaşamın çok sesli, çok boyutlu, çok renkli gerçekliğine dokunuyor. Parçadan bütüne, bütünden parçaya mekik dokurken, öykünün ve dolayısıyla yaşamın gücünü duyumsatıyor. &lt;br /&gt;Serap Gökalp’in öykülerinin derin bir psikoloji bilgisi, yoğun davranış gözlemleri ile yazılmış oldukları görülüyor. Kaybolan Eller’de öykü kişisindeki sanrılar ve kişilik parçalanması gibi ruhsal çözülme süreçleri ayrıntılarda titiz bir yorumla ve farklı biçim denemeleriyle dile getiriliyor. Kirpi, mitolojiden gizemli bir cinayete uzanan kurgusuyla, insanın insana yapabileceği kötülüğün sınırlarını zorluyor. Boş Oda Dolu Bavul, zorlu bir insanlık durumu olan yaşlılığı; yalnızlık, istenmeyiş, çaresizlik ve huzurevine itilmişlik bağlamında, duygulu bir dille anlatan, bunu yaşlılık psikolojisiyle buluşturan dramatik yapıda bir öykü… “Bavulun kapanması” yaşamdaki anlamın kapanması, bitmesi demektir aslında. “Bavul yorgundu, yerinden kalkacak gibi değildi.” ifadesinde nesne ile insanın özdeşimi dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;Kulak Misafiri’nde çalışma yaşamını odağına alan öyküler de var. Kadınların ev ve iş ortamında karşılaştığı güçlükleri anlatırken yazar olgulardan hareket eden, merkeze insanı alan nesnel bir tutum sergiliyor. &lt;br /&gt;Yazarın öykü dilini oluştururken biçim denemeleri yaptığına; anlattığı olay ya da durumu dil içindeki birkaç küçük değişiklikle ifade ettiğine tanık oluyoruz. Bugün Bekle Beni’de olayı bir noktada kesip o noktadaki sözcüğü de ikiye bölüyor; olay anlatımına öykünün ikinci kişisini anlatıcı konumuna getirerek devam ediyor. Bir Tencere Süt, Geçmişin Çanakları, Annemin Çalılıklarında adlı ardışık öykülerde karakterler farklı perspektiflerden anlatılarak birbirleriyle ilintileri kuruluyor. Yetiştirme yurdundan hayata atılan adımların gölgeli sessizliğinde iki kız kardeşin yıllar sonra bir araya gelmesi, onları yurda bırakan annenin dünyası, farklı açılardan anlatılırken anne ve evlat olma kavramları yeniden sorgulanıyor.&lt;br /&gt;Tarihsel perspektifle yazılan mübadele öyküsü Kanunla Çalınan, dikkate değer bir öykü. Farklı tekniklerle parçalı yapıda bir öykü evreni yaratılıyor. Parça parça insan hikâyelerinin art arda dizilmesi ya da bu parçaların dağınık düzende öykü dokusuna yerleştirilerek zaman ve mekân atlamaları yapılması ilgi uyandırıyor. İki yaka arasındaki insan akışı, mübadele gemilerindeki yaşam, iki ayrı kültür üzerinden aktarılırken, asıl gerçeğin iyi/ kötü, zayıf/ güçlü yönleriyle insan olduğuna; farklı kültürlerin insan gerçekliğinde eridiklerine işaret edilerek, ötekileştirmenin sosyopolitik dayatmalardan kaynaklandığı gerçeği sezdiriliyor. &lt;br /&gt;Kulak Misafiri, öykü evreniyle, toplumsal izleklerin anlatımındaki estetik yönsemelerle, biçim/ biçem denemeleriyle, okura alternatif okumalar sunan, sıra dışı ve özgün bir yapıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;         hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;(RADİKAL KİTAP EKİ, 22.01.2010'da yayımlandı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-4940914875644652169?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/4940914875644652169/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/01/cok-seslidir-yasam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4940914875644652169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4940914875644652169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/01/cok-seslidir-yasam.html' title='ÇOK SESLİDİR YAŞAM'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S1s_5s7hSkI/AAAAAAAAABc/MxY1WelllO8/s72-c/Kapak-kulak+misafiri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6608287947685892540</id><published>2010-01-03T14:17:00.001-08:00</published><updated>2010-01-03T14:18:26.010-08:00</updated><title type='text'>“DERSİMİZ EDEBİYAT”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S0EXqQM7QII/AAAAAAAAABU/WlP8m39yeEg/s1600-h/Thale_reading_by_Mongibello.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 246px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S0EXqQM7QII/AAAAAAAAABU/WlP8m39yeEg/s320/Thale_reading_by_Mongibello.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5422641441001914498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“DERSİMİZ EDEBİYAT”&lt;br /&gt;Yaşadığımız çağda teknolojinin getirdiği olanaklar sonucu, ‘bilgi’nin yerini ‘enformasyon’ almaya başlamış; bu değişme olgusu giderek daha etkin ve baskın bir konuma gelmiştir. Söz konusu enformasyon akışı herkesin ansiklopedik bilgiye anında ve kolayca ulaşmasını sağlarken, analitik düşünme, yorumlama ve irdeleme gibi mantıksal süreçleri arka plana atmıştır. &lt;br /&gt;Yaşamdan bağımsız olamayacağını düşündüğümüz okullarda da öğretim-eğitim teknolojileri kullanımının yaygınlaşması sonucunda öğretmenin eğitim-öğretimdeki yeni rolünün ve ders müfredat programlarının sorgulanıp yeniden gözden geçirilmesi dönemi başlamıştır.  Öğretmenin eğitim süreçlerindeki rolü değişmiş; öğretmen bilgi aktaran değil, öğrenciye bilgiye ulaşma metotlarını gösteren, elde edilen bilgileri analitik yorumlama süreçlerine yönlendiren, gence düşünme, araştırma ve deneylemeyi işaret eden bir rehber(yol gösterici) konumuna gelmiştir. Bu durum, bir bakıma öğretmenin de dönüşümü anlamına gelmektedir. Ansiklopedik bilgi ve enformasyona internet, eğitim CD’leri, radyo, televizyon, film, SMS vb. gibi teknolojik yöntemlerle kolayca, hızla ve anında ulaşabilen genç öğrenciye, bu bilgileri süzebilme, konuya uygun nitelikte olanlarını alabilme ve elde edilenleri yorumlayıp dönüştürebilme yollarını gösterecek kişidir öğretmen. Teknoloji, toplumların her alanını değiştirip dönüştürürken, eğitimi de şekillendirmekte; eğitim kuramcıları ve uygulayıcılarına yepyeni bakış açıları kazandırmaktadır.  &lt;br /&gt;Müfredatın asıl uygulayıcısı konumundaki öğretmenin eğitindeki rolünün dikkate alındığı yeni dönemlerde, insanın özüne zenginlikler kazandıran, duygu, dil ve düşünsel gelişimin temellerinden olan edebiyat derslerinin de bütün boyutlarıyla yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Edebiyat dersleri, bence, her şeyden önce metni önceleyen, odağına edebiyat metnini alan, öğrenciyi yaratıcı ve analitik yorumlara yönlendirebilen, ona okumayı sevdiren yeni bir yapılanmaya kavuşmak durumundadır. Bu anlamda metin çözümleme dersleri, ezberci ve enformatik olmayan birtakım öğrenme-eğitme aşamalarından geçilerek işlenmelidir. Yorum gücünü geliştirme, metnin katmanlarını açılımlama, metnin mimari yapısını keşfedebilme, yazılanların içerdiği düz anlamının ötesini görebilme, farklı açılardan bakabilme, estetik beğeniyi yükseltme gibi nitelikler, edebiyat derslerinin temel amaçları arasında yer almalıdır.  Enformatik bilgiye, ezberciliğe, şablonculuğa ağırlık veren eğitim modeli mutlaka bırakılmalıdır; çünkü internet teknolojisi dolayısıyla, ansiklopedik-enformatik bilgilerin sınıfta öğretmen tarafından aktarımının hiçbir önem ve anlamı kalmamıştır artık. Son dönemlerde olumlu yönde bazı çabalar ve kıpırdanmalar olsa da, bu kez ölçme değerlendirmede sorunlar yaşanmakta; pek çok öğretmen, derslerini yorumsal biçimde işlemeye çabaladığı halde, değerlendirme sorularını çoğu zaman enformatik bilgiye dayandırmaktadır. Ayrıca uygulanan dört ya da beş seçenekli testler de öğrencilerin zihinsel-dilsel-estetik yaratıcı süreçlerini daraltmaktadır. Yukarıdan dayatılan bu durum, öğrencinin olduğu kadar öğretmenin de yaratıcılığını engellediği için, edebiyata, eğitime ve yaşama at gözlükleriyle bakılması sonucunu doğurmaktadır. Yarışmacı sistemle yaratıcı edebiyat derslerinin bir arada yürütülmesi ne yazık ki olanaksızdır. Eğitimde ölçme-değerlendirme çelişkisinin ya da engelinin ortadan kalkmasının, sınav ve yarışmanın edebiyat gibi yaratıcı derslerden mümkün olduğunca uzak tutulmasının; edebiyat derslerinin seminer/atölye biçiminde verilmesinin uygun olacağını düşünüyorum. Öğrencilerden de bu eğitsel sürece birtakım yaratıcı projelerle katkılarda bulunması istenmelidir. Edebiyat öğretmenlerinden, üniversitede edindikleri şablon bilgileri ya da ezberleme süreçlerini öğrencilere dayatmaları ve bunları ölçüp değerlendirmeleri istenmemelidir artık. Öğretmenler de edebiyat derslerinin enformatik olmayan yeni bakış açısıyla işlenmesi ve değerlendirilmesi konusunda yeterince aydınlatılmak durumundadırlar.&lt;br /&gt;Bu kısa yazıda daha çok yöntemsel açıdan yaklaştığım edebiyat ders müfredatı, ayrıca içerik ve uygulamalar açısından da gözden geçirilmeli, yaratıcı yazarlık, okuma atölyesi, drama etkinlikleri, şiir dinletileri gibi çalışmalarla; sözlü ve yazılı kompozisyon derslerine yoğunluk/ağırlık verilerek, dersler yepyeni bir yapılanmaya kavuşturulmalıdır. Edebiyat dersleri ‘edebiyat tarihi’nin hegemonyasından ve dilbilgisi kurallarının sürekli tekrarından kurtarılarak, yaratıcı/eleştirel okuma; yaratıcı/düşünsel yazma etkinliklerini önceleyen, odağına edebiyat metinlerini alan, estetik bilimiyle el ele yürüyen dersler durumuna dönüştürülmelidir. İçerikler elbette çağa uygun olmalı, modern ya da klasik, yerli ve evrensel edebiyat yapıtlarına açılmalı,  insan sevgisiyle dolu, erdemli, barışçı bireylerin yetiştirilmesine de katkı sağlanmalıdır. Edebiyat dersleri, genç öğrencinin dünyasını hem yerel hem de evrensel kültüre açarak, barış kültürü ve erdemi somutlaştırmalı, geleceği şekillendirmedeki sorumluluğu en iyi biçimde yerine getirmelidir. &lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki, edebiyat eğitimi sağlam ve düzgün olan bireyler, etkin/yaratıcı okurlar, yorumcular (ve yazarlar) olarak geleceğin toplumsal yaşamını şekillendirir ve insanlığa yepyeni düş pencereleri açarlar. &lt;br /&gt;Her şey daha güzel bir dünya için…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;(LACİVERT Şiir Öykü Dergisi Kasım Aralık 2009 sayısında yayımlandı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6608287947685892540?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6608287947685892540/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/01/dersimiz-edebiyat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6608287947685892540'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6608287947685892540'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2010/01/dersimiz-edebiyat.html' title='“DERSİMİZ EDEBİYAT”'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/S0EXqQM7QII/AAAAAAAAABU/WlP8m39yeEg/s72-c/Thale_reading_by_Mongibello.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5984074799198285397</id><published>2009-12-20T11:18:00.001-08:00</published><updated>2009-12-20T11:19:42.441-08:00</updated><title type='text'>İZMİR KOKULU ÖYKÜLER</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sy54x6TR-dI/AAAAAAAAABM/hAQKcxFhSQI/s1600-h/191951b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 255px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sy54x6TR-dI/AAAAAAAAABM/hAQKcxFhSQI/s320/191951b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5417400200632334802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;18/12/2009 RADİKAL KİTAP&lt;br /&gt;Her öyküde bir elimden yazar, bir elimden İzmir tutmuş gibi oldum. İzmir'den güzel hikâye kişisi az bulunurmuş, onu da gördüm. Size de tavsiye ederim, güzel bir selam yollamış yirmi iki kadın İzmir'den, İzmir kokulu. Almak lazım o selamı&lt;br /&gt;ASLI TOHUMCU (Arşivi) &lt;br /&gt;Antoloji sevmeyen okur olur mu! İnsana edebiyatta farklı dönemlerle, başka başka yazarlarla tanışma; sevdiği ve tanıdığını düşündüğü bir yazarın lezzetini unuttuğu bir hikâyesiyle tekrar buluşma; yine edebiyatta belirli dönemleri derli toplu ve bir arada görme fırsatını verdikleri için severim ben antolojileri. Şanslıysam ve tematik bir antolojiyse, her bir yazarın o konuya ‘biricik’ bakışını görürüm. Yazarlar açısından da, bakir kaldıkları bir konuda fikir cimnastiği yapma ve kalem oynatma fırsatını verdikleri için güzel olmalıdır antolojiler, diye düşünmüşümdür. &lt;br /&gt;Sel Yayınları’nın bir serisine getireceğim sözü. Hande Öğüt’ün koca bir avuç kadın yazarı bir araya getirip İstanbul gibi zorlu bir konu üzerine yazmaya ikna ederek hazırladığı Kadın Öykülerinde İstanbul ile başlayan kadın öyküleri antolojileri, güzel memleketimin farklı coğrafyalarını geziyor o günden beri. ‘Türkiye’nin kalbi’ Ankara’dan geçip ve ‘hırçın’ Karadeniz’i aştı kadın yazarlar (yoksa yazar kadın mıydık biz, kimiz, hep karıştırıyorum) Efnan Dervişoğlu’nun emekleriyle. Şimdilerde Yasemin Yazıcı’nın hazırladığı Kadın Öykülerinde İzmir kitaplığımızdaki güzel yerini aldı. &lt;br /&gt;Kadın Öykülerinde İzmir’in açılış notunda ilginç bir noktaya vurgu yapıyor Yasemin Yazıcı. O da şu ki, her kuşaktan İzmirli kadın basında, sinema ve tiyatroda, müzik alanında iz bıraktığı halde, İzmir kökenli kadın yazar konusunda ciddi bir boşluk olması. Kendisi bunun nedenini, kentin yüzyıllardır bir ticaret kenti olmasına ve kentte daha çok günlük yaşama dönük bir hayat tarzının benimsenmiş olmasına bağlıyor. Bense İzmir’de hayatın daha tatlı olmasına! Şaka bir yana, edebiyatla birlikte, kadının var olma mücadelesinin ikiye katlandığını varsayarsak, çok da şaşırtıcı bir durum değil bu sanki. İzmir’den yeni yazarların müjdesini de getiren bu antolojide aşk ön planda. Ancak Yazıcı belirtmediği için hikâyelerin kaçı yayınlanmış kitaplardan seçilmiş, kaçı bu antoloji için yazılmış bilemiyoruz. Mine Söğüt’ün koyu bir hayranıyım; onun sıra dışı kokular yükselen öyküsüyle başladım o yüzden okumaya. İnci Aral, Feyza Hepçilingirler, Ayşe Kilimci, Lütfiye Aydın, Jale Sancak gibi tanıdık isimler kusuruma bakmaz umarım, nasılsa yabancı değiliz düşüncesiyle, ilk kez karşılaştığım isimlerle devam ettim okumaya. Hülya Soyşekerci’nin yazılarının takipçisiydim, kurmacaya bulaştığını gecikerek öğrendiğim için üzüldüm örneğin. Hikâyesinden taşan sıcaklık şaşırtmadı ama beni. Ferzan Gürel’le Kordon’da dolaştım aydın bir İzmirli’yle, Deniz Gezgin’le Kadifekale’ye uğradım bu defa Sosin ve Azad ile, Jale Sancak’la Güzelyalı’da bir bahçenin sırrına eğildim, Birsen Ferahlı ile İzmir’in 1920’li yıllarına konuk gittim. Her öyküde bir elimden yazar, bir elimden İzmir tutmuş gibi oldum. İzmir’den güzel hikâye kişisi az bulunurmuş, onu da gördüm. &lt;br /&gt;Tekrar açarım sayfalarını, dönerim hikâyelerine Kadın Öykülerinde İzmir’in. Size de tavsiye ederim, güzel bir selam yollamış yirmi iki kadın İzmir’den, İzmir kokulu. Almak lazım o selamı! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KADIN ÖYKÜLERİNDE İZMİR&lt;br /&gt;Kolektif&lt;br /&gt;Hazırlayan: Yasemin Yazıcı&lt;br /&gt;Sel Yayıncılık&lt;br /&gt;2009&lt;br /&gt;180 sayfa, 12 TL.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5984074799198285397?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5984074799198285397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/12/izmir-kokulu-oykuler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5984074799198285397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5984074799198285397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/12/izmir-kokulu-oykuler.html' title='İZMİR KOKULU ÖYKÜLER'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sy54x6TR-dI/AAAAAAAAABM/hAQKcxFhSQI/s72-c/191951b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3944809396097890237</id><published>2009-12-11T01:43:00.000-08:00</published><updated>2009-12-11T01:49:17.568-08:00</updated><title type='text'>SICAKKANLI İZMİR'DEN KADINLARIN DÜNYASI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/SyIVadJXP5I/AAAAAAAAABE/z-8LVKitY9M/s1600-h/191951b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 255px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/SyIVadJXP5I/AAAAAAAAABE/z-8LVKitY9M/s320/191951b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5413913246297440146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;﻿  Cumhuriyet Kitap&lt;br /&gt;  10 Aralık 2009 &lt;br /&gt;  Yazı: Gültekin Emre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın Öykülerinde İstanbul, Ankara ve Karadeniz’den sonra, şimdi de İzmir. Yirmi iki kadın yazarın Ege’nin incisi ‘Aşk İzmir’e ilişkin öyküleri yer alıyor bu son kitapta. Kadınların içten bakışıyla oluşan öykülerde aşk, sevgi ağırlıkta bu kez. İzmir, her haliyle öykülerin omurgasına sımsıkı ağmış. Kadın Öykülerinde İzmir, kentin belleğine, geçmişine, bugününe, yerlisine, yabancısına, sokaklarına, yaşamına, düşlerine, anılarına, kadınına-erkeğine, çocuğuna yol alan hikâyelerle örülü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kordonboyu’nda Ferzan Gürel, İzmir’in güzel akşamlarından birinde İlhami Beyin dünyasına sokuluyor. Çok kalabalıktır Kordonboyu. ‘Yörede oturanlar, yazdan kalma bir alışkanlıkla akşam gezisine çıkmışlardı. Bu alışkanlığın nedenlerinden biri de, kıyıyı boydan boya kaplayan yüksek yapılar yüzünden akşamları esen meltemin arka sokakları pek soluklandıramamasıydı.’ Geçmişine dalıp giden İlhami Beyi evinde bir sürpriz beklemektedir. Eşinden ayrılan oğlu Oğuz hava gazıyla intihar etmek istemiş ama annesi tarafından kurtarılmış ve ambulansla hastaneye kaldırılmıştır. Yeğeni amcasını hastaneye götürürken kaza yapar. Hastane yolunda düşüncelere dalar İlhami Bey: ‘yaşamla, ölümün kıl inceliğinde bir sınırla ayrılmış olmasının gerçeği, soğuk esintiyle, bir kez daha değip geçmişti ona. Böyle bir gerçeği algılamak, oğlunun durumundan ötürü çektiği acılara da merhem oluyor gibiydi o an…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kirlisarı’da İnci Aral, Bir tren yolculuğunu ele alıyor. Annesiyle dargın karısıyla değil de yalnız gider İzmir’e Ziya. Bayramın son günü annesinin elini öper. Sıkıntılıdır. Kasabadan İzmir’e göçüşleri aklına gelir. ‘Kentin kıyısında, eski bir ev’ edinişlerini düşünür. El arabasıyla sokaklarda sebze satarak ailesini geçindirir babası. Aynı kompartımandaki Çiğli’deki ayakkabı fabrikasında çalışan çocukla konuşmaya başlar. Evden kaçıp barlarda çalışan kız kardeşinin peşine düşen Ziya, başarısız olur, geri getiremez onu eve. Yoksul kesimin büyük kentteki sıkıntı, tedirginlik ve özlemlerine ışık düşürüyor, İnci Aral.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Tren hayat yönünde gider’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Hüznün Buruk Tadı‘nda Gülseren Engin, yaşlılar yurdundaki Sakine Teyze’nin geçmişini ağdırıyor öyküsüne. Kocası şoför Adil Amcanın huysuzluğuna, sertliğine, başka kadınlara gidişine göğüs geren Sakine Teyzenin suskun yaşamından acı kesitler çıkıyor önümüze bu öyküde: ‘Yaz aylarında bazen Adil Amcalara konuk gideriz. İzmir’in tutuşup kavrulduğu aylardır. Terasta uzun bir masa kurulur, çeşit çeşit yemeklerle donanır. Adil Amca rakısını açar. Bir yudum alır, derin bir ‘oh!’ çeker. Ardından bir tutam maydanoz. Adil Amca, biraz yaşlanmış… Hacı Teyze ölmüş birkaç yıl önce. Sakine Teyzenin yüzü gülmüş biraz.’ Zaman geçer, kent de insanlar da değişir, pek çok şey tarih olur, geçmişte kalır: ‘Yıllar sonra aynı evdeyiz… Sinema yıkılmış yerine büyük bir alışveriş merkezi yapılmış. Evin pencerelerinde körfez yok artık. İzmir’in hanımeli kokan geceleri yok…’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Denizin Canı’nda Zeynep Avcı, İzmir’deki Rumları konu ediniyor. ‘antika bir mücevher’e benzeyen eski bir Rum evindeki bir adamın elinden kayıp gidenlerin öyküsü, bu: ‘Çalı gibi kalın kaşları, kalın dudakları, kemerli burnu, yelken kulakları başkasından ödünç alınmış da onun kafasına eklenmiş gibi. Bakışları da şaşırtıcı. Koyu mavi gözleri dümdüz, ısrarcı, dünyayı bir çırpıda yutacakmış gibi bakıyor.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yaşlı Deniz Tanrısı’nda Feyza Hepçilingirler, kaptan olamamış, ancak ikinci kaptanlığa kadar yükselmiş bir adamın dramını seriyor gözler önüne. Halil Kaptan, evde karısına ve iki kızına göz açtırmaz. ‘Köyün öteki kızları kapı önlerinde, taraçalarda türkü söyleyip çeyiz işlerken Kaptan’ işe koşar kızlarını: ‘Börülce toplamaya bahçeye, karpuz bakmaya bostana, soğan dikmeye tarlaya; analarını artlarına tak’ar gözcü olarak. Bir yanlışlık, eksiklik görünce de eşek sudan gelene kadar döver kızlarını, karısını. Böyle sert bir adamın kızları da gönülden geçirdikleriyle değil de babalarının isteğiyle evlenirler. Hem kendine, hem de ailesine çektiren Halil’in denizde, karısının gözü önünde ölüşüyle son buluyor ekmeğini denizden çıkaran bu gaddar, zalim insanın öyküsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Özlemin Acı Tadı’nda Lütfiye Aydın, düşünde gördüğü İzmir’e vurulan, oğlu uyuşturucudan içerde yatan ve uzaklardan oğlunun ziyaretine gelen bir kadının monologunu ele alıyor: ‘Bir zamanlar avcumun içi gibi bildiğim İzmir artık ürkütüyordu beni. Yeni Otogar’dan kalkan servis minibüsü, sonradan oluşmuş semtlerden birinde beni bırakıp gidiverecekmiş ürküntüsü ile titriyordum.’ Kendi halinde ailelerin çocuklarının gençliği ‘Yokluklarla, yoksunluklarla, parasız yatılı okulların yasakları ile boğuşa boğuşa’ geçip gider. Yoktan var edilir her şey. Yoksun kalınan şeylerden çocuklar nasiplerini almasınlar diye çabalanır. İzmir’de mimarlık okumaya gelen Deniz, Buca Yarıaçık Cezaevi’nde uyuşturucudan yatan oğlunu görmeye gelen, dertli, yüreği yanık bir annenin iç sesi, iç paralayıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Bir Evlilikten Sahneler’de Raşel Rakella Asal, birbirlerine çok bağlı karıkocanın evliliklerinin zaman içinde tükenişini, kocasının başka bir kadınla birlikte oluşunu anlatıyor şaşarak, hazmedemeyerek. Öyküsüne İzmir’i de katık ediyor. Gemileri olmayan bir İzmir’i kim düşleyebilir ki? ‘Susuz bir ev, palyaçosuz bir sirk, ya da gizemli olmayan bir labirent gibi olurdu, denizsiz İzmir.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Surlarda’da Ferda İzbudak Akıncı, İzmir’e dışardan gelenlerin öyküsünü anlatıyor ironik bir biçimde. Aslında bir saatçi dükkânında uyuyakalan bir kadının düşlerinden oluşuyor öykü. İzmir’den içeri girmeye uğraşan kadın, kentin her kapısında geri çevrilir ve bunun nedenini bir türlü anlayamaz. İzmir de ‘düşleri olan bir şehirdir. Sokaklarında güpegündüz düş gören insanlar gezinir.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘İzmirli Yabancı’da Şükran Yücel, Kanada’dan babasının ölüsü için İzmir’e gelen kızın öyküsü yer alıyor. İzmir’den ayrı kalmaya dayanamayan bir Rum’un karısını, kızını, işini on beş yıl önce bırakıp İzmir’e gelmesinin nedenleri kentin çekiciliği ve çocukluğunu geçtiği yerlere dönme özlemidir elbette. Kızı babasını bağışlamaz ve neden kendilerini bırakıp gittiğini anlayamaz. Babasının ölümü üzerine İzmir’e gelir ve babasının kenti onun da yaşayacağı yer olur: ‘Nefret ettiğimiz şehir, belki de en sevdiğimiz yerdir.’ Babasının kendilerini bırakıp giderkenki sesi hâlâ kulaklarındadır: ‘Beni istemeyen Fransa mı vatanım, yoksa hiç benimsemediğim Kanada mı? Hollandalı annemin vatanına mı dönsem? Babaannem, Sakız adasından göçmüş. Dedemin biri, İtalyan. Atalarımın kimi İngiliz, kimi Fransız. Hangisini vatan bilmeliyim?‘ O, İzmir’i seçer ve orada da ölür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Karım Öle’de Ayşe Kilimci, şoför Niyazi’nin evlilikte başına gelenleri anlatıyor. Niyazi, her türlü işi yapar ama evlenmeye fırsat bulamaz. Evlilik simsarı birisi ona Türkçeyi konuşamayan bir Kürt kızı bulur ve evlendirir. Niyazi’nin feleği şaşar! Kadının kardeşleri Niyazi’ye huzur vermezler. Karısı kocasıyla ilgilenmez. Çocuğunu alıp ailesinin yanına, gösterilere gider. Evine gelmiyor, ailesine bakmıyor diye kocasını polise şikâyet eder. Niyazi’nin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmez! Kentin nüfusunun giderek nasıl karıştığını, bozulduğunu alaysamalı bir dille anlatıyor Ayşe Kilimci.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Aşkizmir’de Gönül Çatalcalı, Salih’le Nedret’in ayrılmanın eşiğinde yeniden birleşmelerini öyküleştirmiş. Salih, İzmirli değil, Doğulu. Geleneklerine bağlı bir aileden geliyor. Nedret ise ‘birkaç göbek öteden İzmirli, modern bir ailenin kızı’dır. Salih, Nedret’i tanıdığında memleketlisi bir kızla nişanlıdır. Nişanı bozması ise geleneklere aykırıdır. Bir trafik kazasında nişanlısının ölmesiyle Salih yeniden sevdiğine döner. Nedret, İzmirlilerin hoşgörülülüğünü gösterir ve sevdiği adamı bağışlar: ‘Küllerinden doğan aşkların, küllerinde boğulan sevdaların kenti’dir İzmir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Tren Hangi Yöne’de Hülya Soyşekerci geçmişinin tünellerinde yol alan birinin dünyasını yansıtıyor hüzünlü bir biçimde. Değişen yaşamın, çevreye bakıştan geride kalanların öyküsünün son cümlesi ne kadar içe işleyici! ‘Tren Hayat yönüne gider. ‘&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuytu köşelerde birbirini öpen gölgeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘İzmir’in Gözlerinde Hüzün, Ege’nin Kalbinde Aşk’ta Yasemin Yazıcı, Ege’yle İzmir’in aşkını öyküleştiriyor. Ne Ege İzmir’den, ne de İzmir Ege’den kopabilmiştir yüzyıllardır. Aralarındaki masalsı, mitolojik aşkı kim yadsıyabilir? ‘İzmir ve Ege, gül, hanımeli, yasemin, ful kokan sokaklarda birbirine tatlı sözler fısıldayarak imbat esintilerinde sarmaş dolaş’ıp gezip duruyorlar. ‘Kuytu köşelerde birbirini öpen gölgelerini’ bırakırlar. ‘Kemeraltı çarşısının kalabalığında bile baş başa’ kalırlar. ‘Kabataş’ın arka bahçelerinde gazozlarına nohut atıp, incir ağaçlarının kaygan dallarında şeytana inat saklambaç’ oynarlar. ‘Güzelyalı’nın kıyılarından İnciraltı’na… Klizman’a… Urla’ya… Ege gelip geçen rüzgârlardan çaldığı düşlerini‘ anlatır, ‘İzmir gülümseyerek’ dinler sevgilisinin anlattıklarını. Kaybolan güzelliklere, değerlere, değişen yaşam biçimlerine, sokaklara bir hayıflanmayı dile getiriyor Yasemin Yazıcı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Güzelyalı‘daki Bahçe’de Jale Sancak, geçmişteki iyi ve güzel şeyleri anımsayınca insanın yüreği kanar ya bu öyküde de o var: ‘Peki neydi hatırladığım: Çamların tümüyle üstünü örttüğü, iğne yapraklarının tüm zemini kuşattığı serin bir bahçe, bahçenin ortasında üç katlı, boz renkli, yeşil tahta kepenkli, yüksek pencereli, geniş bir ev. Denize inen uzun, ince bir yol. Yolun bitiminde, evin önünde küçük bir çakıllık, hasır bir çardak ve bir iskele. İskeleye bağlı bir kayık.’ ‘Kaybolmuş güzel zamanlardan kalan bu görüntüler dinginliği, erinci’ çağrıştırır hep. Peki imgelemde boy veren bu ‘bahçede yaşanmış, bahçenin her yanını kuşatmış, bahçeden haz almış, bahçeyle sarmaşmış, bahçeye sevinçler, güzel telaşlar getirmiş o aşk da düş müydü acaba?’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Kaybedilen‘de Selma Sancı, yazlıkçı ailenin gidişiyle yalnız kalan bir köpeğin ve Alaçatı’dan ayrılıp büyük kente giden bir kadının dünyasını ele alıyor. Yalnızlık ve burukluk öykünün omurgasına ağmış: ‘Akşam oluyordu. Can çekişen ışığın titrek gölgeleri arasında günün bitmesi nerede olursa olsun dokunaklıydı. Alaçatı’da günlerin adı yoktu, boşlukta birbiri ardına sıralanışı vardı. Bu saatlerde çocuklar oyundan yorgun düşerdi, büyükler yemek telaşında olurdu, denizdekiler toplanırlardı. Verandalarda masalar donatılır, mutfaklardan kızartma kokuları gelirdi. Sanki herkese düşen bir rol vardı da o kendininkini bilmiyordu. Orada kaç çeşit yalnızlığın tanığı olmuştu. Ama bu gidişinden aklında tüylerinin arasından bakan kederlerle gölgelenmiş bir çift göz kalmıştı.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Bir Deli Heves’de Birsen Ferahlı, bir ailenin içinden bakıyor İzmir ve kentin yaşamına. Varlıklı ailelerin günlük yaşamı ve dünyaları, aşkları özgün bir biçimde yansıyor öyküye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Pantolon Ütüsü’nde Oya Uslu, boşanmak üzere olan bir çiftin yeniden barışmasını ve ‘yeni bir hayatın sancısını’ ele alıyor. ‘İzmir’in ilk kurulan yeri olan Bayraklı, tepeden şehre bakıyor, mağrur gözlerle körfezi’ seyrediyordur. Deniz boylu boyunca uzanıyor; mavi, dantelli, elbise giymiş cilveli bir kadın gibi kıyıya sokuluyor, bir çekiliyor, özgürlüğün tadını’ çıkarıyordur. Meltem rüzgârlarını soluyan eski evler ise yoksulluğun ve modern yaşamın sarsıntısından çatırdıyor, bazıları dayanamıyor’dur. Yıkıntıların altında ise kadınlar ve çocuklar kalıyordur en çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Deniz Kabuğu’nda Loren Edizel, 1941 yılı İzmir’inden bir kesit sunuyor. Kendisinden oldukça yaşlı, zengin biriyle evli bir kadının yasak aşkı bizi çok gerilere götürüyor. Savaş sırasında deniz ticaretiyle uğraşan bir ailenin yaşamı tümüyle gözler önüne seriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Pamuk Düşler Satıcısı’nda Vicdan Efe, balonların içine yazılan umut veren sözcülerin bir kadındaki etkisini kurgulamış öyküsünde. Mutsuzluğa umut, umutsuzluğa bahar düşlerle yaşama farklı ve umutlu bakmayı öneren iyimser bir balon satıcısının dünyasından yansıyanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Işık, Sır ve Düş İzmir’de Emel Kayın, bir zamanlar azınlıklarla iç içe yaşayan İzmir’in sokaklarına dikkat çekiyor: ‘Geçim derdi, anne-baba kavgası, kocaları savaşa gitmiş ve bir daha hiç dönmemiş kadınların gözyaşları, yaşlıların sonu gelmeyen sızıldanmaları, benim gözümde hep bizim yokuş sokağımıza özgü meselelerdi. Onlar Şükriye Teyze’nin, Nurettin Amca’nın, Hatice Abla’nın, küçük Ahmet ile Halit’in sıcak, sevgi dolu, bir o kadar da sıkıcı ve boğucu hayatlarıydı. Öteki İzmir’de ise Mari’nun, Livia’nın, Niko’nun renkli yaşantıları vardı.’ İşte bu sokağın yer aldığı mahallede ‘taşra kasabalarının dingin atmosferi’ vardır. Kentin yerlilerin yaşamıyla dışardan gelenlerin farklı dünyaları iç içe geçmiştir çoğu zaman aralarında sıkı bir bağ olmasa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Aşkı Hikâye Yapan İmkânsızlıktır Değil mi Anneanne?’de Mine Söğüt, hayıflanarak geçmişine, çevresine bakanların öyküsünü paylaşıyor bizimle. Geçip gidenlerin yerine konamayan iyi şeylerin acıklı öyküsü! Kıyıda yaşayanların, kente iyice sokulamayanların parçalanmış öyküsü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Su Çiçeği’nde Deniz Gezgin, İzmir’e Doğu’dan gelen Azad ile Sosin’in öyküsünü ele alıyor. Ayakta kalabilmek için çalışıp didinen ve aşkla birbirine bağlı bu iki insanın dünyalarına sokuyor bizi yazar. ‘Kadifekale’den aşağı İzmir’e doğru inmeye başladılar. Önce Azad’ın Konak dediği yere gittiler. Kalabalığın arasından ılık rüzgâra karşı yürüdüler ve denizi yakından gördüler.’ ‘Güle oynaşa Alsancak’a vardılar. Her yerde mağazalar, pastaneler, çay salonları ve hepsini dolduracak kadar insan vardı. Tıpkı memleketin damları gibi, burada da sokaklar yaşam doluydu.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir’in ve kentte yaşayanların acılı, hüzünlü, geçmişle dopdolu öykülerde anılar, gözlemler büyük yer tutuyor. Düşler, günlük yaşamın acımasız çarkı, aileler ve unutulmaz yüzler, unutulması olanaksız aşklar, çokdillilik, çokkültürlülük, masalsı yaşamlar, kırılmalar, gizler öykülerin çatısını oluşturuyor. Deniz, tarih, kentin değişik cepheleri ve aşk bir araya gelmiş Kadın Öykülerinde İzmir’de. Kitabı hazırlayan yasemin Yazıcı ise ‘İzmirli olmaksa, son zamanlarda neredeyse farklı olmakla eşanlamlı; sanki tümden kendine ait bir yurt’ diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın Öykülerinde İzmir/ Yayıma Hazırlayan: Yasemin Yazıcı/ Sel Yayınları/ 184 s.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3944809396097890237?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3944809396097890237/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/12/sicakkanli-izmirden-kadinlarin-dunyasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3944809396097890237'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3944809396097890237'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/12/sicakkanli-izmirden-kadinlarin-dunyasi.html' title='SICAKKANLI İZMİR&apos;DEN KADINLARIN DÜNYASI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/SyIVadJXP5I/AAAAAAAAABE/z-8LVKitY9M/s72-c/191951b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5086933669472728160</id><published>2009-11-06T15:46:00.001-08:00</published><updated>2009-11-06T15:52:38.567-08:00</updated><title type='text'>BİR KEŞİF SERÜVENİ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/SvS2v9ENdnI/AAAAAAAAAA4/7pKI1o_auh4/s1600-h/188830b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 276px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/SvS2v9ENdnI/AAAAAAAAAA4/7pKI1o_auh4/s320/188830b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401142788086396530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Murat Gülsoy, inceleme, Can Yayınları, Eylül 2009, 204 sayfa,13.50 TL)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın sanatında, kurmacanın yanı sıra kendine özgü bir kuram yaratmak, yazdıklarını bir kuram çevresinde toplamak, bazı yazarların farklı bir yönelişi olarak dikkati çekiyor. Kurmaca yapıtlar oluşturan bu yaratıcı yazarlar, okudukları/yazdıkları metinler hakkında analitik biçimde düşünüp akıl yürütüyor ve onları bir kurama yaslama konusunda yoğun çaba gösteriyorlar. Batı’da Calvino, Eco, Sontag’ın ya da bizde Tanpınar ve Atay’ın deneyimlediği gibi, Murat Gülsoy da kendi anlatısının arka planını belirli bir kuram çevresinde oluşturmaya önem veriyor. 602. Gece böyle bir yazınsal çabanın ürünü olarak Murat Gülsoy’un öteki metinlerini de besleyen, açılımlayan, onun edebiyata, sanata ve evrene bakışını netlikle görmemizi sağlayan kuramsal metinler bütünü olarak ilgi uyandırıyor.&lt;br /&gt;602. Gece, Murat Gülsoy’un ilk kuramsal yapıtı olan Büyübozumu-Yaratıcı Yazarlık’ı açılımlayan yönüyle de ilgi uyandırıyor. Büyübozumu’nda kurmacanın olanaklarını, sınırlarını ve ihlal edilebilir kurallarını araştıran yazar, 602. Gece’de, bu konudaki araştırma ve incelemelerini öteki sanat disiplinleriyle de besleyerek, çalışmalarını farklı sanat dalları arasındaki ilgi, bağlantı ve geçişlerle zenginleştiriyor. Böylelikle ‘üstkurmaca’nın, ‘imkânsız kurmaca’nın, ‘kurmacada sonsuzluk döngüsü’nün ya da ‘sonsuza düşüş olgusu’nun hem yazın sanatından hem de resim, fotoğraf gibi görsel sanatlar ve Japon kukla tiyatrosu gibi sahne sanatlarından ilginç örneklerle anlatımını, karşılaştırmasını ve analitik tarzda yorumlarını gerçekleştiriyor. &lt;br /&gt;Öykü- roman türünün yaratıcı okurları ve kurmaca metin yazmayı deneyenler için keyifli bir okuma serüveni vaat eden bu inceleme/araştırma çalışmasında yazar, “kendini fark eden anlatı” kavramına dikkatlerimizi toplamaya özen gösteriyor. “Anlatının kendini fark etmesi” konusunda Murat Gülsoy Borges okurken karşılaştığı sıra dışı bir durumu ifade ediyor.  Buna göre, Borges When Fiction Lives in Fiction adlı kitabında Binbir Gece Masalları’na değinerek, “büyülü gece” olarak nitelediği 602. Gece’de, Şehrazat’ın kendi hikâyesini anlatmaya başladığını, eğer bu anlatımı sürdürseydi eserin imkânsız kurmacaya evrilerek masalların kendi içine kapanmasına neden olacağını, böylece Binbir Gece’nin sonsuz ve döngüsel hale gelmiş olan hikâyesinde kısılı kalan sultanın ebediyen masalını dinlemeye devam edeceğini dile getirmektedir. Bu okuma üzerine Murat Gülsoy, içtenlikli bir keşif ve merak duygusuyla yerli ve yabancı Binbir Gece çevirilerini araştırıp incelediğini ve 602. Gece’nin de ötekiler gibi bir gece olduğunu gördüğünü dile getiriyor ve şu vargıya ulaşıyor: “Böyle bir kitap ancak Borges’in hayallerinde var olabilirdi. Okuduğunuz sayfayı bir daha asla bulamadığınız Kum Kitabı gibi hayali bir kitap olmalıydı bu yazıda sözü edilen Binbir Gece Masalları.”(s.14) Murat Gülsoy, ilginç bir biçimde, Todorov ve başka bazı edebiyat kuramcılarının Borges’in 602. Gece’ye dair fikrini kuşkulanmadan doğru kabul ettiklerini ve bunu makalelerinde değerlendirdiklerini de gösteriyor. &lt;br /&gt;Murat Gülsoy, görsel sanatlarda bakış açısının ve gerçeğe farklı yönlerden bakmanın örnekleri üzerinde durarak, Velasquez’in Nedimeler adlı tablosunun tam anlamıyla bir metakurmaca içerdiğini, çünkü ressamın kendi resim yapma anını tabloda gösterdiğini, bunun da “resim sanatının kendini fark etmesi” anlamına geldiğini belirtiyor. Modernist edebiyatta anlatının kendini fark etmesi olgusunu da derin bir perspektifle ele alarak, buradan hareketle, “metakurmaca” kavramını temellendiriyor. Modernist sanatta “temsil meselesi”nin kriz haline geldiğini belirten yazar, bu durumun tüm sanatın yeniden ele alınmasına, yeni anlatım araçlarının denenmesine, deneyselciliğin her alana yayılmasına ve sanatın üretim sürecinin sanatın konusu haline gelmesine neden olduğunu ifade ediyor. Artık dünyayı yansıtan realist kuramlar terk edilmiş; özellikle bilinç ve bilinçdışı süreçlerin algılar ve düşünce üzerindeki etkileri ele alınarak dünyanın betimlenmesinin bilinçten bağımsız olmadığı vurgulanmaya başlanmıştır. Murat Gülsoy, “her şeyi bilen anlatıcı”nın bakış açısından anlatılan realist hikâyenin okuru pasifleştirdiğini, yorum yapma gücünü elinden aldığını, tüm tasarımın metnin tanrısı olan anlatıcıya ait oluşu nedeniyle okurun kendine sunulanla yetindiğini dile getiriyor. Bu tarz metinlerde alışılan kalıpların tekrar edildiğini, beklentilerin doyurulduğunu, okurun kahramanla özdeşleştiğini belirterek, “böylece okur bildiği dünyanın kurallarının bir kez daha onaylanmasının huzuruyla kitabı kapatmaktadır.” yorumunu yapıyor. &lt;br /&gt;Murat Gülsoy, kolay metinlerin okuru(dolayısıyla insanı) otoriteye teslim olmaya sürüklediğini de belirterek, farklı anlatım biçimleriyle yazılan modernist/deneysel metinlerin okurların zihinlerindeki eski kalıpları kırarak daha farklı, daha özgür, daha modern bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunduğunu; sonuçta modernist sanatın özgürleştirici nitelik taşıdığını ifade ediyor. “Özgürleştirici eylemler ve düşünceler totaliter düzenlerle her zaman çatışma içine girmişlerdir. Modernist sanatlar da totaliter ve baskıcı düzenlerin şiddetine maruz kalmışlardır.” (s.38) diyen Murat Gülsoy, postmodernizmin de modernizmin süreğinde yer aldığını, bu akımların birbiri içinde devam eden yapısal bazı sorunları da içerdiğini vurgulayarak, modernist yöntemler kullanan sanatçıların postmodern olarak adlandırılma nedenlerinden birini, modernizm teriminin 2. Dünya Savaşı sonrasında gözden düşmüş olmasına bağlıyor. Modernizm bağlamında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını, Haldun Taner’in Ayışığında Çalışkur’unu ve Leyla Erbil’den bir bilinçakışı metnini ele alarak deneysel sanat bağlamında irdeliyor. Ayrıca Fowles gibi bazı modernist yazarların yapıtlarından hareket ederek, yabancılaştıran metinlerin mimetik yanılsamayı kırarak okuru nasıl etkin hale getirdiğini anlatıyor. Metakurmacayı, “metnin kendini kendine ayna kılması” olarak niteleyen Murat Gülsoy, yabancılaştıran bakış açısının ve metakurmaca olgusunun Don Quijote romanının içinde yer almasından yola çıkarak şu sonuca ulaşıyor: “Yazar, eski şövalye hikâyelerinin parodisini yaparken artık dünyanın ne kadar değişmiş olduğunu, o eski hikâyelere inanmanın artık pek de mümkün olmadığını, yeni hayatı, yeniçağı anlatacak yeni anlatım biçimlerinin var olabileceğini gösterir. Don Quijote hayatını o hikâyelerdeki gibi sürdürürken biz okur olarak gitgide onun bir metnin içinde olduğunu görmeye başlarız.”(s.76)&lt;br /&gt;Murat Gülsoy, edebiyatımızın köşe taşlarını oluşturan Oğuz Atay, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Orhan Pamuk’u, yapıtlarındaki bakış açısı, izlekler, yöntemler açısından modernizm bağlamında inceleyerek, kitabın ilk denemesi olan Borges ve Diğerleri’nin etrafını koza gibi saran analitik nitelikte beş ayrı denemeyle, 602. Gece kitabını kuramsal açıdan da bir kurguya(çatıya) oturtuyor. Murat Gülsoy’un Atay, Tanpınar ve Pamuk hakkındaki inceleme ve yorumları ilgiyle okunuyor. Kendi yazarlık serüvenini derinden etkileyen bu üç yazarı bir noktada buluşturan Gülsoy, modern edebiyatla birlikte başat bir tutum haline gelen, “edebiyatın kendi üzerine düşünmesi”nin, yazmanın -bir anlamda- büyüsünü bozarken aynı anda farklı zamanlara ait daha katmanlı ve karmaşık bir büyü yarattığını dile getiriyor ve kendi yazma ve okuma macerasının da bu türden kendini fark eden hikâyelerin heyecanıyla şekillendiğini belirtiyor. Bu kitabında Tanpınar-Atay-Pamuk hattını modernist arayışın duraklarından biri olan metakurmaca üzerinden okumaya çalıştığını ifade ediyor. Bu arada dikkatlerimizi Kafka’nın Şato’suna ait olduğu söylenen, ama Şato’nun sayfalarında bulunmayan ilginç bir alıntıya çeken ve bunun izinden giden Murat Gülsoy, böylece başka bir kayıp metnin izini sürmeye başladığını belirterek, kitabının son sayfasını bir son’dan çok yeni bir başlangıca; yepyeni bir keşif serüvenine açıyor.&lt;br /&gt;602. Gece yer yer akademik renkler de katılmış olan bir inceleme; daha doğrusu denemeler toplamı. Yazarın içtenlikli “ben” söylemi, araştırma tutkusu, kuşkuları; merak ve keşif serüvenini okurla paylaşması, odağa aldığı metinleri farklı sanat disiplinlerine açarak incelemesi, kitaba yoğun bir edebiyat ve sanat tadı veriyor. Aslolan, kuramsal bir kitap içinde de edebiyat ve sanat estetiğinden uzaklaşmamak, böylelikle kurmaca yapıtların anlamlarını çoğaltıp farklı okumalara açabilmek, yaratıcı okurlar yaratabilmek… Murat Gülsoy, 602. Gece’nin sayfalarında,  zihinlerdeki yanılsama zincirlerinin birer birer kırılmasını sağlayan etkin bir farkındalık yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;                                                                                            hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CUMHURİYET Kitap Eki'nde yayımlandı. (05.11.2009)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5086933669472728160?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5086933669472728160/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/11/bir-kesif-seruveni.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5086933669472728160'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5086933669472728160'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/11/bir-kesif-seruveni.html' title='BİR KEŞİF SERÜVENİ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/SvS2v9ENdnI/AAAAAAAAAA4/7pKI1o_auh4/s72-c/188830b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-8316199913525542876</id><published>2009-09-15T08:01:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.175-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-8316199913525542876?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/8316199913525542876/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/blog-post.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8316199913525542876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8316199913525542876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/blog-post.html' title=''/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-7876137233734819803</id><published>2009-09-13T13:54:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.201-07:00</updated><title type='text'>HÜCRE</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1dxkSiz3I/AAAAAAAAAIk/yw8l68ch2c8/s1600-h/188456b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 274px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1dxkSiz3I/AAAAAAAAAIk/yw8l68ch2c8/s320/188456b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381060235914039154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yeni Çıkanlar (Radikal Kitap/ 11.09.2009) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HÜCRE&lt;br /&gt;Fadhil al-Azzawi,&lt;br /&gt;Çeviren: Gökhan Soyşekerci,&lt;br /&gt;Pupa Yayınları,&lt;br /&gt;roman, 110 sayfa&lt;br /&gt;Iraklı edebiyatçı Fadhil al-Azzawi ‘Hücre’de, baş kahramanı Aziz Mahmud Sayid’in bir hücreye düşmesini ve burada tanık olduğu olayları hikâye ediyor. Sayid, hiç hesapta olmadığı halde, kendini hapishanede bulur. Hapishanenin politik suçluların yer aldığı bölümünde tutulan Sayid, burada örgüt liderleri ve entelektüel tutuklularla tanışarak hiç alışık olmadığı bir dünyaya adım atar. Sayid’in, işkence ve hücreyle tanışması da, bu döneme denk gelir. Fakat daha kötü günler, gelmekte gecikmeyecektir. Zira hapishane yönetimi ona, işlemediği bir suçu üstlenmesi için baskı yapacaktır. Sayid, suçu kabul etmekle, işkenceye maruz kalmak arasında seçim yapmak zorundadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-7876137233734819803?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/7876137233734819803/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/hucre.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/7876137233734819803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/7876137233734819803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/hucre.html' title='HÜCRE'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1dxkSiz3I/AAAAAAAAAIk/yw8l68ch2c8/s72-c/188456b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6211356110280758382</id><published>2009-09-13T13:50:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.209-07:00</updated><title type='text'>DAMLADA GİZLİ DENEMELER</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1bYqskCQI/AAAAAAAAAIU/Ovvw1tKKVYc/s1600-h/Damlada+Gizli+Duran.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 250px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1bYqskCQI/AAAAAAAAAIU/Ovvw1tKKVYc/s320/Damlada+Gizli+Duran.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381057609113798914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(“Damlada Gizli Duran”, Avram Ventura, Şenocak Yayınları, Şubat 2009,136 s. 7 TL)&lt;br /&gt;Deneme, özgür düşünceyi odağına alan, zihnin dar kalıplarını kırmaya çalışan yazı türlerinden biri olarak, yüzyıllar boyunca özgür aklın, sorgulama ve yüzleşmelerin, eleştiri ve öz eleştirinin yazınsal alandaki temsilcisi oldu. Düşünceler geliştikçe denemeler yazıldı; denemeler yazıldıkça düşünceler açılım kazandı ve yeni ufuklar yarattı. &lt;br /&gt;Avram Ventura bu deneme kitabında, okura yeni düşünce pencereleri açıyor; edebiyat ve felsefe dünyasından bazı ustaların sözlerini kendi düşüncelerini temellendirmede yapı taşı olarak kullanıyor. Düşünce ve çıkarsamalarını dillendirirken, okurunu özgür bırakmaya; kendi düşüncelerini oluşturması için serbest alan yaratmaya özen gösteriyor. Denemede önemli olan; düşünce dayatmadan yeni düşünceler oluşturmak, okuru düşünmeye çağırmaktır. Demokratik katılımcılığın asli unsurlarındandır bu; insanların düşünceler yaratmasını sağlamak, kanaatlerinde özgür olduklarını duyumsatmak; yaratıcı ve özgür bir alan içinde, kendi varoluşlarının bilincine ulaştırmak.&lt;br /&gt;Avram Ventura, Damlada Gizli Duran’da dünyasına süzülen yaşantı parçacıklarını dönüştürerek, onları zihninin kıvrımlarında yeniden biçimlendirerek özgün/özgür bir düşünce dünyası oluşturuyor. Denemenin ben’in ülkesine ait olduğunun bilinciyle, kendi düşünsel dünyasını içtenlikle sergiliyor. Yazan öznenin, kendini örtülemeden ifade ettiği yazın türlerinin bir ayağı şiir öteki ayağı denemedir diyebiliriz. Avram Ventura,  duyarlılık ve bilinçle kaleme aldığı denemelerinde, yazma sanatından yazarlar dünyasına, sanatsal yaratma sürecindeki sancılardan yalnızlığın gizemine, kötücüllüğün karanlığından umudun gün ışığına atlayarak, düşünceden düşünceye geçiyor. İnsanı odağına alan bu denemelerinde, insanın/insanlığın tükenmediği sürece sanatın, edebiyatın ve yaşamın güzelliklerinin tükenmeyeceğini vurguluyor. Aşkın büyüsünden dostluğun kadim zamanlardan gelen sıcaklığına, şiirin iç anlamlarından savaşların anlamsız ve acımasız seslerine dikkat çekiyor. Yazar ve düşünürlerin geçit resmine tanık oluyoruz bir yandan: Maupassant, Kafka, Zweig, Rilke, Çehov, Gorki, Aragon, Voltaire, Shaw, Brecht, Borges, Cibran, Oktay Akbal, Fethi Naci, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli… daha pek çok yazar, yapıtlarından cümlelerle, yaşamlarından birtakım kesitlerle bu kitaptaki denemelerin dokusunda yer alıyor; yazara yeni düşünce ufukları açıp okurun dünyasını zenginleştiriyor. Deneme yazarı, düşünceler ve yorumlar üretirken aynı anda okuru da kendi bağımsız düşünme ve yaratma sürecini oluşturmaya çağırıyor. &lt;br /&gt;Denemeler, göreceli bakışla yazıldığından dayatmacı düşünce zincirlerini kırarlar; aynı zamanda düşünceleri taşıyan akışkan bir yol; bir ırmak gibidirler. Hep başka suların akıp geçmesi gibi hep başka düşünceler akar deneme ırmağından. Bu kitaptaki denemelerde insan sevgisini, dayanışmayı, sanatı, özgür düşünceyi önemseyen Türkiyeli bir aydının, duru ve akıcı bir Türkçe içinde yarattığı düşünce alanlarına tanık oluyor, orada kendi dünyamızın izdüşümlerini buluyoruz.&lt;br /&gt;HÜLYA SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;(Radikal Kitap Eki'nde yayımlandı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6211356110280758382?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6211356110280758382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/damlada-gizli-denemeler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6211356110280758382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6211356110280758382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/damlada-gizli-denemeler.html' title='DAMLADA GİZLİ DENEMELER'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1bYqskCQI/AAAAAAAAAIU/Ovvw1tKKVYc/s72-c/Damlada+Gizli+Duran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-1699846776027419903</id><published>2009-09-13T13:39:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.191-07:00</updated><title type='text'>GENÇLİK ROMANLARINDA MUZAFFER İZGÜ USTALIĞI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7U_M1uuaI/AAAAAAAAALk/0mCilmbBfxc/s1600-h/muzaffer_izgu.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 120px; height: 120px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7U_M1uuaI/AAAAAAAAALk/0mCilmbBfxc/s320/muzaffer_izgu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381472786997754274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7U5D6vsYI/AAAAAAAAALc/dSmTQEXFZQI/s1600-h/111329_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7U5D6vsYI/AAAAAAAAALc/dSmTQEXFZQI/s320/111329_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381472681523655042" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7Uyv_mpVI/AAAAAAAAALU/GeW8r1db13I/s1600-h/1763-Kacak-Kiz.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 186px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7Uyv_mpVI/AAAAAAAAALU/GeW8r1db13I/s320/1763-Kacak-Kiz.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381472573096109394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7Us6S916I/AAAAAAAAALM/gtuH5cBFJMU/s1600-h/ICIMDE-CICEKLER-ACINCA-Imzali-Muzaffer-IZGU__19000878_0.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 191px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7Us6S916I/AAAAAAAAALM/gtuH5cBFJMU/s320/ICIMDE-CICEKLER-ACINCA-Imzali-Muzaffer-IZGU__19000878_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381472472782460834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ne zordur gençler için yazınsal yapıtlar üretmek; ne zordur gençlerin dünyasını anlamaya ve anlatmaya çalışmak… Hiçbir kalıba ve kurala sığmayan, doğası gereği itaat etmekten hoşlanmayan, her türlü dayatmaya karşı çıkan, bir an yerinde duramayan genç kuşağa seslenmek; didaktikliğe düşmeden, keyifli, anlamlı ve dolu dolu romanlar yaratabilmek zorlu bir çaba gerektirir. Büyümenin sancılarını yaşayan genç, yoğun, karmaşık ve çelişkili duygularıyla, yaşamda bir birey olarak var olma yolculuğuna başladığının sezgisi içindedir. Onun için en önemli kavram; özgürlüktür. Bir yazarın gençliğe seslenebilen yapıtlar yazması için, gençlerin dünyasını yakından tanıması, bu dönemin çalkantılarını yüreğinin içinde duyumsaması gerekir. Böylece yazar, duygudaşlık ve gözlem gücüyle, ergen ve genç psikolojisinin derinliklerine inerek, o zorlu dünyaya seslenebilen yapıtlar üretebilir; bu yapıtlar yoluyla gence yeni ufuklar açabilir.  &lt;br /&gt;Muzaffer İzgü’nün gençlik romanlarının didaktik unsurlardan arınmış olduğunu; gencin dünyasına ‘içeriden’ bakan; doğru/dan bakış açısıyla oluşturulduğunu görüyor, bu romanlarda birçok gencin kendi yaşantılarını bulabileceği konuların işlendiğine tanık oluyoruz. Mizah pırıltılarıyla ördüğü tüm yapıtlarında topluma ve insana eleştiri oklarını yöneltmekten çekinmeyen, sürekli soran, sorgulayan bir yazar olarak Muzaffer İzgü, bütün yazınsal serüveninde otoriteye boyun eğmeyen bir genç duruş ve tavır sergiler. Gençliğin gözlem gücü, enerjisi, bireysel ve toplumsal dikkati, Muzaffer İzgü edebiyatının atar damarlarına yayılmıştır diyebiliriz. Bu genç bakış, ayrıksı ve genç duruş, Muzaffer İzgü’nün yapıtlarında gençlerin dünyasını anlatması ve o dünyaya yepyeni anlam pencereleri açması çabasına önemli bir işlev kazandırmaktadır. Eğitimciliğinden getirdiği birçok veriyi, gençlik(ergen) psikolojisinin rehberliğinde gelişen bir duygudaşlıkla; yazın estetiği ve duru, akıcı bir Türkçenin olanakları içinde harmanlayan Muzaffer İzgü’nün, bugüne kadar yayımlanmış üç gençlik romanı var: Kaçak Kız (ilk basım: 1997), İçimde Çiçekler Açınca(ilk basım: 2000), Bütün sabahlarım Senin Olsun (ilk basım: 2003)&lt;br /&gt;Üç romanda da lise gençliğinin; on altı, on yedi yaşlardaki gençlerin yaşamının odağa alındığını görüyoruz. Bu yaş grubu gençlerin dünyasını dikkatle gözlemleyen yazar, gençlerin yaşadığı çeşitli sorunları, romanlarındaki temel çelişki ya da çatışmaların eksenine oturtuyor. Kuşak çatışması, sosyal çevrenin ve ailelerin gençler üzerindeki görünür ya da görünmez baskıları, ÖSS ve eğitim sorunları gibi konularla;  test çözmeye mahkûm edilen, ezberci eğitim sisteminin yaşamla örtüşmeyen dersleri arasında bunalan bir gençlik var bu kitaplarda. Özellikle Kaçak Kız ve İçimde Çiçekler Açınca’da otorite karşıtı, özgür ruhlu gençlerin ebeveynleriyle yaşadığı sorunlar ayrıntılarıyla işleniyor. Bütün Sabahlarım Senin Olsun’da baskıdan bunalan bir genç yerine, bu baskılara neden olan toplumsal ve psikolojik etmenleri irdeleyen, sorgulayan, bunları yer yer ti’ye alan; ironik bakabilen farklı bir genç karakterin varlığı söz konusu.&lt;br /&gt;Muzaffer İzgü’nün üç gençlik romanında da asıl karakterler genç kızlardan oluşuyor. Kaçak Kız’da Üzüm; İçimde Çiçekler Açınca’da Sevda; Bütün Sabahlarım Senin Olsun’da Çiçek adlı genç kızlar, romanlardaki olayları sürükleyen, romanların odağında yer alan kişiler. Üç romanda da genç kızların asıl karakter olmaları, Çalıkuşu’ndan beri toplumumuzda yükselen ‘genç kız edebiyatı’ olgusunun önemli bir görünümü olarak dikkat çekiyor. Prof. Dr. Necdet Neydim, Türkiye'de Çeviri ve Telif Eserlerde Genç Kız Edebiyatı başlığı altında ilginç bir akademik çalışma yapmış; ülkemizdeki genç kız edebiyatı olgusunu farklı örnekler bağlamında göstermiş ve irdelemiştir. (Bu Yayınevi, İstanbul, Ağustos 2005) Gerçekten, ülkemizde roman okurlarının önemli bir kısmının kadın okurlar oluşu dikkate alınırsa, gençlik romanı okurlarının da önemli bir kısmının genç kızlardan oluştuğu belirtilebilir. Muzaffer İzgü, bu potansiyeli hem deneyimli bir yazar hem de eğitimci olarak fark etmiş; genç kız okurların dünyasına daha fazla eğildiğini belirtebileceğimiz bu üç romanını, daha çok “genç kız penceresinden” bakarak işlemiştir. Muzaffer İzgü’nün üç gençlik romanının, özellikle karakterler boyutuyla mevcut genç kız edebiyatına eklemlenmiş olduğunu ifade edebiliriz.&lt;br /&gt;Bu üç genç kızın temel çelişkileri, toplumla; aile, okul, eğitim sistemi gibi otoriter yapılanmalarladır. Gençliğin her zamanki muhalif tutumu, her türlü sınırlayıcı, engelleyici otoriter gücün karşısında yer alır. Bir anlamda gençlik itaatsizlik demektir; “hayır!” demektir. Bu romanlarda, yeni ve özgür davranış biçimlerini çevrelerine kabul ettirmeye çalışan gençler/genç kızlar, toplumun otoriter kurumlarıyla çelişkiye düşer ve sık sık onlarla mücadele ederler.  &lt;br /&gt;Kaçak Kız’da tiyatro eğitimi almak isteyen ama ailesinden destek göremeyen, ÖSS testlerinden bunalan ve “yarış atı” olmaktan nefret eden Üzüm, çözümü evden kaçmakta buluyor. Meraklı ve heyecan dolu bir hikâye içinde, canlı ve etkili İzmir betimlemeleriyle ilerleyen roman, yer yer yaşama sevinciyle örülü maceralı yapısıyla dikkat çekiyor. Evden kaçma gibi sarsıcı bir olgu, yazar tarafından yer yer ironik ve mizahi boyutlarda işleniyor ve böylelikle bu olgunun şiddeti azaltılmaya çalışılıyor. Üzüm’ün bir sinemaya girip kaçak olarak gece orada kalmak istemesi; film makinisti olan dürüst bir gençle aralarında sevgi dolu bir dostluğun başlaması da anlatılıyor romanda. Elbette genç, ona, durmadan evine dönmesini telkin ediyor; bu sinema serüveni de bir iki gün içinde bitiyor zaten. Sinema imgesinin, içinde yaşanan bir mekân olarak yer alması, romana düşsel ve farklı bir boyut kazandırıyor. &lt;br /&gt;İçimde Çiçekler Açınca, lise gençleri arasındaki duygusal konulara, yaşanan ilk aşklara ve çevre baskısına odaklı bir roman. On altı yaşında, lise öğrencisi Sevda, yaşadığı monoton yaşamdan, öğrenciye bir birey olarak değer vermeyen ezberci ve dayatmacı eğitim sisteminden bezmiş durumdadır. Buna rağmen derslerde başarılıdır. Yaşadığı sorunlar sürerken, ilk aşk, tüm masumiyeti ve içtenliğiyle görünüverir genç kıza. Aşkın pek çok hallerini yaşar Sevda; kıskanmayı, dalgınlığı, hayal kurmayı, sevdiğiyle birlikte bir günlüğüne okuldan kaçmayı… Sevda, Kaçak Kız’daki Üzüm’e ve Bütün Sabahlarım Senin Olsun’daki Çiçek’e göre daha içe dönük bir genç kızdır. Yaşadıklarını ve duyumsadıklarını annesiyle paylaşamaz; ona, içinde çiçekler gibi açan ilk aşkından söz edemez; ancak yaşıtı ve arkadaşı olan iki genç kızla paylaşır duygularını. Sumru adlı başka bir genç kızın, kıskançlık nedeniyle bu aşka düşman olması, çelişkileri yoğunlaştırmaktadır. Bu arada hem okul yönetiminin baskıları hem de Sevda’nın babasının Atila’yı tehdit eder tarzda konuşması, akrabalarının iki genci birlikte görüp Sevda’nın babasına duyurması… gibi feodal davranış kalıpları ya da kalıntılarının İzmir gibi bir metropolde bile var olabildiğine tanık oluyoruz. Yazarın, gençlik enerjisini, coşkusunu, yürek kıpırtılarını, birlikte gerçekleştirilen bisiklet gezilerini de dikkatli bir gözlemle dile getirmesini ilgiyle okuyoruz bir taraftan. &lt;br /&gt;Bütün Sabahlarım Senin Olsun’da da okul, dershane, ev arasında sıkışan genç yaşamlara odaklanıyoruz. Burada, önceki iki romandan hayli farklı bir bakış açısı söz konusu. İlk iki roman, 3. tekil kişi anlatımıyla yazıldığı halde bu roman,1. tekil kişi (ben öyküsel) anlatımla kaleme alınmış. Bu yapılanma, roman kişisine okur olarak daha içeriden bakmamızı sağlıyor. Yazar, kahramanına ruhsal derinlik kazandırmış durumda. Sistemi, yaşamı sorgulayan genç kız Çiçek, öteki kahramanlara göre daha güçlü ve oldukça iyi canlandırılmış bir karakter olarak yansıyor okura. Soran, tartışan ve cesur bir kız olan Çiçek, ailesinden ve sevgilisi Furkan’dan hiçbir şey gizlemeden yaşayan, dürüst bir kişilik olarak dikkati çekiyor. Bu romanda da ilk gençlik aşklarının tüm saflığına, derinliğine, duruluğuna, çıkar gözetmeden yaşanıyor oluşuna tanık oluyoruz. Çiçek cıvıl cıvıl, neşeli, yaşama sevinci ve coşkusuyla dolu bir genç kız; nükteleriyle, ironik konuşmalarıyla her türlü baskıyı ve olumsuz durumu ti’ye alabiliyor. Bütün Sabahlarım Senin Olsun’da da, üniversiteyi kazamayan, gün boyunca gitar çalıp şarkı söyleyen Cem, üçüncü şahıs olarak yer alıyor romanda. Kitap okumadan şiir yazması ironik bir çelişki olarak görünüyor; yazdıkları da şiire benzemiyor zaten… &lt;br /&gt;Yazarın, bu romanına ötekilerden farklı olarak daha fazla gizem ve macera boyutu eklediği görülüyor. İnsan kaçakçılığı yapan karanlık kişilere ait bir tekneye, rastlantı sonucu düşen Çiçek, Furkan ve Kaptan Enişte, zor anlar yaşıyorlar. Yazarın, bilinçli olarak, bir film sahnesindeymişiz gibi romanda bazı görsel klişeleri tekrarlaması oldukça ilginç. Böylece, okuduklarının bir film sahnesine benzediği vurgusu yapılarak, genç okurun metne biraz olsun yabancılaşması sağlanıyor; bu yolla, ona, şiddete dönüşebilecek bazı sahnelerin (söz gelimi, başa tabanca dayanması vb.) film karesiymiş gibi izlemesi mesajı, örtük biçimde veriliyor. Burada yazarın ustalığı devreye giriyor; kendine özgü bir “yarı yabancılaştırma” tekniği uygulayarak, genç okurun şiddete dönüşebilecek bazı sahnelere mesafeli durmasını ve mizahi bir bakışla, bu sahnelere yabancılaşmasını, dışarıda kalmasını, onlarla özdeşleşmemesini sağlıyor. &lt;br /&gt;Son olarak, üç romanda da mekânın bütün canlılığı ve güzelliğiyle İzmir kenti olduğunu belirtmek gerekir. İzmir’in pek çok yerinin bu üç romana etkili bir arka plan oluşturması, gerek bu görünümlerin gerekse gençlerin iç dünyasındaki fırtınaların duru, akıcı bir anlatımla dile getirilmesi, genç okurların dil sevgisi ve bilincini de güçlendirecek nitelikte. Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” sözünü anımsatırcasına, yazar, dünyaya dilin içinden bakarak, Türkçenin olanaklarına ve söz gücüne yaratıcı/estetik bir dönüşüm kazandırmayı gözetiyor; giderek genişleyen ve zenginleşen anlamlar aracılığıyla genç okurlara yazınsal bir evrenin kapılarını açıyor. Bu evrende genç ve özgür imge kuşları sonsuzluğa kanat çırpıyorlar… &lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İncelenen Metinler:&lt;br /&gt;Muzaffer İzgü, Kaçak Kız, Bilgi Yayınevi, Ankara, Nisan 2007, on birinci basım.&lt;br /&gt;Muzaffer İzgü, İçimde Çiçekler Açınca, Bilgi Yayınevi, Ankara, Şubat 2008, beşinci basım.&lt;br /&gt;Muzaffer İzgü, Bütün Sabahlarım Senin Olsun, Bilgi Yayınevi, Ankara, Şubat 2007, üçüncü basım.&lt;br /&gt;(Bu yazım AFRODİSYAS SANAT Dergisi,Temmuz Ağustos 2009 sayısında yayımlanmıştır)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-1699846776027419903?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/1699846776027419903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/genclik-romanlarinda-muzaffer-izgu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/1699846776027419903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/1699846776027419903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/genclik-romanlarinda-muzaffer-izgu.html' title='GENÇLİK ROMANLARINDA MUZAFFER İZGÜ USTALIĞI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq7U_M1uuaI/AAAAAAAAALk/0mCilmbBfxc/s72-c/muzaffer_izgu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-2339607253477500828</id><published>2009-09-13T13:30:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.216-07:00</updated><title type='text'>GEMİCİLERİN BÜYÜK SERÜVENİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1Wy_Z68MI/AAAAAAAAAHs/sVtA2yJBHJc/s1600-h/178738b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 250px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1Wy_Z68MI/AAAAAAAAAHs/sVtA2yJBHJc/s320/178738b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381052563791212738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARGO GEMİCİLERİNİN DESTANI&lt;br /&gt;(Argo Gemicilerinin Destanı, Rodoslu Apollonius, Hazırlayan ve çeviren: Bilgin Adalı, Resimleyen: Mustafa Delioğlu, YKY, Doğan Kardeş, büyük boy,( 17 x 22.5 cm) 128 sayfa; Ekim 2008,  14 TL; küçük boy, (13.5 x 19.5 cm) 120 sayfa, Mart 2009, 9 TL)&lt;br /&gt;Çok eski dönemlerde, bilinmeyen karşısındaki duygularını fantastik yaratımlarla anlamlandırmaya çalışan, korkularını aşan insan, mitoslar evrenini yarattı kendisine. Rasyonalist çağın henüz başlamadığı, insanlığın çocukluk dönemi sayılan o zamanlarda mitoslara ve destanlara bir çocuğun masal gerçekliğine inanması gibi inanırdı insanlar. Günümüzde ise çocuklar,  düşlerden gerçeklere, gerçeklerden düşlere kolayca geçiş yapabildikleri için; destanlar ve mitoslar evrenine rasyonel dünyada yaşayan büyüklerden daha fazla yakınlıkduyarlar.&lt;br /&gt;Rodoslu Apollonios’un Argo Gemicileri’nin Destanı bu bağlamda önemli bir yapıt olarak dikkat çekiyor. Argo Gemicilerinin serüvenleri, dilimize ilk kez bütün olarak ve şiir diliyle aktarılıyor. Bu metnin yalnızca bir çeviri değil, gençler için yalınlaştırarak yeniden yazma çabası olduğu da belirtilebilir. Bilgin Adalı 2300 yıl önceki destanı dilimize kazandırırken aslına uygun bir atmosfer yaratmaya; söyleyişte destan biçemini korumaya dikkat ediyor. Açıklamalar içeren dipnotları fazla tutmamaya özen gösteriyor.   &lt;br /&gt; Temel anlatı biçimlerinden olan ‘yol’,  bu destanın da ana motifini oluşturuyor.  Kutsal Altın Post’u ele geçirmek için uzun yollar kat eden Argo Gemicilerinin yol boyu karşılaştıkları zorluk ve engellere, yaşadıkları yoğun kederlere, ölümlere tanık oluyor; bazen de dev dalgalarla boğuşan gemicileri sanki yanımızda hissediyoruz.  Altın Post’a ulaştıktan sonra, gemicilerin çektikleri çilelerin bitmediğini görüyor, başka bir gün geminin mucizevî biçimde çölde ilerlediğini okuyoruz. &lt;br /&gt;Argo Gemicilerine bu zorlu yolculuklarında tanrılar eşlik ediyor; rüzgârları estiriyor, yelkenlerin rüzgârla dolup gemilerin ilerlemesini sağlıyorlar. Mucizelerini, sunaklardaki adakları gördükten sonra gerçekleştiriyorlar. Yol boyu, tanrıların insanın yazgısını belirlemelerini ve oynadıkları hayat oyunlarını görüyor; böylelikle ilkçağ insanının hayat ve evren algılamasını yoğun bir merak duygusuyla keşfediyoruz. Olympos’taki tanrılar ve ölümlüler arasında ilerliyor, Orpheus’un lir eşliliğindeki şarkılarını işitiyoruz. Akhalı kahramanların önderleri İason’un;  Herakles, Kastor, Peleus gibi mitolojik kişilerin yiğitlikleri karşısında heyecana kapılıyor, Troya Savaşı’ndan çok önceki bu yolculukta Argo Gemicilerinin serüvenleri paralelinde gizemli bir okuma yolculuğu gerçekleştiriyoruz.  &lt;br /&gt;Cesaret, yiğitlik, inanç, azim, kararlılık, dürüstlük, mertlik gibi izleklerde ilerleyen destan anlatısı, bir hayat yolculuğu gibi yürek ve zihinlerde iz bırakıyor. Bir hedef uğruna girişilen zorlu yolculuk, dostluk ve özveri motifleriyle zenginleşiyor. &lt;br /&gt;Bu düşsel destan yolculuğunda, birçok mitolojik ve tarihsel bilgiyi keyifli bir okuma süreci içinde edinebiliyor küçük okurlar.  Argo Gemicilerinin yolculuğu İolkos kentinden başlıyor ve sonunda Kolkhis’e (Bugünkü Abhazya) geliniyor. Mücadeleler sonucunda Altın Post’u ele geçiren İason ve arkadaşları, dönüş yolunda birçok tuzakla karşılaşıyor; Sicilya açıklarından Libya’ya savruluyor ve nihayet kendi yurtlarına ulaşıyorlar. Sonuçta yolculuğun başladığı yere dönüyor gemiciler. Bu döngünün son noktasına ulaşan Argo Gemicileri, çok şey öğrenmiş ve yaşamış olarak, kendilerini aşmış bir düzeye yükseliyorlar.  Bu zorlu yolculuk,  böylelikle bir iç yolculuğa evriliyor. &lt;br /&gt;Şair Apollonios’un ara sıra esin perisiyle konuşması, anlatıya derinlik ve şiirsellik kazandırıyor. Metni oluşturma sürecini ya da yazma anını anlatısında dile getiren günümüzün post modern bir yazarı var sanki karşımızda:&lt;br /&gt;“Söyle şimdi esin perisi kendi tanrısal sözlerinle/ Çektiği acıları Kolkhisli genç kızın./Konuş ey güzel kızı yüce Zeus’un, /dili sürçüyor ozanının, anlatamıyor olup bitenleri./Neden karar verdi ayrılmaya yurdundan o güzel kız?/ Bir aşk çılgınlığı mıydı bu?/Yoksa bir korku mu?/ Hadi anlat esin perisi…”&lt;br /&gt;Argo Gemicilerinin Destanı, çocuk ve genç okurları henüz keşfedilmemiş düş ülkelerine çağıran, etkileyici bir kitap.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;(Radikal Kitap Eki)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-2339607253477500828?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/2339607253477500828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/gemicilerin-buyuk-seruveni.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2339607253477500828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2339607253477500828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/gemicilerin-buyuk-seruveni.html' title='GEMİCİLERİN BÜYÜK SERÜVENİ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1Wy_Z68MI/AAAAAAAAAHs/sVtA2yJBHJc/s72-c/178738b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3483155448830503280</id><published>2009-09-13T13:19:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.224-07:00</updated><title type='text'>YILDIZLARA BASMADAN...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1U_K6d8QI/AAAAAAAAAHk/f22wZUUYdeM/s1600-h/fft5_mf246995%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 201px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1U_K6d8QI/AAAAAAAAAHk/f22wZUUYdeM/s320/fft5_mf246995%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5381050574015688962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(İsmail ve Babamın 68 Kuşağı, Çizmeli Kedi Yayınları, 2009,80 sayfa,4,50TL.)&lt;br /&gt;Çocuk edebiyatı alanındaki çevirileri, kuramsal yazıları, akademik araştırmalarıyla bu alana önemli katkılarda bulunan Necdet Neydim’in yazdığı çocuk öyküleri, en az öteki çalışmaları kadar dikkate değer nitelikte: İsmail ve Babamın 68 Kuşağı çocuk dünyasını düşlerle kuran bir öykü. &lt;br /&gt;Günümüzde çocuk olmanın zorlu yönlerini öykü kahramanı İsmail’in yaşamına odaklanarak anlatıyor yazar. Okul-ev-dershane arasında tekdüze bir yaşam sürdüren İsmail, bir akşamüstü okul çıkışında servise binmez. İşten çıktıktan sonra onu gelip alacağını söyleyen annesini bekleyen İsmail, ani bir kararla okulun bahçesinden çıkar, caddelerden geçip deniz kıyısına doğru yürür. Deniz onu çağırmaktadır sanki. Babaannesinin anlattıklarını düşünür; geçtiği sokakların önceki hallerini hayal eder. Ahşap ev yıkılmış, yerine çok katlı ve kötü görünümlü bir apartman yapılmıştır. Babasından da, sokağın bitimindeki parkın ve deniz kıyısının öyküsünü dinlemiştir. İsmail, çevresine baktığında arabasıyla hız yapanları, teybin sesini sonuna kadar açanları görür. Her şey zamanla çok değişmiş ve bozulmuştur. Kalamış’ta deniz kıyısında kuytu bir yer bulan İsmail, çantasını bir kenara bırakır, önlüğünü çıkarıp yere serer. Güneşin batışını seyretmeye koyulur. Özgürlüğü yudum yudum içmektedir kahramanımız. Arkasına takılan bir köpekle arkadaş olur; dertleşirler. Başarılı olmak için sürekli koşuşturan ve oyun oynamaya zaman bulamayan İsmail, sonunda deniz kıyısında derin bir soluk alabilmiştir. Ailesinin görünmeyen baskılarıysa onu gerçekten yormuştur. Okuldaki sorunlar da ayrıdır; kalabalık sınıflar, bahçede oynayacak yer kalmaması, zamanın hep dar oluşu... Tüm arkadaşları gibi o da ancak hafta sonları oyun salonlarında bilgisayar oynayabilmektedir. Bahçeler, oyun alanları azalmıştır ve çok kalabalıktır. İsmail, büyük kentlere sıkışıp kalan çocukların sözcüsü gibidir. Oyun alanları giderek daralan ve tükenen çocuklara, sadece sanal oyun alanları kalmıştır ne yazık ki… Çevrenin ve doğal yaşamın tükenişi, hayatı iyice zorlaştırmaktadır. Deniz kıyısında Akkanat adlı bir martı ve Fadime adlı bir yunusla arkadaş olan İsmail onların dünyasını tanırken evrensel sorunları, savaşların acımasızlığını da yakından öğrenir. &lt;br /&gt;Her bölümün sonunda yazar, bir cümleyle İsmail’e seslenir. Yazarın kendi kahramanına seslenmesi,  okurun İsmail’e seslenmesiyle buluşur gibidir. Bu sesleniş ve yorumlar, metni, çocuk okur açısından ilginç kılmaktadır. İç içe geçen pek çok öykü var kitapta. Yunusun, köpeğin ve martının öyküleri sarmal halde kuşatır İsmail’in öyküsünü.  Yunus, Alâeddin’in sihirli lambasını denizin derinliklerinden çıkarıp İsmail’e verir. Gizemli bir düş yolculuğu içinde bulur kendini çocuk. Böylece öyküde fantastik açılımlar başlar. Zamanı durduran İsmail, geçmiş ve gelecek zamanda birtakım düzenlemeler yapar; her şey çocukların mutluluğu içindir. Küçük İsmail’in daracık dünyası öylesine genişler ki kahramanımız düşlerle sonsuza açılır, yıldızlara basmadan saman yolunda koşar. Düşler ütopyalara dönüşür ve Sevgi Gezegeni çıkar karşımıza. &lt;br /&gt;Peki, İsmail’in babasının 68 Kuşağı bu öykünün neresinde yer alıyor? Sevgi, barış ve kardeşlik mesajlarının kaynağı 68 Kuşağı, İsmail’in düşlerine göre, tüm dünyanın çevresine sarılıp dolanıyor. Çocukların soyut kavramları somutlaştıran algıları, “kuşak” kavramını en sevimli haliyle bu öyküde ortaya çıkarıyor. Böylece güzellikleri paylaşıyor çocuklar…&lt;br /&gt;İsmail’i deniz kıyısında güneşin batışını izlediği sırada bıraktığımızı anımsıyoruz birden. Başa döndüğümüzde, İsmail’in yaşadıklarının gizemli bir düş mü, yoksa gerçek mi olduğunu soruyoruz kendimize. Duru, akıcı anlatımı ve ilginç diyaloglarıyla çocuk okurların ilgisini çekecek nitelikteki bu yapıt, çocuk düşlerinin güzelliğinde, günümüzü, geçmişi ve geleceği yeniden yorumlayıp anlamlandırmak için güzel bir fırsatı içinde taşıyor.  Kurgu katmanları, yazarın kahramanına seslenmesi ve metinler arası göndermeleriyle günümüz yazın anlayışıyla örtüşen İsmail ve Babamın 68 Kuşağı, iyi çocuk okurlara seslenen; ya da çocuk okurları iyi okurlara dönüştürecek nitelikte, etkili ve derinlikli bir kitap. &lt;br /&gt;   Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;Radikal Kitap Eki 11.09.2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3483155448830503280?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3483155448830503280/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/yildizlara-basmadan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3483155448830503280'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3483155448830503280'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/yildizlara-basmadan.html' title='YILDIZLARA BASMADAN...'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sq1U_K6d8QI/AAAAAAAAAHk/f22wZUUYdeM/s72-c/fft5_mf246995%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-671663137482656425</id><published>2009-09-05T12:11:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.232-07:00</updated><title type='text'>HÜCRE</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SqK4GXu-MmI/AAAAAAAAAHc/AKYOIenMUAY/s1600-h/188456b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 175px; height: 274px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SqK4GXu-MmI/AAAAAAAAAHc/AKYOIenMUAY/s320/188456b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378063324623549026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yazar:  Fadhil al-Azzawi &lt;br /&gt;Çevirmen:  Gökhan Soyşekerci &lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pupa Yayınları; &lt;br /&gt;İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 110 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.&lt;br /&gt;ISBN No: 9786055765194 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iraklı Aziz Mahmud Sayid hiç olmadık şekilde kendisini, içinde politik suçluların bulunduğu bir hapishanede buluverir. Orada, örgüt liderleriyle, farklı kültürlerle yetişmiş entelektüellerle, ardından işkence kurumuyla tanışır. Adaletin körlüğü hesapsız acılara yol açar. Üstüne üstlük işin içine bir de aşk karışır. Kafkaesk bir labirentin karanlığını andıran hapishanenin bürokrasisi ondan yapılması kolay bir fedakarlık daha ister: Basit bir suçu üstlenmek. Ve Aziz, yaşadığımız ve şekillendirdiğimiz kusurlu dünyayla uzlaşma ya da onu reddetme arasında, Hücrede sıkışıp kalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Diğer odadan gelen yanık et kokusunu alabiliyordum. Bana baharda yeşeren otların kokusunu hatırlatmıştı. "Bazen insanlar ölümü seçer mi?" diye düşündüm. Gerçekten bilmiyordum. Ama, bir adam hayatı tamamen yaşanılamaz hale gelmeden böyle bir şeyi asla düşünemez diyordum kendi kendime." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıtım Yazısı'ndan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-671663137482656425?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/671663137482656425/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/hucre_05.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/671663137482656425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/671663137482656425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/hucre_05.html' title='HÜCRE'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SqK4GXu-MmI/AAAAAAAAAHc/AKYOIenMUAY/s72-c/188456b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6820872804626245338</id><published>2009-09-05T11:54:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.240-07:00</updated><title type='text'>GENÇ ÖYKÜ</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SqK0QWl2xPI/AAAAAAAAAHU/d_ZRovbccKM/s1600-h/152723505_b541003eea.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 213px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SqK0QWl2xPI/AAAAAAAAAHU/d_ZRovbccKM/s320/152723505_b541003eea.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378059098069058802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü türünün son yıllarda kazandığı önem ve değerin ardında birçok nedenin yer aldığını düşünüyorum. Her şeyden önce, öykü türü, alışılagelen anlam ve içeriğinden uzaklaşarak kısalığı ve yoğunluğu ile şiire daha yakın duran bir tür haline dönüşmüştür. Öyküler, birkaç sayfaya dünyaları sığdıran yoğun anlamlarıyla, çağın insanının yaşam biçimine ve gereksinmelerine de yanıt verebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoğunluk; sözcüklerin, dolayısıyla sesin azaltılıp anlamın çoğaltılmasını gerektirmektedir. Sözcüklerin anlamsal değerlerinin çoğaltılması durumu da, imgeler yoluyla dilin olanaklarının geliştirilmesini sağlamaktadır. Öykülerin yoğunluk ve derinliği, bu yazınsal türü, şiir vadilerine taşımıştır. Öyküler, dramatik yapı içindedir; yaşamın karşıtlık süreçlerinin yansımalarını içlerinde barındırır. Dolayısıyla öyküler, insanı ve yaşamı dönüştüren potansiyel güçler taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyküler, aynı zamanda, modern yaşamın hızı içinde durup soluk almaya ve yaşamın farkındalığını duyumsamaya fırsat bulamayan çağımızın tedirgin ve kırılgan insanının giderek daralan yaşam alanlarına genişlikler katar ve yaşamın hızını yavaşlatır. Az sözcükle, boşluklarla, sessizlikle yazılır günümüzün öyküleri. Öykülerdeki boşluklar, okur tarafından yaşam alanlarıyla doldurulur. Öykü ile yaşam bütünleşir; öykü ve yaşam birbirine dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern zamanlarda sürekli ileti ve söz yağmuru altında kalan genç insanların anlatacak çok öyküleri olduğunu, bunları sözel yolla ifade edecek yeterli alanların olmaması nedeniyle yazıya dönüştürmeyi yeğlediklerini düşünüyorum. İletişim(sizlik) çağında, insan ruhları öykülerle dolmuştur. İçindeki öyküleri anlatarak kendini ifade etmek istemektedir günümüz insanı. Bu durum, kimileri için neredeyse bir varoluş sorununa dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde sinema ve fotoğraf gibi görsel sanatların gelişmesi nedeniyle, insanların içindeki öykülerin kurguya bürünmesi ve yeni bakış açılarıyla anlatılması, bu süreci hızlandırmıştır. Film ve fotoğraf karesinden taşan yaşamlar, öykülerde yeniden şekillenmektedir. Günümüz öykücülüğü, sinema sanatındaki kurgu tekniklerinden ve onların verdiği esinlerden sonuna kadar yararlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerin bir araya gelerek öyküler yaratıp ürettikleri, bunları paylaştıkları öykü atölyelerinin ve yaratıcı yazma seminerlerinin, öykücülüğümüze önemli katkıları olduğu kanısındayım. Usta yazarlar yönetimindeki kuramsal ve uygulamalı çalışmalarla, doğru eleştiri yöntemleriyle kendini geliştiren genç yazar adaylarından bir kısmı, öyküyü “uğraşı” olmaktan öteye taşıyacak ve yazmanın kendileri için yaşamsal önemde olduğunu kavrayıp, bütün yaratıcılıklarını öykü alanına aktaracaktır. Bu durum, kuşkusuz, yazınımız için de önemli bir kazanım olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6820872804626245338?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6820872804626245338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/genc-oyku.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6820872804626245338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6820872804626245338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/09/genc-oyku.html' title='GENÇ ÖYKÜ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SqK0QWl2xPI/AAAAAAAAAHU/d_ZRovbccKM/s72-c/152723505_b541003eea.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-2730288267238965675</id><published>2009-08-21T06:51:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.248-07:00</updated><title type='text'>İNSAN HALLERİNİN ÇELİŞKİLİ GERÇEKLİĞİNDE</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/So6m3dkKZVI/AAAAAAAAAHM/8wuEFInrVQ8/s1600-h/Sa%C3%A7lar%C4%B1+Deli+%C3%87oruh(Kapak).JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 217px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/So6m3dkKZVI/AAAAAAAAAHM/8wuEFInrVQ8/s320/Sa%C3%A7lar%C4%B1+Deli+%C3%87oruh(Kapak).JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5372414877258900818" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İNSAN HALLERİNİN ÇELİŞKİLİ GERÇEKLİĞİNDE&lt;br /&gt;“SAÇLARI DELİ ÇORUH”&lt;br /&gt;(“Saçları Deli Çoruh”, Kevser Ruhi, Gürer Yayınları, Mayıs, 2009, 183 sayfa)&lt;br /&gt;Genç öykücü Kevser Ruhi, ilk kitabı Kehribar Kadınlar’ın 2004’te yayımlanmasından bu yana, yeni öykülerini hemen gün ışığına çıkarmamayı; yazdıklarını öykü sanatının incelikleriyle donatmayı, bu öyküler üzerinde yoğun çaba harcamayı yeğledi uzun süre. Yazın sanatının, çağın hızla akıp giden güncel süreçlerinden uzakta kalan, aceleye getirilmemesi gereken, kalıcı, sıkı dokulu ve sağlam metinlerin yoğunlaştığı bir dil/estetik yapılanması oluşunun farkındalığı ve bilinciyle hareket etti. Sonuçta yazar, aradan geçen beş yılın hakkını veren, nitelikli, yazınsal değerlerle donanmış bir öyküler demetiyle; Saçları Deli Çoruh adlı kitabıyla merhaba dedi okurlarına. &lt;br /&gt;Yoğun emekle yazılmış olduğu dikkati çeken bu öyküler, içerdiği yazın evreniyle, düş ve imge zenginliğiyle okurun yüreğinde derinleşiyor. “Şiirsel anlatımı ve imgeleriyle sözcüklere yeni tatlar ve anlamlar kazandırıyor, anlamı çoğaltarak dili varsıllaştırıyor. Sözcükleri güzelleştirirken dile bilinçle katkıda bulunan bir yazar Kevser Ruhi. Ayrıca, kurmacayı kavramış, öykü tekniklerini epeyce özümsemiş bir öykücü olarak duruyor karşımızda.” satırlarıyla değerlendirmiştim Kevser Ruhi’nin ilk kitabındaki öykülerini. (Cumhuriyet Kitap Eki, 7 Ekim 2004) Yeni kitabındaki öyküler için de benzeri değerlendirmelerde bulunmak olası; ancak bu kez Kevser Ruhi’nin, dil güzelliği ve varsıllığının yanı sıra, epeyce farklı kurmaca tekniklerini de denediğini,  yer yer kurgu oyunlarıyla buluşturduğu yaşam gerçeklerinden süzülen unsurları ilk kitabına göre daha ustalıkla değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Kehribar Kadınlar’da kadın sorunsalına vurgu yapan yazarın, Saçları Deli Çoruh’ta da yer yer aynı sorunsalı işlediği göze çarpıyor; ancak bu kez asıl izleklerinin insan dramları, yaşamın kırılma noktalarında insanın yaşadığı hüzün ve kederler olduğu görülüyor. Bu hüzün ve kederler, yazarın yer yer mizahi/ ironik tatta anlatımlarıyla çevreleniyor. Karmaşık, yoğun duygular ve yaşamsal karşıtlıkların oluşturduğu anlatısal yapılanmalar, gerçek bir insanlık durumunu çoğaltıyor bu öyküler buluşması içinde. &lt;br /&gt;Günümüzde öykü sanatının eğilimi, birtakım olayları dolayımsız anlatma değil, bireye odaklanma ve yaşamın içinde yer alan bir kesitte bireyin dramını verebilme yönündedir. Bu dramın kaynağında, toplumsal sistemin araçlarıyla kuşatılmış ve varoluş kapanına kıstırılıp kalmış bireyin sancılı durumu yer alır. Kişi, bu duruma karşı koymaya çalışır ve birtakım tepkiler verir. Öykülerde yansıtılanlar, işte bu insanlık durumudur. Öykülerin dramatik yapısı, bu durum üzerine kuruludur. Kevser Ruhi’nin söz konusu insanlık durumlarına ne denli kırılgan ve ince bir duyarlılıkla sokulduğu, onları ne denli içtenlikli bir bakışla ve yoğun duygudaşlıkla işlediği gözlerden kaçmıyor. Kitabın başındaki öykülerde ‘zorunlu ayrılıklar tragedyası’na dikkatimizi yoğunlaştırıyor Kevser Ruhi. Çok yıllar önce, Doğu Karadeniz’le Gürcistan arasındaki sınırın (Sarp köyünün ikiye bölünerek) ilgili devletler tarafından kesin bir biçimde belirlenmesi üzerine kesintiye uğrayan insan yaşamlarını, zorunlu göçleri, bölünen aileleri, insanların derin özlem duygularını; kararsızlıklarını, ayrılıkların iç acıtan gerçeklerini, bireylerin iç dünyasına odaklanmış gözlem gücü ve duygu yüklü anlatımla dile getiriyor. Gitmek ve kalmak arasında tökezleyenlerin, kaldıklarında aklı “öte yaka”da kalanların, gidince yeni yerlere uyum sağlayamayan yaşlıların ya da çocuk yaştakilerin sıkıntılarıdır göç yollarının buluştuğu gerçekler. Bu sancılı coğrafyada bütün yaşananları kucaklayan bir tek sözcük vardır; o da özlem’dir; sıla özlemi ya da gidenlerin özlemidir bu. Orman Sustu’da eşi- çocuğu ya da anne- babası arasında seçim yapmak zorunda kalan genç kadının iç çelişkilerinin labirentlerinde dolaşıyoruz. Öyle bir an geliyor ki ülke sınırlarından aklın sınırlarına geçiş yapıyoruz: İçindeki yoğun çatışma sonrasında, delilik noktasının çok yakınındaki acı bir kahkahayla kararını veriyor öyküdeki genç kadın. Karşı Yaka’da da “kurda kuşa sökmeyen sınır çizgilerinin insanlar için acımasız bir yasağa dönüşmesi” anlatılıyor. Sevinçlerimden Başka Hiçbir Şey, Karşı Yaka’nın devamı gibi görünüyor ya da birbiri içinde süren iki öykü diyebiliriz onlara. Hatuna Hala’nın dramını anlatan satırlarda: “Sınırlar kapandı. O orada kaldı, biz burada. Dedem götürdü orada gelin etti, ben de gittim dün toprağa verdim Hatuna Hala’yı.” (s.33) diyor, öyküdeki Halit.   Sevinçlerimden Başka Hiçbir Şey adlı öyküde düğün ile cenaze anılarını art arda ya da parçalı biçimde aklından geçiren anlatıcı, kendi düğünündeki bazı komik olayları anımsayıp gülmeye başlıyor; “Nasıl bir gülmek bizdeki… Ağlamak bile sayılabilir.” (s.42) derken bir yandan da içinde yaşadığı an’a ait cenaze gerçeği karşısında derin bir acı duyumsuyor. Zamanlar iç içe geçip kırılıyor; bir filmin düğün ve cenaze sekansları karışıyor sanki. Sonuç tam bir insanlık komedyası oluyor; an’ların içinden parça parça acılar geçiyor ve komedyanın trajediye dönüşmesi gerçeği karşısında ürperiyor içimiz. Bu öyküde mizahın ince ince işlenmesine, yaşamın insanı gülümseten karelerinin cenaze anları içine sızmasına; kısacası yaşam diyalektiğinin o dramatik gerçekliğine tanık oluyoruz. &lt;br /&gt;Kevser Ruhi’nin belirli bir karaktere yaslanan, ‘karakter ağırlıklı’ öyküleri de var bu kitabında. Sözgelimi, Delimemet öyküsünde aynı adı taşıyan karakter, yaşamının bir döneminde aniden karşısına çıkan acı bir sürpriz (deprem) ile dengeleri alt üst olan bir insanın dramını içselleştiriyor. Bu öykü, okuru gülümsetirken bir anda hüzünlü yaşlar dökmesine neden olabiliyor; insanı bir duygudan öteki duyguya alıp götürüyor. Aynı anda hem hüznü hem de gülmeceyi duyumsatabilmek, özel bir öykücü yeteneğini ve yaşamı iyi gözlemleyen bilgece bir bakışı gerektiriyor. Yaşamın acı-tatlı öykülerden oluşan bir toplam oluşunun; insan hallerinin yarattığı çelişik gerçekliğin, yaşamın özünü oluşturduğunun bilinci ve farkındalığı, bir öykü yazarı için önemli meziyetler arasında yer alıyor.  Aynı yaşam felsefesi, Seyran adlı öyküde de kendini gösteriyor. Seyran; tatlar, kokular, dokunuşlar ve anılardan oluşan uzun bir ömür içinde yapayalnızdır. Gidememek, ölememek, düşlerle yaşamaktır onun gerçeği. &lt;br /&gt;İkramiye bir 12 Eylül öyküsü. Yaşanan olayların yarattığı travmatik durumların anlatıldığı bu öyküde iç içe iki kurgu katmanı yer alıyor. “Gerçek” ile kurmacanın, metnin içinde buluşarak birbiri içinde sürmesi olgusunun bir üst gerçeklik yaratması durumu, farklı bir kurgusal deney ya da kurgu oyunu olarak ilgi uyandırıyor.  Özellikle öykü kişisinin gerçekliği bağlamında ilginç sürprizlerle karşılaşılabiliyor. Sonrası Kül, yazarın kendi anılarından yola çıkarak onları yepyeni bir gerçeklik içinde dönüştürdüğü, yeniden yarattığı bir öykü. Yaşamın kırılma noktalarındaki insani dramlar burada da karşımıza çıkıyor. Ölüm döşeğindeki babasını son kez görmeye gelen öykü kişisi, öykü anı içinde zamansal olarak sık sık geriye dönüyor; anıları içinde babasının sağlıklı ve çalışkan hayali gözünün önünden gitmiyor. Sobadan görünen alevlerin dansı onu çocukluğuna götürüyor: “Sobanın alevleri kış gecesinde bakıp bakıp masallar uydurduğu güzellikte değil(…)Oysa bu alevlerin gülümsemesi, hatta kahkahası vardı. Alevler konuşurlar, cilveleşirler, sarılıp sarılıp ayrılırlardı. Yarattığı hayal dünyasında alevlerin kol kola girip bir eğlenceye gittiklerini düşünürdü.” (s.75) Alevlere ve ateşe çocuk dünyasındayken yüklediği mutluluk imgelerinin ölümün soğuk rüzgârıyla sönmesi, her şeyin babasından sonra küle dönüşmesi… Kevser Ruhi Sonrası Kül’de kısa öykünün bir gereği olarak, sözcüklerin birkaç fırça darbesiyle canlı, etkili, çarpıcı ve işlevsel betimlemeler kullanıyor: “Sabahın çok erken saatleri. Kasaba, soğuk havada yatağından çıkmak istemeyen, uykusuna doymamış bir çocuk gibi mahmur. Sokaklarda başıboş birkaç köpek, duvar dibine sinmiş kediler ve bisikletleriyle gece vardiyasından dönen işçilerden başka kimse yok.”(s.71) Betimlemeler konusundaki tutumunu kitabın tümündeki öykülerde de sürdürüyor. Herkes Gibi, çocukları herkes gibi olmayan; zihinsel engelli olarak nitelenen iki annenin dünyasını buluşturan bir öykü… İki kadının kesişen yazgıları, yaşadıkları yoğun keder duygusu, kocalarıyla çelişkileri ve ardından gelen ayrılıklar… Babaların, sorumluluğu omuzlayacak kadar güçlü ve özverili olamayışları, kaçış psikolojileri… Annelerin “çocuğum benden sonraya kalmasın” dileğindeki o umarsız, o derin anlam… Bu noktada Tomris Uyar’ın,“Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.” sözünü, öyküyle yaşamı buluşturan tüm gizemi içinde anımsıyoruz. Sessizce Kırıldı Kanatları,  ruhu bedenine sığmayan, kendi bedeni odada, bir kanepeye mahkûmken hayalleri başka yerlerde koşan bir gencin dünyasına bir spot ışığı tutuyor. “Hayal kelimesi, ufacık bir işaretle, küçük bir dokunmayla hayatın kendisi oluveriyordu işte. Hayal ve hayat... Sınırsız özgürlük ve sınırlı yaşam… Hayal kelimesinin en son harfine eğik, kısa, düz bir çizgi atılması…” (s. 104) Bu da başka bir insanlık durumunun öyküye dönüşmesi… &lt;br /&gt;Şehrin Onaran Elleri, yaşadığı derin mutsuzluğu unutmak için Avrupa’da bir kente geziye giden kadının, ülkesinden göç etmiş bir siyasi sürgünle tanışması ve sonrasında yaşadığı güzel duyguların şiirsel öyküsü. Yanlış Öykü, deneysel bir çalışma olarak ilgi uyandırıyor. Hiç yazılmayan, hiç yaşanmayan, mekânsız, zamansız bir öykünün öyküsü bu. Şiirsel dille dokunmuş öykü yazma süreçleri, farklı bir görme biçiminden aktarılıyor. Kitabın en dikkate değer kadın odaklı öyküsü Bir Kabul Günü Fotoğrafı adını taşıyor. Evin sınırları içindeki dar yaşamlarına hapsolan ev kadınlarının “yalnızca iyelik ekleriyle” mutlu olma psikolojileri başarıyla yansıtılıyor bu öyküde. Sormayan, sorgulamayan, dümdüz ve sıradan yaşamlarının boşluğundaki o kabul gününde çoğalttıkları dedikodular ve dedikodu sonrası adeta bir ritüele dönüşen göbek dansları… Bazılarının çıkara dayalı, göz boyayan ilişkileri… Bu öykünün asıl ilginç yönü, yazarın öyküye daha en başından dahil olması, yazdıklarının içinde yer alacağını dile getirmesi. Yazar, ‘yazar’ı şöyle tanımlıyor: “Yazar; işi ‘yazmak’ olmayanlara göre çok daha zor yazan, her paragrafta ömrü tükenen, yazmaya başlayınca kendisiyle kavgası başlayan talihsizin biridir.” (s.153) Yazar, öykünün bitimine doğru okura sorar: Kendisi bu öykünün neresinde gizlidir? Okurla oynanan bir kurmaca oyunudur bu. Öykü karakterlerinden hiçbirinde kendi izini taşımadığını söyler yazar; kendisinin bir eşya; sözgelimi odanın köşesindeki o fiskos masası olup olmadığını bile sorar bize. Şöyle der: “Yazar yalanlar söyler. Gerçeği alır, sizin gerçeğiniz olmaktan çıkartır, paramparça eder, parçaları kafasına göre birleştirir, kendi gerçeğini yaratır. İnandırır. İnanmadığı sözler de söyleyebilir ama onları yazdıktan sonra hem kendi inanır hem sizi inandırır.” (s.154) Giorgio Manganelli’nin Düzyazının İnce Sesi’ndeki deyişiyle; “…aldatan biridir yazar. Peki, kimi aldatır? Bu noktada aldatanın kurnazlığı geri teper: Çünkü simyacı ve yıldızbilimci gibi, yazar da her şeyden önce kendi kendini aldatır. Delilikle deha yakın akrabadırlar.” Sonuçta yazar, kendini bu öyküde yer alan öyle ilginç bir varlık olarak gösterir ki, Kevser Ruhi’nin mizahi çekim gücüne takılıp kalırız; ironi doruğa çıkar o noktada. Metnin/ve toplumun içinde yazarın öneminin/önemsizliğinin yeniden sorgulandığına tanık oluruz… &lt;br /&gt;Son öykünün adı Başlangıç… Başa dönüyor öykü, başa dönüyor kitap; büyülü bir masalsı döngünün içinde yer almanın heyecanını duyumsuyoruz okur olarak. Saçları Deli Çoruh öyküsü başlıyor Başlangıç’ın içinde.  Önce küçük küçük sürprizlerle ilerliyor öykü; ilk başta cinsiyeti verilmeyen Eren’in erkek olduğunu anlıyoruz sözgelimi. Reklam yazarı Eren’in e- posta adresine, gizemli bir kadından gelen parça parça metinlerle, dedesinden kalan günlükteki anı parçaları birbirine ekleniyor. Bir de Eren’in yaşamının içindekiler var; pembe bir zarfla gelen paragraflar… Sanal dünyadan gelip gerçekliğin odağına düşen iletilerden ve yaşamdan gelenlerden oluşan parça parça öyküler ya da öykü parçaları… Sanal gerçekle hakikatin buluşma noktaları; bu noktaların bileşimiyle oluşan, bütünleşen, büyülü bir ‘tek öykü’… Bir masal gizemi içinde yepyeni bir kitabın oluşumu… Günlükteki “Saçları deli Çoruh gibi avuçlarıma dökülen kadın” dizesinden ortaya çıkan yeni bir yazınsal güzellik: Saçları Deli Çoruh adlı öykü ve kitap…&lt;br /&gt;Saçları Deli Çoruh kitabında Kevser Ruhi, okuru öykü metinlerinin içindeki birçok kurmaca oyununa çağırıyor; dili imgelerle genişletip yeni anlamlarla çoğaltıyor; hepsinden önemlisi, insanın dramatik durumlarına odaklanarak, yaşamdan beslenen ve yaşamın sanatsal anlamda dönüştürülmesi sürecine katkıda bulunan öyküler yazdığını kanıtlıyor.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;CUMHURİYET KİTAP EKİ 20.08.2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-2730288267238965675?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/2730288267238965675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/08/insan-hallerinin-celiskili.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2730288267238965675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2730288267238965675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/08/insan-hallerinin-celiskili.html' title='İNSAN HALLERİNİN ÇELİŞKİLİ GERÇEKLİĞİNDE'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/So6m3dkKZVI/AAAAAAAAAHM/8wuEFInrVQ8/s72-c/Sa%C3%A7lar%C4%B1+Deli+%C3%87oruh(Kapak).JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-4036302092337241342</id><published>2009-07-26T08:59:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.258-07:00</updated><title type='text'>“NE OLURSA OLSUN BİRBİRİMİZİ TERK EDECEĞİZ”</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Smx9w58IOmI/AAAAAAAAAHE/IuzGuTWjTQ8/s1600-h/fazladan+bir+g%C3%BCn.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 206px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Smx9w58IOmI/AAAAAAAAAHE/IuzGuTWjTQ8/s320/fazladan+bir+g%C3%BCn.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5362799535431629410" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;( Fazladan Bir Gün, roman, Fabio Volo, Çeviren: Sevcan Tutan Panaioli Pupa Yayınları, , Temmuz 2009, &lt;br /&gt;304 s, 17 TL )&lt;br /&gt;Aktör, müzisyen, radyo TV programcısı ve İtalya’nın çoksatanlar listesinden inmeyen bir edebiyatçı olan Fabio Volo, Türkçeye ilk çevrilen romanı Fazladan Bir Gün ile ülkemiz okuruna merhaba diyor. Sevcan Tutan Panaioli’nin çevirdiği roman, günümüz dünyasında insan ilişkilerini, sevgiyi, aşkı; çocukluk sarsıntılarının izlerini taşıyan insanların sancılı ve çelişkili durumlarını; toplumun insan ilişkilerine müdahalesini, baskısını ve ikiyüzlü tutumunu sorguluyor ve modern insanın iletişimsizliğini gözler önüne seriyor. &lt;br /&gt;Yazarın bu zorlu temaları inanılmaz bir ironi, keyifli ve mizahi bir dille harmanlayarak işlediğine tanık oluyor;  her sayfayı ilgi ve merakla okurken derinlikli bir sevgi kuramının içinde yol aldığımızı fark ediyoruz. Fazladan Bir Gün,  sık sık gülümseten bir roman; bir o kadar da düşündüren, heyecanlandıran, aşkın ve insan ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesini sağlayan, yaratıcı ve esinleyici bir yapıt olarak dikkat çekiyor. &lt;br /&gt;Fazladan Bir Gün, Paris’te, tüm yaşamını değiştirecek bir randevu için bekleyen genç adam Giocomo’nun, kentte gezerken yaşadıklarını anlatmasıyla başlıyor. İçeriği oluşturan tüm olay ve durumları romanın anlatıcısı Giocaomo’nun bakışıyla algılıyoruz. Naif, komik, titiz, çocuksu, ironik bir anlatıcı var karşımızda; onun anlatımıyla gülümsüyor, heyecanlanıyor; benzetmeleri karşısında şaşkına dönüyor;  dikkat ettiği ayrıntılara onunla birlikte odaklanıyoruz.  Günümüz metropol insanının yaşadığı iletişimsizliğe ve anlamsızlık duygusuna ironi ve mizahla katlanma gücü karşısında Giocomo’ya yakınlık duyuyoruz. &lt;br /&gt;Paris’teki o bekleme anları sürerken, romanda sessizce geriye yolculuk yapıyor, İtalya’da bir kente gidiyor ve kahramanımızın tekdüze yaşamına renk katan tramvaydaki kızın varlığıyla birlikte, bir aşk öyküsünün içinde buluveriyoruz kendimizi. İşe giderken tramvayda gördüğü ve bir anda olağanüstü biçimde çekimine kapıldığı, adını bile bilmediği genç kız ile uzun süre cesaret edip konuşamaz Giocomo. Gece gündüz bu genç kıza takılmıştır aklı; ama onunla tanışmak için ilk adımı atamaz bir türlü. Kız, tramvayda ya kitap okur ya da elindeki deftere bir şeyler yazar. Her sabah devam eder aralarındaki bakışma ve gülümseme… Konuşmaksızın kurulan kentsel bir iletişimdir bu; yabancılaşmış bireyin açmazlarını taşırlar yüreklerinde. Dokunmakla dokunmamak, konuşmakla konuşmamak arasında gidip gelir genç adam. Bir gün kız, eldiveninin tekini tramvayda unutur, Giocomo hemen alır ama bir türlü geri veremez. Sanki bir suç işlemiş gibidir; günler geçtikçe, eldivenin kendisinde kalması ona daha uygun gelir. Bu durum aylarca sürüp gider, nihayet bir gün genç kız onunla konuşur ve birlikte kahve içmeye çağırır. Genç kız (Michela) o gün İtalya’dan ayrılacak ve New York’ta yeni işine başlayacaktır. Ancak, art arda gelen yanlış anlamalar nedeniyle her şey yarıda kalır.&lt;br /&gt; Aklı genç kızda kalan Giocomo, aylar sonra en yakın arkadaşının yüreklendirmesi ile New York’a gider. Michela’yı telefonla aradığında, genç kız, ertesi gün iş çıkışında onu karşılamaya gelmeden önce, bir yere emanet bıraktığı paketi açmasını ister. Pakette Michela’nın günlükleri vardır ve tramvayda yaşadığı duyguları içtenlikle satırlara dökmüştür. Böylece aralarında yepyeni dengeler oluşmaya başlar. Michela onu büyük bir özlem ve içtenlikle karşılar; sevgileri inanılmaz yoğunluktadır. Michela birlikte bir oyun oynamayı önerir. Dokuz gün boyunca yoğun, içten bir nişanlılık yaşayacaklar ve süre bittikten sonra kesinlikle ayrılacaklardır. “Ne olursa olsun birbirimizi terk edeceğiz” der Michela. Sayılı günler vardır önlerinde. Her günün bitiminde sevginin, aşkın, özgürlüğe ve içtenliğe dayalı, yüce ve güzel duygular olduğunu daha derinden fark ederler. Her şey dürüstçe yaşanmaktadır; ikisi de birbirinden hiçbir duygu ve düşüncesini gizlemez. Her gün biraz daha anlam ve değer kazanır aşkları; çünkü anlamışlardır ki “aşk özgürlüğün çocuğudur” ve evrendeki güzellikler sevgi-özgürlük denkleminde yer alır. &lt;br /&gt; Anneannesinin hastalanması haberi üzerine Giocomo süre dolmadan bir gün önce alelacele İtalya’ya dönmek zorunda kalır. Her şey sona ermiştir. Şimdi aşkını ve yaşamını yeniden gözden geçirme, irdeleme, yorumlama ve anlama zamanıdır. İçi çelişkilerle doludur, Michela’ya özlemi her gün biraz daha büyür; ama söz verdiği için dönmesi olanaksızdır. Michela’nın ilişkide her türlü zorlama ve baskıya, özgürlüğü zedeleyen davranışlara karşı olduğunu anımsar. Bir gün tüm cesaretini toplayan Giocomo, fazladan bir günü daha olduğunu; dokuz günün henüz tamamlanmadığını düşünerek New York’a gider. O fazladan bir gün Michela ile mutlaka yaşanmalıdır. Öykünün sonu, romanın ilk sayfalarında yer alan Paris’teki önemli randevunun sonunda ne olacağına bağlıdır… Roman kurgusunun başa dönmesinin ilginç sürprizler oluşturduğunu belirtmek gerek.&lt;br /&gt;Fazladan Bir Gün’de anlatıcı, çocukluk travmalarının etkilerini görebilen, farkındalıklarla dolu, sevimli bir karakter. Babasının evi terk etmesi,  takıntılarıyla çocukluğunu alt üst eden annesinin başka biriyle evlenmesi nedeniyle anneannesinin evinde yaşaması, zorlu deneyimlerdir. Giocomo için yaşam terk’lerden oluşur adeta, o nedenle içi güvensizliklerle doludur. Bu duyguyu aşabilmesi için Michela gibi mucize insanlar gerekir. Çevresindeki ilişkilerin aldatma, aldanma ve güvensizlik ekseninde olması yüzünden kaygıyla örmüştür içindeki dünyayı. Küçük yaşlardan itibaren okumaya ve yazmaya sığınmıştır Giocomo. Başka bir kadın için evi terk eden babasından miras kalan parayla bir yayınevine ortak olmuştur. Calvino’nun okuru gibi aynı anda birkaç kitap okuyan nitelikli okurlardandır.  Aslında büyümüş ama içi çocuk kalmış bir insandır. Anlatıcının kendini odağa alıp bütün renk ve gölgeleriyle varlığını sansürsüzce ortaya koyduğu az sayıdaki romanlardan Fazladan Bir Gün. Giocomo, karmaşık ve çelişik ruh hallerini, beceriksizliğini, güvensizliğini, sakarlığını, çapkınlığını, cinselliğini, çocuksu yönlerini, dalgınlığını, dağınıklığını, kuruntularını bütün çıplaklığıyla sergiliyor. &lt;br /&gt;Bu romana damgasını vuran asıl özellik, içtenlik. Kişilerin hem kendilerine hem de birbirlerine içtenliği; bir de anlatıcının okura karşı içtenliği. Modern çağda yabancılaşmış, duyarsızlaşmış, iletişimsizlik girdabında kaybolmuş kent insanlarının gereksindiği evrensel kavramdır içtenlik. Birbirleriyle özgürce iletişim kurmaya çalışan, içtenliği kılavuz edinen iki insanın; Giocomo ve Michela’nın dünyası o nedenle çoğumuza yakın. Yaşadıkları, paylaşım ve özgürlüğe dayalı bir aşktır. Açıklık, netlik, dürüstlük, hesapsızlık, yoğunluk üzerinde ilerleyen bu aşk, arınmış, ağırlıkları azalmış, hafiflemiş, gerçekten özgür bir ilişkidir. Bir anlamda varoluşsal bir olgudur. Romanda şöyle konuşur Michela: “Birlikte olduğun kişi hakkında öğrenebileceğin maksimum şey, kendin hakkında öğrenebileceğin maksimum şeydir. Bu yüzden bir kişiyle samimi bir ilişki yaşamak önemlidir. Çünkü varoluşun bilgisine yönelik bir yolculuktur bu.”  &lt;br /&gt;Terk etme, romanın en gerilimli sözcüğü; kırılma noktası. Bu sözcükten harikalar doğabilecek midir? Fazladan bir güne koşan Giocomo neler yaşayacaktır? Roman sayfalarında gizlenmiş sürpriz yanıtları bulmak okura kalıyor. &lt;br /&gt;Fazladan Bir Gün özgürlük, aşk, birey olma, terk etme psikolojisi üzerinde düşünenlere aşkın içtenlikli hallerine dair keyifli okumalar vaat eden ilginç bir roman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RADİKAL Kitap Eki, 24 Temmuz 2009’da yayımlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-4036302092337241342?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/4036302092337241342/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/07/ne-olursa-olsun-birbirimizi-terk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4036302092337241342'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4036302092337241342'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/07/ne-olursa-olsun-birbirimizi-terk.html' title='“NE OLURSA OLSUN BİRBİRİMİZİ TERK EDECEĞİZ”'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Smx9w58IOmI/AAAAAAAAAHE/IuzGuTWjTQ8/s72-c/fazladan+bir+g%C3%BCn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-8436167542413358844</id><published>2009-07-09T15:59:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.270-07:00</updated><title type='text'>EMEL KAYIN'IN ÖYKÜ MİMARLIĞI VE "MEKÂN HİKÂYELERİ"</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SlZ2omdA32I/AAAAAAAAAG8/rr72Xq61FfI/s1600-h/Emel+Kay%C4%B1n+Mekan+Hikayeleri+kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SlZ2omdA32I/AAAAAAAAAG8/rr72Xq61FfI/s320/Emel+Kay%C4%B1n+Mekan+Hikayeleri+kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356599246692867938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMEL KAYIN’IN ÖYKÜ MİMARLIĞI VE “MEKÂN HİKÂYELERİ”&lt;br /&gt;Mimarlık mesleğini yaşama/yazma biçimine dönüştüren Emel Kayın; kitabının girişinde, mimarlığı, dünyayı daha keskin algılamak için sürdürülen imkânsız bir çaba ve yeryüzünde bir konum arayışı olarak gördüğünü ifade ediyor. Bu duyuş ve bakış tarzı, yazdıklarını da biçimlendiriyor.  &lt;br /&gt;Emel Kayın’ın öyküleri, ayrı ayrı okunabildiği gibi, bir bütünün anlamlı birer parçası olarak da okunabiliyor. Yazarın kendi kurduğu mekân olan kitabındaki mimari yapıda birçok öğenin parça-bütün bağlamında diyalektik bir sarmal oluşturduğu görülüyor öncelikle. Oğuz Atay’ın,  bina oluştururcasına yapıtlarını kurguladığı, en ince ayrıntısına kadar birer tasarım harikası olarak onları önce günlüklerine yazdığı görülür. Emel Kayın da mimarlık- mühendislik mantığından hareket ederek strüktürü oluşturuyor öncelikle. Bir çatı etrafında sarmal oluşturan, tekrarlanan, hareket eden, simetrik duran mimarlık denklemleri yaratıyor. Öyküler bu denklemler üzerine kurulmuş durumda. Tekil öyküler, bütünsel kurguya bağlanırken, yaşamın da birtakım denklem unsurlarından meydana gelen büyük bir denklem oluşu sezgisine ulaşıyoruz. Yaşamın sürmesi, aynen bir bina gibi, bu denklem(ler)in sağlam kalması ile ilgili bir hakikat.&lt;br /&gt; Mekân Hikâyeleri’nde az yazarak öze ulaşmayı amaçlayan yazar, sözcüklere imgeler yükleyerek, metaforlar oluşturarak, alegoriler yaratıp göndermelerden yararlanarak yoğun anlamlar yaratıyor. Mimari yapıtlardaki ritim duygusunu, cümle, sözcük ve ses tekrarları bağlamında metnine eklemlendiren Emel Kayın, böylece şiire yakın duran, özlü metinlerle merhaba diyor. &lt;br /&gt;Taşıyıcı özün(strüktür) bilinçli ve dikkatli kurulumunun yanı sıra, felsefi derinlikler ve okurda çoğalan anlamlarla zenginleşen öykü metinleri hem aklımıza hem yüreğimize sesleniyor. Öykülerin esinleyen metinler oluşu; okuyanda yazılar yazmak, şiirler yaratmak için esinler uyandırması, onları daha etkili kılıyor. Bu öykülere sesten çok sessizlik egemen; boşluklar epeyce yer kaplıyor. Sessizlik, okurun iç sesinde çoğalırken, boşluklar okur tarafından yaşam/anlam alanlarıyla dolduruluyor. Mekân Hikâyeleri’nde insana ait pek çok ayrıntıyı dillendiren yazar, özellikle bireysel ve toplumsal korkuları irdeleme ve anlatımda oldukça etkili: “Korku, korkulanın ve korkulacak olanın yüzünü gördüğüm anda bitti. O da korkuyordu.” (s.73) Zamansız ve mekânsız görünse de öykülerinde yaşadığımız döneme, topluma, dünyaya dair pek çok ileti ve yorumlamalarını dile getiriyor, irdeleme ve sorgulamaların kapılarını açıyor Emel Kayın. Başka bir zamanı anlatır göründüğü öykülerinde bugüne, yaşadığımız dünyaya göndermeler yapıyor. &lt;br /&gt;Kitap, dört ana bölümden oluşuyor: Zaman Hikâyeleri, Kent Hikâyeleri, Ev Hikâyeleri, İnsan Hikâyeleri. Yazara göre bu dört ana unsur aynı zamanda birer mekân olarak var oluyor: “Zaman, bir mekândı. İstenildiğinde zamansızlıktan kaçılıp içine saklanılan...” (s.11) diyor. Modern insanın kentlerdeki yaşamını “Uzun zamandır kendisinin, kentin sokaklarında yürüyen bir kum saati olduğunu düşünüyordu. Sürekli baş aşağı dönen ve akışını tekrar eden.” (s.34) diye anlatırken kentin kum saatine benzettiği insanın tekdüze yaşamına işaret ediyor. Dağ gibi çöp yığınlarını, sürekli tüketen ve kirleten insan gerçeğini gösteren yazar, ev hikâyelerinde evin insanla anlam kazanan bir mekân oluşuna vurgu yapıyor. Bir evde insan soluğu, insana ait titreşimler ve yaşam enerjisi duyumsandığında orası sıradan bir mekân olmaktan çıkıyor, gerçek bir ev halini alıyor. İnsan hikâyelerinde yazar insanın iç çelişkilerine, kendi içinde oluşturduğu labirentlere, yıkamadığı için mutsuz olduğu, görünür ya da görünmez duvarlara dikkatimizi toplamamızı sağlıyor. En zorlu durumların anlatıldığı öykülerde bile bir çıkış yolunun gösterilmesi, umut ışığının en karanlık labirentleri aydınlatması ve açmazları çözmesi; yazarın yaşam karşısındaki olumlu duruşunu ve insana güvenini temsil eden örnekler olarak var oluyor. &lt;br /&gt;Emel Kayın, bu kitabında deneysel edebiyat köprüsünden geçiriyor bizleri. Türler arasında kesin sınırların ortadan kalktığı, klişelerin ve şablonların aşıldığı deneysel edebiyat anlayışı, var olan formların aşılmasıyla ilerleyen bir süreç. Yazınsal yaratıcılık, böyle bir edebiyatın içinde filizleniyor ve gelişiyor. &lt;br /&gt;Kitapta yer yer masal tatları alıyor olsak da masallar yanılsaması içinden yaşadığımız hakikatler evrenine pencerelerin açıldığını görüyor; zamansızlık anlatılırken zamana, mekânsızlık anlatılırken mekâna vurgu yapıldığını duyumsuyoruz. Astrofizikçi Hubert Reeves, “Boşluk, bakışımın biçimini alıyor” der bir kitabında. Emel Kayın da boşluğa anlam kazandıran insani ve bilgece bir bakışla yazmış öykülerini. &lt;br /&gt;Sonuçta Mekân Hikâyeleri, somut ve soyut mekândaki sevgisizliğe, adaletsizliğe, korku kültürüne, kazanma hırsına, ötekileştirmeye, anlamak için çaba göstermemeye,  yılgınlığa direnmeyi öneren ve yeni-iyi başlangıçlar yapma umudunun hayatın içinde saklı olduğuna inanan bir kitap.  Bu kitaptaki öyküleri okurken yaşadığımız mekânlara bilinçle bakıyor; yaşamı yeniden keşfe çıkıyoruz. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;(Emel Kayın, Mekân Hikâyeleri, 84 Sayfa, Kanguru Yayınları, Eylül 2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(04.07.2009 EVRENSEL’de yayımlandı.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-8436167542413358844?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/8436167542413358844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/07/emel-kayin-oyku-mimarligi-ve-hikayeleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8436167542413358844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8436167542413358844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/07/emel-kayin-oyku-mimarligi-ve-hikayeleri.html' title='EMEL KAYIN&amp;#39;IN ÖYKÜ MİMARLIĞI VE &amp;quot;MEKÂN HİKÂYELERİ&amp;quot;'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SlZ2omdA32I/AAAAAAAAAG8/rr72Xq61FfI/s72-c/Emel+Kay%C4%B1n+Mekan+Hikayeleri+kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-2923893460805429857</id><published>2009-06-24T16:23:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.279-07:00</updated><title type='text'>İZMİR’DE 107 YILLIK ŞEKERCİBAŞI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SkK3lWcY4II/AAAAAAAAAG0/AkUGtYnX42I/s1600-h/MehmetYasa35_kemeralti_000%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SkK3lWcY4II/AAAAAAAAAG0/AkUGtYnX42I/s320/MehmetYasa35_kemeralti_000%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351041159577264258" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmiş günlere duyduğum bir özlem, adımlarımı tarihi Kemeraltı Çarşısı’na doğru götürüyor. Yakıcı sıcaklar, caddenin parke taşlarından yüzüme yansıyor. Her gün Körfez’den esen rüzgâr bugün esmeyi unutmuş gibi. Temmuz ateşinde kavruluyor İzmir. Satıcıların sesleri yükseliyor caddede. Seslere takılan bakışlarım, onlarla birlikte yavaş yavaş yukarıya doğru çıkıyor.  Yüzyıllık cumbalı binalar dikkatimi çekiyor ileride. Buram buram bir temmuz öğle sonrası… Soğuk bir şeyler yeme ve içme ihtiyacı duyuyorum. Sağda Şekercibaşı Ali Galip’in çeşit çeşit dondurmaları, limonatası, karadut şerbeti gözüme ilişiyor. Ferah bir serinliğin beni çağırdığını duyumsuyorum.  “Kuruluş 1901” yazıyor tabelada. Bir yandan da raflardan birinde gördüğüm renkli, yaldızlı kâğıtlara sarılı,  şemsiye biçiminde çikolatalar, çocuksu bir sevinçle dolduruyor içimi. “Burada durup kısa da olsa bir mola vereyim.” diyorum. &lt;br /&gt;Konak’tan tarihi çarşıya girişte, İzmir’e 107 yıldan beri hizmet veren Şekercibaşı Ali Galip firmasının olduğu yapı, geçmiş zamanlardan günümüze merhaba diyor. Köşedeki bu büyük yapının yan tarafında bulunan Ali Galip’in pastane ve satış mağazasından içeri giriyorum. Tezgâh üzerindeki pirinç kapaklı akide şekeri kavanozları ışıltıyla göz alıyor. Lokumlar, şekerlemeler, tatlılar,  pastalar… Raflara dizili renk renk kadife kutular, yaldızlı rafya şeritlerin ışıltısı… Bazı kadife şeker kutularının kalp şeklinde olması, bir zamanlar “hayırlı bir iş için” yapılan ziyaretlerde armağan olarak götürülen şekerlemeleri çağrıştırıyor… Gelenekler yavaş yavaş çözülüyor. Çocukluğumuzun düşlerini süsleyen rengârenk şemsiye çikolatalar, kırma çikolatalar, ambalajının üzerindeki zenci kadın imgesiyle bizi uzak ülkelere götüren sakızlar… Geçmişe özgü pek çok ayrıntıyı burada görüyor ve o yitik zamanları yeniden düşleyebiliyoruz. Sonradan öğrendiğime göre bu kırma çikolatalar yalnızca İstanbul’daki ünlü şekerlemecilerde varmış; bir de burada. Lokum çeşitleri de geleneksel tatların güzelliğini anımsatıyor. Güllü lokumlar bana anneannemi çağrıştırır çoğu zaman. Gül yüzlü, gül kokulu anneannemin en sevdiği lokum çeşidiydi. Bayramlarda elini öpmeye gittiğimizde gül kokusuyla gelen mutluluk, ağzımızda şeker tadıyla buluşurdu. Bu, bana mutluluğun tadı gibi gelirdi.  Şekerciliğin bir de bu yönü var; şekercilik, çoğu zaman mutlu günleri paylaşır insanlarla. “Tatlı yiyelim tatlı konuşalım.” sözü boşuna değildir. Sevdiğimiz kişiler ya da durumlar için “şeker gibi” deriz. Şeker tadıyla anlam kazanan ne çok deyimimiz vardır Türkçede. &lt;br /&gt;Ali Galip Pastanesi iki kattan oluşuyor. Alt katta satışa ağırlık veriliyor; üst katta ise duvarları aynalarla dekore edilmiş bir salon var. Oturup soluk alabileceğimiz, ailece gelebileceğimiz bir mekân izlenimi bırakıyor. Biraz ötedeki masada yaşlı bir adam ve torunu dikkatimi çekiyor. Torun, dondurmasını keyifle yerken, cıvıl cıvıl bakıyor dedesine. Öteki masalardan birinde bir genç kız ve delikanlı var. Fısıltılı bir sesle kim bilir neler anlatıyorlar birbirlerine? Yürek kıpırtılarını yalnız ben duyuyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihten Sayfalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Firmanın tarihiyle ilgili bilgileri Mustafa Irmak ‘tan alıyoruz. Kurucusu Ali Galip’ten bu yana gelen dördüncü kuşaktan olduğunu belirtiyor.  Ali Galip’in, Mustafa Bey’in babasının dayısı olduğunu öğreniyoruz. Firma 1901’de kuruluyor. Ali Galip ve ailesi aslen Bursalı… Bursa’da şekercilik işine başladıktan sonra İzmir’e geliyorlar. &lt;br /&gt;O yıllarda Kemeraltı Şekerciler Çarşısı’ndaki meşhur Rum şekerci Çatalsakal’la rekabete başlamış Ali Galip. Onun dükkânının karşı köşesinde hizmete açmış kendi dükkânını. Meşhur olmasına, biraz da bu rekabet sebep olmuş. Çatalsakal 1922’de Yunanistan’a gidince Ali Galip, şekercilik alanında İzmir’de tek kalmış. 1936’daki yangından sonra firma şimdiki binasına geçmiş. Bu bina şu anda aynen duruyor. Binanın öteki bölümünde bir banka hizmet veriyor… Kendi ailemin şekercilerinin İkinci Dünya Savaşı yıllarında şeker sıkıntısı nedeniyle işlerinin bozulmasını, hepsinin yavaş yavaş memuriyete geçmelerini kırk yıllık bir söylence gibi dinlediğim için, Mustafa Bey’e de savaş yıllarının firmaya olumsuz etkisi olup olmadığını soruyorum. Kendisinden dinlediğime göre 1940’lı yıllarda şeker karneye bağlanınca İzmir’de ve firma düzeyinde ticaret durmuş; ekonomik sıkıntı çekilmiş ama her şeye karşın, köklü bir çınar gibi yaşama tutunan Ali Galip firması, ayakta kalmayı başarmış…&lt;br /&gt;Şöyle devam ediyor Mustafa Bey: “İzmir’in en ünlü simaları, Elhamra ve Konak Sineması’nda film başlamadan önce buraya gelirlermiş. Sinema çıkışında da oturanlar olduğu için pastane o yıllarda 11.30’a kadar açık olurmuş.” Uzun yıllar boyunca pastaneye gelen ünlüler arasında Adnan ve Berrin Menderes dikkat çekiyor. Adnan ve Berrin Menderes ilk olarak bu pastanede tanıştırılmışlar. Binanın dâhil olduğu adanın Berrin Hanım’ın ailesi Evliyazadeler’e ait olduğunu öğreniyoruz. “Tanju Okan bir dönem bu mekâna sürekli gelen ünlülerdendi. Perran Kutman ve Müjdat Gezen de İzmir’e geldiklerinde buraya mutlaka uğrarlardı.  Yıldız Kenter, badem ezmesi almaya gelirdi. Tiyatrocu Sururilerin hepsi, başta Gülriz Sururi olmak üzere buraya gelirlerdi.” diye anlatıyor Mustafa Bey. Bu arada ünlü aktörlerden Turgut Özatay ve Yusuf Sezgin’in burada çalışmış olduklarını öğreniyoruz.  “1974’te Turgut Özatay geldi, babamın elini öptü. ‘Babana iyi bakıyor musun ?’ diye sordu bana. Onun meşhur olduğunu babama söylediğimde, ‘çırakken çok fiskemi yedi.’ dedi. Epeyce şaşırmıştım. Yusuf Sezgin, Kahramanlar semtinin çocuğuydu. Babam ‘tembel olduğu için o da çok  fiske yedi.’ dedi ayrıca.” diye anlatan Mustafa Bey, insanların günümüzde günlük, hatta saatlik yaşadığını belirterek şöyle devam ediyor: “Eskiden bir pastane keyfi, pastane kültürü vardı. Şimdi öyle değil. O yıllarda anlayış farklıydı. Kemeraltı’nın insanları efsane oldu. Günümüzde büyük alışveriş merkezlerindeki modern kafelere gitmeyi tercih ediyor insanlar.”&lt;br /&gt;“Ali Galip Pastanesi’nin meşhur mamulleri arasında, badem kurabiyesi, limonata, supangle en ünlüleri. Kırma çikolata, şemsiye çikolata… gibi ürünler nostalji yaşatmaktadır.” diyen Mustafa Bey, kaliteyi korumak adına birçok ayrıntıya çok eskiden beri dikkat ettiklerini, bunun firmanın başta gelen ilkesi olduğunu belirtiyor. “Malzemenin iyisi kullanılmakta. İnsanlar buraya güvenle gelebilir. Lezzetten ödün vermemek için antepfıstığının iç kabuğunu bile çıkarıyoruz.” diyor. &lt;br /&gt;Esnaflar arsındaki diyalog açısından, günümüzde eski durumun kalmadığını öğreniyoruz. Çünkü çevrede bulunan bütün eski esnaflar birer birer dükkânlarını kapatmışlar: “Karakaş, Nermin, Çatalkaya, Mustafa Şık gibi mağazalar kalmadı. Altın Damlası kolonyasıyla ünlü S. Ferit Eczacıbaşı’nın mağazası da yok artık. Eski komşuluk da yok. Yan tarafımız simit sarayı oldu. Öteki taraf da banka binası.” diyerek duygularını dile getiren Mustafa Bey’e 110. Yıl için neler planlandığını sorduğumuzda şu yanıtı aldık: “110. Yılda bir şenlik düşünüyoruz. Tarihsel havayı yaşatan bir dekorasyon da projelerimiz arasında.” &lt;br /&gt;Kemeraltı’nın büyük alışveriş merkezleri açılınca zayıfladığını söylüyor Mustafa Bey. Ancak, onun yeğeni olan, firmanın genç kuşak temsilcisi Mert Bey ise “Kemeraltı ölmez aslında.” sözüyle dile getirdi düşüncesini. Çeşitli restorasyon ve düzenleme çalışmalarıyla eski ile yeninin uyum ve denge içinde yaşayabileceğine, Kemeraltı’nın eski havasına yeniden kavuşabileceğine inanan ve gençliğin umudunu taşıyan bu yeni kuşak temsilcisinin de çalışmalarıyla, firmanın daha uzun yıllar İzmir kentine hizmet sunacağından eminiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;                hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İZMİT TARİH VE TOPLUM DERGİSİ 2. SAYIDA (EYLÜL 2008) yayımlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-2923893460805429857?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/2923893460805429857/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/izmirde-107-yillik-sekercibasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2923893460805429857'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2923893460805429857'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/izmirde-107-yillik-sekercibasi.html' title='İZMİR’DE 107 YILLIK ŞEKERCİBAŞI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SkK3lWcY4II/AAAAAAAAAG0/AkUGtYnX42I/s72-c/MehmetYasa35_kemeralti_000%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-7242660784275204218</id><published>2009-06-13T04:19:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.296-07:00</updated><title type='text'>DİPNOT KİTAP KULÜBÜ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SjONBTJxX1I/AAAAAAAAAGs/kYUkRlOFqLY/s1600-h/yazarlara+ve+yap%C3%BDtlara+y%C3%B6nelik+okumalar.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 95px; height: 152px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SjONBTJxX1I/AAAAAAAAAGs/kYUkRlOFqLY/s320/yazarlara+ve+yap%C3%BDtlara+y%C3%B6nelik+okumalar.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346772236079554386" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     İyi okurlar için güzel bir site&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;      http://www.dipnotkitap.net/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirsel Denemeler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci’nin Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı kitabı üzerine notlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eren Arcan - 9 Haziran 2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı kitabında Hülya Soyşekerci  güncelerinden yola çıkarak, edebiyat ve sanat ile ilgili kişisel bilgilerini, düşüncelerini, görüşlerini çok zarif bir şiirsellik içinde yazıya döküyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşanmışlıkların tortusu” olarak kabul edilen güncenin yapısının gerektirdiği açık yüreklilik ve samimiyetle, bir perde arkasına saklanmadan, kişisel yaşantısını ortaya koyuyor ve buradan hareketle yazarlara ve yapıtlarına göndermeler yaparak güncelin etkisi ile başladığı kanalda, edebiyatı ve sanatı irdeliyor.  Kitabın bölümlerinde, denemelerdeki olağan bilimselliğin getirdiği kuruluk tuzağına düşmeden, somut bilgi ile şiirselliği kaynaştırarak deneme türüne “Şiirsel Denemeler” diye adlandırabileceğimiz yeni bir soluk getiriyor.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar “Kemeraltı’nda Geçmiş Zaman Rüzgârları” adlı bölümde, geçmiş ve şimdiki zaman arasında salınırken,  yanlız deneme yazarı değil betimlemeleriyle, kurgusuyla, zaman üzerindeki savlarıyla, aynı zamanda usta bir edebiyat yazarı olduğunu ortaya koyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zamanın kırılma noktalarını buluyorum Kemealtı’nda.  O noktalarda varlığını yoğunlaştıran bir “toplumsal zaman” seziyorum.  Bu toplumsal zaman, eski eşyalarda yaşayan “kişisel zamanlardan” süzülerek varlığını duyumsatıyor.” (s50) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci’nin kalemi ile Kemeraltı’nı adım adım sevgi ile geziyoruz.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hisarönü’ne geliyorum.  Kızlar Ağası Hanı, Çuha Bedesteni önündeyim.  Yüzyıllık çınara merhaba diyorum.  Çınarın altında küçük bir çay molası... Akşamın son ışıkları... Güvercinler toplanıyor... Rüzgâr dalları titretiyor.  Kuru dallarda asılı kalmış birkaç kozalak... Yüzyıllık çınar özünde yeşilliği, tazeliği gizliyor.  Bekliyor... Hüznün içinden sevinci, eskinin içinden yeniyi damıtacak.  Birşeyleri çoğaltırken kendisi de çoğalacak durmadan.  Tıpkı Kemeraltı gibi...” (s54)   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci güncelin çalkantılarından fevkalade etkilenmesine rağmen, umutsuzluğa düşmeden,  sanatın koruyucu, birleştirici, paylaşımcı  niteliğinin insanları evrensel bir sevgi çerçevesinde birleştirdiğine inanıyor.  Uyumsuz, topluma aykırı düşen insanın sanata, yazına, felsefeye sığındığını söylüyor ve geleceğe umutla bakıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her şey umutlarda ve gençlerde yoğunlaşıyor.  Umutları ve gençleri yanımızdan ayırmadan onların yaratıcılığının öncülüğünde, okyanusa açılan düşsel bir tekneyle ütopyalarımıza doğru sevgi ile yol alabileceğiz... Bilge Karasu en karanlık gecenin en koyu masalının da yırtıldığını; gökyüzünün insana gülümsediğini göstermedi mi bize?  Maviliklere selâm olsun.” (s 143)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar kitabında Zweig, Amiel, Pavese, Tomris Uyar,  Atay, Sartre, Woolf, Orhan Kemal, Sylvia Plath, Mann, Pablo Neruda, Cortazar, Kafka, Proust, Rilke, Joyce gibi ustalar arasında yolculuk yaparken, edebiyat sevdalılarına hem iyi yazının keyfine varabilecekleri bir eser, hem de sıklıkla başvurabilecekleri bir bilgi kaynağı sunuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAHAR VARDARLI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Haziran 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci’nin, kendi güncesinin kurgusu içinde, incelemeye aldığı diğer yazarların güncelerine ayna tutarak, onların eserleri hakkında ayrı ayrı yaptığı bir çalışma olan bu kitap, bize Hülya’yı tanıttı. Zaten kendisi de kitabında, “Bence bir yazarı tanımanın en iyi yoludur günlükler,” diyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi, birikim, akıl, çalışma azmi, görevi ciddiye almak, merak, araştırma, sorgulama… Bunlar gibi nice özelliği kişiliğinde barındıran bir yazar Hülya. Böyle bir donanımı edinmek kişinin bilinçli çabasının sonucudur. Bu da yılmadan çalışmak demektir. Güncelerini okurken yazarın kitaplar hakkındaki bilgisinin yoğunluğu okurda hayranlık uyandırıyor. İstekli ve okuma sevdalısı olan okur, “Bunları ben de okumalıyım,” diyor ve telaş içinde kendisi için uzun listeler çıkarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygusal yanına değinecek olursak, Hülya’nın yüreği sevgi, insanlık, anlayış ve umut dolu. Yazılarının her bölümünü umut ışığının aydınlığında bitirmesi bu özelliğinin kanıtı.Onun intihara karşı duruşuna,  gençleri geleceğin yaratıcıları olarak görüşüne, ve yaşam hakkındaki yorumlarına aynen katılıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İfade gücü ve Türkçesi imrenilecek kadar etkili olan Hülya, okuru zorlamıyor, demek istediğini yalın bir dille ifade ediyor. Kullandığı öz Türkçe kelimeler hiç yadırgatıcı değil, hatta bazen insanı bir köşeye not almaya bile teşvik ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya’nın dikkatimi çeken diğer bir özelliği edebiyatı ve edebiyatçıları çok sevmesi ve katıldığı bu tür birlikteliklerin onda yaşam sevinci oluşturması. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisi eleştiri dalını seçmiş olmasına karşın, bu kitaptaki denemeleriyle onun aslında ne denli iyi bir yazar olduğunu fark ediyoruz. Eleştirilerine devam ederken yazmaya da vakit ayırırsa, bu yeteneğini biz okurlara sunarsa, hem edebiyat dünyamız kazanır, hem de biz okurlar güzel bir Türkçe, güzel bir anlatım ve en önemlisi güzel bir beynin ürünü ile ödüllendiriliriz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-7242660784275204218?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/7242660784275204218/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/dipnot-kitap-kulubu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/7242660784275204218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/7242660784275204218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/dipnot-kitap-kulubu.html' title='DİPNOT KİTAP KULÜBÜ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SjONBTJxX1I/AAAAAAAAAGs/kYUkRlOFqLY/s72-c/yazarlara+ve+yap%C3%BDtlara+y%C3%B6nelik+okumalar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-8763759399130194865</id><published>2009-06-11T11:51:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.357-07:00</updated><title type='text'>BU ÖYKÜLER İZMİRLİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SjFTI8-cfWI/AAAAAAAAAGc/fNuebcnRyNI/s1600-h/%C4%B0zmirli+%C3%96yk%C3%BCler+1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 80px; height: 116px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SjFTI8-cfWI/AAAAAAAAAGc/fNuebcnRyNI/s320/%C4%B0zmirli+%C3%96yk%C3%BCler+1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346145645937589602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’da bulunan hemen hemen her kent, tarihin binlerce yıllık tortularından oluşmuş tepeler taşır toprağında. Bilinen en eski ismi Tişmurna olan İzmir de binlerce yıldan beri Ege Denizi’nden esen imbat rüzgârının taşıdığı kumları biriktiriyor bağrında. Hititler Çağı’ndaki adı Tişmurna olan, Yunanlıların buraya karşı kıyıdan gelmesinden sonra ise Smyrna adını alan İzmir, sırf Antik Çağ’da değil sonrasında da önemli bir kent oldu. Bu önemiyle uyumlu olarak aralarında roman, şiir ve hikâyelerin de yer aldığı türlü çeşit sanat eserine konu oldu.&lt;br /&gt;Ünlü yazarların İzmir hakkındaki öykülerinden oluşan ve Şenocak Yayınları tarafından yayımlanan İzmirli Öyküler adlı kitap da bu eserlerden biri.&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci ve Ferda İzbudak Akıncı tarafından hazırlanan kitapta, ülkenin en tanınmış yazarları tarafından yazılmış, içinde İzmir olan birbirinden güzel öyküler var. Bu öykülerde aşk, ihanet, cesaret, ayrılık, mizah, özlem gibi duygular okuyucuyu bekliyor onları kelimelerin gücüyle sarıp sarmalamak için. Kitabın sayfaları arasında yeni kıtalar keşfetmek için yola çıkan bir kâşif gibi dolaşan okuyucu, İzmir’i edebî bir rüzgârın eşliğinde gezecek ve kitaptaki kahramanlarla birlikte duygulanacak, üzülecek, âşık olacak, gülecek, eğlenecek. Bunun yanında İzmir’i yakından tanıma olanağına kavuşacak. Kimi zaman Kordon boyunda, Konak Meydanı’nda, Kemeraltı’nın dar sokaklarında dolaşacak, kimi zaman da Karşıyaka’nın mor salkımlı bahçelerinde çay içecek.&lt;br /&gt;Kitapta öyküleri bulunan yazarlar ise şunlar: Ahmet Büke, Ahmet Önel, Ayşe Kilimci, Canan Tan, Ferda İzbudak Akıncı, Feyza Hepçilingirler, Gülseren Engin, Handan Gökçek, Hasan Özkılıç, Hülya Soyşekerci, İnci Aral, Lütfiye Aydın, Mehmet Atilla, Muzaffer İzgü, Osman Şahin, Raşel Rakella Asal, Sadık Yemni, Sadık Aslankara, Şükran Yücel ve Vicdan Efe.&lt;br /&gt;Kitapta öyküsü bulunan her yazar kendi deneyimi, yaratıcılığı ve bakış açısı ile İzmir’i farklı açılardan görmeye çalışmış. Öyküsüne konuk ettiği kahramanların aracılığıyla okurlarını bu güzel kentte gezintiye çıkarmış. Birbirinden güzel 20 öykünün bulunduğu kitap, bir kenti edebiyat yoluyla tanımak isteyenler için biçilmiş kaftan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir için yazılan hikâyelerden oluşan  İzmirli Öyküler Şenocak Yayınları tarafından yayımlandı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TARAF Kültür Sanat Eki, 31.05.2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-8763759399130194865?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/8763759399130194865/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/bu-oykuler-izmirli.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8763759399130194865'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8763759399130194865'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/bu-oykuler-izmirli.html' title='BU ÖYKÜLER İZMİRLİ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SjFTI8-cfWI/AAAAAAAAAGc/fNuebcnRyNI/s72-c/%C4%B0zmirli+%C3%96yk%C3%BCler+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3920030928788198046</id><published>2009-06-03T06:32:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.368-07:00</updated><title type='text'>YAZAR KEVSER RUHİ'NİN BASIN AÇIKLAMASI</title><content type='html'>BASINA VE KAMUOYUNA DUYURU &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Mayıs 2009 günü Birgün gazetesinde yayımlanan Reha Mağden Öykü yarışması sonuçlarına göre “Saçları Deli Çoruh” isimli dosyamın birinci seçildiğini öğrendim. Yarışma koşullarının belirtildiği duyuruda katılımcıların daha önce kitap halinde yayımlanmamış öykü dosyalarının (bir kopya) en geç 15 Ocak 2009’a kadar göndermeleri gerektiği belirtiliyor; sonuçların 12 Nisan 2009 tarihinde Birgün gazetesinde ilan edileceği ve ödül töreninin 25 Temmuz 2009 günü Burgazada’da yapılacağı yazıyordu. Ayrıca Seçici Kurulun Doğan Hızlan, Latife Tekin, Güldal Kızıldemir, Ayfer Tunç, Cemil Kavukçu ve Ahmet Tulgar’dan oluştuğu belirtilmekteydi. Ancak sonuçların duyurulmasının ardından seçici kurulda yer aldığı ilan edilen üyelerden dördüne yarışmaya katılan dosyaların gönderilmediğini ve yarışmaya gönderilen dosyaların kim ya da kimler tarafından değerlendirildiği konusunda soru işaretleri doğduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum seçici kurul olarak ilan edilen isimler kadar beni de rahatsız etmiştir. Bugüne kadar Reha Mağden yarışmasında değerlendirme yapan kişi ve/veya kişilerin sessizlik içinde olmaları ve hiçbir açıklama yapmamaları üzerine bu yarışmada dosyamın değer görüldüğü birincilik ödülünü, edebiyata gölge düşürmemek adına, kişisel olarak da öykülerim ve ismim üzerinde herhangi bir şüpheye tahammülüm olmadığından geri çeviriyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02 Haziran 2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kevser RUHİ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3920030928788198046?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3920030928788198046/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/yazar-kevser-ruhi-basin-aciklamasi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3920030928788198046'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3920030928788198046'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/06/yazar-kevser-ruhi-basin-aciklamasi.html' title='YAZAR KEVSER RUHİ&amp;#39;NİN BASIN AÇIKLAMASI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-4811746409400551157</id><published>2009-05-25T16:47:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.385-07:00</updated><title type='text'>AZİME AKBAŞ YAZICI’NIN TÜKENMEYEN RENK VE İMGELER DÜNYASI</title><content type='html'>(NefesTen, Azime Akbaş Yazıcı&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;, Nisan 2009, 136 sayfa)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat, evrene yepyeni biçimler kazandıran olağanüstü bir çaba… Sanatta farklı bakış açıları, sıra dışı anlatım biçimleri ve yepyeni teknikler denendikçe, sanat denen bu güzellikler bütünlüğü, sonsuzluğa açılan bir pencereden bakmak gibi gelir insana… Sanatın sınırsız ve tamamlanmayan bir kavram olduğunu; sanatın bir dalında yoğun emek veren bir sanatçının,  başka dallarında da yepyeni güzellikler yaratabileceğini düşünürüm. Çünkü sanatçı, sıradan insandan epeyce farklı olan algılarıyla, farklı görme biçimleriyle, kullandığı malzeme ne olursa olsun; onu yaratıcı enerjisi ile yeniden şekillendirir, yepyeni dönüştürümlere uğratır. Bazen renklerle, figürlerle, şekillerle bize görselliğin içinde yepyeni imgeler sunar sanatçı; bazen de sözcüklerin büyülü imge dünyasına açılıp, oradan yepyeni sanat yaratımları çıkarır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, resim sanatıyla edebiyat sanatının buluşması heyecan verici örnekler oluşturuyor. Ressam Azime Akbaş Yazıcı’nın resimlerinde renklerin ışıltısında, figürlerin hareketliliğinde şiir dizeleri de duyumsanıyor. Resimlerin içindeki bu şiiri Nefes’ten’deki şiirsel yazılarına aktarıyor sanatçı. Böylelikle, renkler dünyasındaki imgelerini yazın sanatının imgeleriyle buluşturuyor. Azime Akbaş Yazıcı’nın yüreğindeki imge esintilerinin yazılarına da yansıdığına; sanatçının, içinden şiirin, anıların, yaşanmışlıkların geçtiği metinler kaleme almış olduğuna tanık oluyoruz. Sanatın büyüsünün, kitabındaki yazıları da şekillendirmiş olduğunu görüyoruz. Görsellik, bu yazınsal metinlerin odağında yer alan başat kavram olarak dikkati çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azime Akbaş Yazıcı’nın metinleri deneysel sanat ürünleri olarak ön plana çıkıyor. Günümüzün edebiyat anlayışı da deneyselliğin üzerinde akıp gidiyor. Modernizmden postmodernliğe evrilen yazınsallıklar, herhangi bir türün içinde tutsak kalmadan dile geliyor. Azime Akbaş Yazıcı’nın metinleri de deneysel/yazınsal birer çalışma… Önceden belirlenmiş ve sınırlandırılmış bir kavram ya da tanımın dar kapsamına sığmayan yazılar. Hem şiir hem düzyazı şiir ya da şiirsel metin… Eskilerin “mensur şiir” dedikleri tarza oldukça yakın duran metinler… Bazen yaşamdan, yaşanmışlıklardan ve anılardan besleniyor bu yaratıcı metinler, bazen de sanatın en derin, en soyut, en karmaşık imgelerinden… Yazar, sevgi dolu bir tutumla, yalın bir dili bu imgelerin çevresinde koza gibi örüyor ve sözcük kelebeklerini anlam okyanuslarına açıyor… &lt;br /&gt;Azime Akbaş Yazıcı, bence her şeyden önce şiiri gözetiyor; şiir, onun evrenini oluşturan ana kaynak. İmgelerini şiir dünyasından alıyor, onları düzyazının olanakları içinde değerlendiriyor. Bazen bir anıyla -mesela, Nezihe Meriç’le, Pippa Bacca ile- buluşuyor bu imgeler; bazen bir çocuğun gülümsemesinde, bazen de bir “ay kedisi”nin gözlerinde uçuşuyor… “ay saklarsa yüzünü/masalsız ölür çocuklar” dizesinde, çocukların masal ve düşlerinin ay’ın solgun yüzündeki görünümlerini dile getiriyor. Ay’dır her gece çocukları düşler ve masallar diyarına götüren gizemli varlık. Karanlığın çöktüğü geceler, çocukların masalsız öldüğü zamanlardır; yıkıp yok eden bir depremin koynuna yuvarlanıp masalsız ölüşü, masalsız kalışıdır çocukların…&lt;br /&gt;Yeryüzündeki her şey çocuklar içindir aslında; çünkü onlar dünyanın umududur. Azime Akbaş Yazıcı, kitabında çevre felaketlerine dikkat çekmek ve çocuklara daha güzel bir dünya bırakabilme konusundaki duyarlılıklara okuru yoğunlaştırmak amacıyla, bölüm başlarındaki üst metinlerde çevre duyarlılıklarını işliyor. Bu metin adacıklarının etrafında, çocuk düşlemleriyle dolu öteki tüm şiirsel metinlerini toplayarak, onları birer sevgi yumağı halinde örüyor. Kitabın iç kurgusunun, kendinden önceki formları aşan sıra dışı niteliği, tam da bu noktada doruğa ulaşıyor.&lt;br /&gt;Ruh ve beden; yaşam ve insan diyalektiği üzerine kurulmuş bir anlatı NefesTen. Çocuk gözlerinden hüzünlerin geçtiği şiirler, şiirsel metinler yer alıyor bu kitapta. Ölümün bir martı kanadında gelip denizlerin derinliğine götürdüğü çocukların öykülerini içimizde duyumsuyoruz. Mavi balonunu kaybetmiş, ağlayan çocuk düşleri, yaşantılarımıza karışıyor. Solgun ay, bir kedinin gözlerinde inanılmaz anlam derinliklerine kavuşuyor:  &lt;br /&gt; “Sus olur kedilerim. Ay kedisi gecelerimden bir değil, yüz değil, bin bir yıldız düşer parmak uçlarıma. Ödü kopar sessiz çizgilerimin.”&lt;br /&gt;“Kan kırmızı giysileri içinde yeşile serecektir kendini. Deli dualarında belki son uykusuna vuracaktır incecik gövdesini. Kulağında kedi sesleri, Akdeniz’in Ege’yi öptüğü deniz fenerinin gölgesinde serilecektir tarih dokumuş taşlara.”&lt;br /&gt;“Ve elbet ay gülümser kedilere bir yerde. Tırnaksız.”&lt;br /&gt;“Gelincik yaylım ateşine girmişken çetin topraklarda, filizlenir kedinin derin yeşil gözleri. Örtülür karanlık. Hepsinden güzel sözcükler dökülür sürgün çiçeklerin. Kimsesiz kediler kırıldı kırılacak tırnaklarının kan acısında ay kedisi olmayı düşler.”&lt;br /&gt;“Aydan düşmeyi doludizgin… Gelincik kızın saçlarındaki her gemi bir balık.” &lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, bu metinlerde Picasso ve Dali tarzı bir sanatsal parçalama/soyutlama ya da gerçeğin soyutlanarak ve arındırılarak anlatımı söz konusu. Gerçeküstücü ya da dışavurumcu bir ressamın şiir yolculuğu gibi… Gölgeler, ışıklar, rüyalar ve renklerin dansı… İncelmiş soyutlanmış ve arınmış bir dilin ve farklı görme biçimlerinin metne yansımaları… Sanatların kaynaştığı büyülü imgelerle dolu bir yolculuğa çıkmak gibi, Azime Akbaş Yazıcı’nın şiirsel metinleri… &lt;br /&gt;Sanatçı, resim ve şiir dünyasından taşıdığı yoğun imgelerle, ışık, gölge ve renklerle dolu edebiyat yolculuğunda, bundan sonra da yepyeni yaratımlara açılacağının müjdesini veriyor NefesTen’de... &lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;RADİKAL Kitap Eki,22.05.2009&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-4811746409400551157?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/4811746409400551157/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/05/azime-akbas-yazicinin-tukenmeyen-renk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4811746409400551157'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4811746409400551157'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/05/azime-akbas-yazicinin-tukenmeyen-renk.html' title='AZİME AKBAŞ YAZICI’NIN TÜKENMEYEN RENK VE İMGELER DÜNYASI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-224115561728892652</id><published>2009-05-07T14:43:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.421-07:00</updated><title type='text'>İSMAİL MERT BAŞAT İLE “BUYRUK ve İTAAT” ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SgNaL1wZV4I/AAAAAAAAAGU/4HJ2zgojL4E/s1600-h/004-ismail%2520mert%2520ba%25C5%259Fat%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333205543191926658" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 309px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SgNaL1wZV4I/AAAAAAAAAGU/4HJ2zgojL4E/s320/004-ismail%2520mert%2520ba%25C5%259Fat%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SgNYrLSDODI/AAAAAAAAAGM/8Au72LggSLo/s1600-h/1416%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333203882522916914" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 209px; CURSOR: hand; HEIGHT: 303px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SgNYrLSDODI/AAAAAAAAAGM/8Au72LggSLo/s320/1416%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Söyleşi: Hülya Soyşekerci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Sayın İsmail Mert Başat, yeni bir deneme kitabınız “Buyruk ve İtaat” Aralık 2006’da Everest Yayınları arasında yayımlandı. Sistemi böylesine derinlikli ve irdeleyici yaklaşımlarla inceleyen yerli kitapların giderek azaldığını gözlemlediğimiz günümüz ortamında, kitabınızın ülkemizin düşünce ve sanat yaşamına hayli zenginlikler kazandıracağından, katkılarda bulunacağından kuşkum yok. Kitabı baştan sona okuyup değerlendirdiğimde kuramsal bir çerçevede yazılarınızın birtakım bölümlere ayrıldığını, kitabın adını taşıyan “Buyruk ve İtaat” başlığı altındaki birinci bölümde iktidar kavramını sorguladığınızı; günümüzün kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin yaşamı, toplumsallığı nasıl etkilediğini; bunun sivil toplum örgütlerindeki yansımalarını; ideoloji prizmasında “ben” ve “öteki”yi nasıl şekillendirdiğini; sanat-iktidar ve demokrasi üçgenini; spesifik olarak da Ortadoğu’daki kültürel kozmogonin, mitosların binlerce yıldan bu yana toplumsal bilinçaltına işlediği “buyruk” ve “itaat” kavramlarını sorguluyor ve irdeliyorsunuz. Bütün bu ana başlıklar bağlamında kitabınızın birinci bölümüyle ilgili, genel olarak neler söylemek ve neleri açılımlamak istersiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;      Birinci bölümün hareket noktası şu: Ne tarihin sonu gelmiştir, ne medeniyetler çatışmasıdır söz konusu olan; ne de küreselleşme denilen şey, emperyalist dönemin sona erdiğinin ifadesidir. Bu noktadan çıkarak, maddeler halinde kısaca söylemeye çalışayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Emperyalizm, aynen faşizm gibi, kapitalizmin çekirdeğinde vardır. Ekonomist gözü ile bakıldığında, kapitalist sistemin yayılmacı çizgisinin de, faşizmin ambardan çıkartılıverdiği yönetilemezlik krizlerinin de, ilk baştan beri onun yapısal özelliklerinden kaynaklandığını görmek kolaydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Günümüzde kapitalin global yayılımı ve sermaye alışkanlığındaki siber hız, spekülatif sermayenin sınai sermayenin de önüne geçmesi ile karakterizedir. Bu ise, küresel iktidarın talebidir ve aynı zamanda küresel bir iktidarın kurucu ögesidir. Kapsamı ve niteliği açılarından ise bu iktidar yapılanmasının, klasik iktidar yapılanması ile yetinebilmesi mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) Bu yeni yönetsel yapılanma ise, ülkelerin ve toplumların kapital odaklarının isterleri dizilimindeki yönetiminde o klasik, hiyerarşik yönetim modeli yerine, içinden dönüştürme ve yönlendirmeyi öndeleyen ve bu amaçla yaratılan yönetişim ağları üzerinden akan bir yönetim biçimini açığa çıkartmıştır. Dünya Ekonomik Forumu, Dünya Bankası gibi bir dizi “ulus – üstü” yapılarda oluşturulan kararlar ve biçimlenen normatif düzenlemeler, bütün ülkeler için geçerli kılınan standartlar halindedir ve toplumsal yapıların bunlara uyumunda yasama ve yürütme erklerine, otonomileri sağlanan çok sayıdaki “denetleme – düzenleme” kurullarına, yerel yönetimlere ve STÖ’ lere roller biçilmiştir. STÖ’ ler konusunun duyarlı bir konu olduğunu biliyorum; ama onları kullanma girişimlerini ve biçimini sergilemek de, kaçınılmazlık taşıyor. Aynı koşutta, toplumsalın dönüştürülmesi, diyolojik demokrasi, toplumsal uzlaşma, risk toplumu gibi kavramlaştırmaların gölgelemesinde yürütülen uygulamaların dinamiklerini de göstermeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d) Bu tablonun bütünlüğü içinde görülmesini sağlayacak bir başka parça, faşizm konusudur. Kapitalist / liberal söylem herkese, faşizmin bir yol kazası olduğunu ve artık tarihin çöplüğünde bulunduğu hikâyesini anlatır. Oysa faşizmi şiddet ve vahşet uygulamalarına ve eski görünümüne benzer biçimselliklere indirgemek, liberal söylemle birleştiğinde gözleri vahim bir yanılsama ile örtebilmektedir. Faşizm kılık değiştirmiştir; çünkü üretici güçlerin baskılandığı coğrafya küresel niteliğe taşınmıştır; çünkü politikanın bir aracı olan şiddet artık (açık ve örtük görünümleri ile) politikanın kendisi haline gelmiştir. Bu nedenle, “süreğen faşizm” konusunu gündeme getirmeye çalıştım. Bunun bir yansıması ise hemen bütün ülkelerde, klasik devlet yapısında ayrı işlevleri olan polis ve asker güçlerinin başkaca ögelerle birlikte özel sektörün de yer aldığı yepyeni bir alaşımın içinde kaynaştırılmaya başlanılmasıdır. Bu, benim söyleyişim ile, “polimilitar” güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e) Bu tablonun tamamlayıcı yap-boz parçalarından olarak kültür-sanat boyutunun önemini ise toplumsal ve zihinsel planlarda işaretlemeyi denedim. Bu konu, küresel iktidar girişimlerinin sessiz ve derinden işletilen bir boyutu olduğu kadar, direnme kültürünün de vazgeçilmez uzamıdır. Son olarak, kitabın ilk bölümünün aynı zamanda, kitabın sonraki bölümlerinde sanat ve edebiyat alanındaki kimi metinlerin anlaşılırlığını artıracağını ve farklı alanlarda olan-biten şeylerin aslında iç-içelik taşıdığını gösterebileceğini düşündüğümü ekleyebilirim. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Son zamanlarda sık tartışılan ve güncel söylemde de yer bulan “ben” ve “öteki” kavramlarıyla ilgili olarak, birinci bölümde şunları dile getiriyorsunuz: “Sahtekarlık inceldikçe iktidar dili, kendi ‘ben’i için değerler matrisi kurmakla yetinmez ve evrensel insanlık değerlerinin talan edip içlerini boşaltarak, o ‘kutsanmış’ kavramların içinden konuşmaya koyulur; bir dizi de ‘öteki’ yaratarak, günü geldiğinde kullanılmak üzere stoklar. Özgürlük, ‘öteki’ni tepelemek ve yağmalamak özgürlüğüdür; kardeşlik emperyal güçlerin ortak çıkar ekseninde , geri kalanlara karşı kurduğu dayanışmadır; eşitlik, muktedirliklerini sürdürebilenler arasındaki tikel oydaşmalardır; serbest rekabet, ötekini sömürebilmenin, zihinlerin ve bedenlerine el koyabilmenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır;… bu liste uzar gider.” (s. 96) diyorsunuz. Bu cümlelerinizi açılımladığınızda okur algılama ve yorumuna yönelik olarak ne gibi somutlaştırmalar ya da örneklendirmelerde bulunabilirsiniz? İçinde yaşadığımız hayat, bu cümle üzerinden ne şekilde yorumlanabilir? Bize dayatılmış olan bir hayatı mı yaşamaktayız?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Adalet, eşitlik, demokrasi, dayanışma, özgürlük gibi kavramlar Aydınlanma süreçlerinin ürünleridir ama, Burjuva Devriminin başlarında liberalizmin toplumsal alana sunduğu kendi değerler matrisinin de temel elemanları olmuştur. Ne var ki, egemenliğini kuran kapitalizmin uygulamaları bu değerlerin tam karşıtına dönüştüğünde de kapitalizm, bu değer ve kavramları kanlı ellerini gizleyen birer kadife eldiven gibi kullanmayı sürdürmüştür. Bu nedenle kapitalizmin dünya halklarına karşı kullandığı sözcük, kapsamlı bir yalan sözlükçesi’nden ibarettir. Yakın bir örnek olarak “Biz Irak’a özgürlük götürüyoruz”, diyen Bush ve “Yağmalama özgürlüğünün göstergesidir”, diyen Rumsfield müstehcenlik dozu yüksek de olsa, bu sözlüğün içinden konuşmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tirana çalışan küresel bir medya ağının yağdırdığı kontrollu ve kirletilmiş bilgi ile; tüketim toplumu değerlerinin sevgi – dayanışma – üretim – coşku ve direnme temelindeki değerler tablosunu baş aşağı edişini eklersek bu çoklu bombardımanın altında insanların algı prizmalarının deforme edilişini kavramak zor değildir. Kaldı ki, borsalardaki manipülasyonlarla birkaç günde ceplerimizden milyarlarca doların uçuvermesi, ya da eskiden askeri işgal yolu ile el konulan üretim tesislerine özelleştirme adı altında el değiştirtilivermesi gibi işler doğallaştırılıp – sıradanlaştırıldığından, üstelik bu tür haramilikler halka, yoksulluk ve çaresizlikten kurtulmalarının çareleri olarak sunulduğundan, eskiden olduğu gibi alaşağı etmeyi deneyeceğimiz somut, görünür hedefler de puslandırılmış ve algı aralığımızın dışına taşınmıştır. Emek ve değerlere el koyucu haramiliğin en sivri örnekleri, ya da vahşetin en sunturlusu bile yalnızca bir – iki dakikalığına “umurumuzda” olabiliyorsa, “Ne yapılabilir ki?”, ile gelişen aldırmazlık en kalın çizgi olmuşsa, kazanılmış cümle değer ve haklarımızın, emeğimizin karşılığının, çocuklarımızın geleceklerinin, hem de düşünce kimyamızın kapılarını, teslimiyete açmışız demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunuzun sonuncu bölümüne gelince: Elbette dayatılmış ve seçeneksizliğine inandırılmış bir hayatı yaşamaktayız; ama bu dayatma şimdi baskılama ve şiddetin yanısıra, toplumların ve zihinselliklerin içinden dönüştürülmesi yoluyla da zenginleştirilmiştir. Baskı ve şiddete karşı koyup – baş etmenin yolları her zaman bulunmuştur; ama dünya halkları, içinden dönüştürücü mekanizmalara karşı henüz yeterli deneyime ve birikime erişememiştir. Bu, geleceğe dönük bir karamsarlık değil, yalnızca durum saptamasıdır; dünya halkları olarak eylemli bir umudu diri tutmak zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kitabın birinci bölümü içindeki Sanat, İktidar ve Demokrasi adlı kısımda Eski Yunan sitelerinde ‘demos’un halk; ‘kratos’un iktidar anlamına geldiğini belirtiyor ve Atina demokrasisi ile, çağdaş demokrasinin kurumsallaşması arasında yaklaşık iki bin yıllık bir boşluğun bulunmasının dikkat çekici olduğunu dile getiriyorsunuz. Bu noktadan hareket ederek, demokrasi kavramının sorunlu bir kavram olduğuna işaret ediyorsunuz. s.101’de şöyle devam ederek: “Bence bunda garipsenecek bir şey yok; çünkü demokrasi, bu sözcüğün iki bileşeni olan ‘demos’ ve ‘kratos’, yani halk ve iktidar arasındaki gerilimli alanda yer almaktadır. Salıncak kendiliğinden sallanmamakta, tragedyayı güç ilişkileri yazmaktadır. Servet ve kılıçta biriken güç, halkın altından kratos’u söker alır. Her ne kadar demokrasi kavramına dair algı, halk vurgusu üzerinden inşa edilmiş ve bu nedenle iktidar ve güç ilişkilerini örten bir niteliğe sürüklenmiş ise de hayat, iktidar vurgusu üzerinde akmaktadır. Başka bir söyleyişle demokrasi, gerek bir toplumdaki, gerekse dünyadaki güç ilişkileri sarmalına sonuna kadar gömülü bir kavramdır.” diyorsunuz. Demokrasi kavramının sorgulanmasını içeren bu görüşlerinizi biraz daha açıklayabilir misiniz? Özelikle günümüz demokrasileri bağlamında? Bir yanılsama mı içeriyor demokrasi adıyla yaşanlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Demokrasi bir doktrin, ideoloji ya da bir amaç değildir. İç içe geçmiş süreçlerdeki kazanımlarla gelişen demokrasi, bir toplumun bileşke olarak kolektif iradesinin ifadesidir. Dolayısı ile demokrasi bir yönetim’ in adı değil, yönetimlerin bir toplumun öz - çıkarlar ile belirlenip – sınırlanan ve o öz – çıkarlar ile koşutluk halindeki hareket uzamının adıdır.&lt;br /&gt;Gelinen yerde ise dünya ülkelerindeki yasama ve yürütme erkleri toplumun yönetimini bu kolektif irade koşutunda değil, gerçek güç odaklarının iradeleri ile özdeşleşerek yürütmektedirler. Bugün hemen tüm dünyada demokrasinin varlığı biçimsel ritüellere ve kavramın kendisi de kitlelere uzatılmış bir yalancı memeye indirgenmiştir. Başka bir söyleyiş ile demokrasi, egemen ideolojinin doktrine ettiği bir yönetim biçimi’ ne, toplumun kapitalin gereksinimleri adına işletilmesinin ince tekniklerine dönüştürülmüştür. Kapital odaklaşmaların mutfaklarında formüle edilen kararlar ve oluşturulan normlar dünyanın tüm ülkelerine yönetişim ağları üzerinden akıtılmakta ve hükümetler de bunun taşeronluğunu yapmaktadırlar. O ünlü “General Motors için iyi olan, Amerika için iyidir” sözü, “tüm ülkeler için iyidir” e taşırılmıştır. Kendi metaforlarını kullanırsak, kapitalin efendileri uzaktan dümeni tutmakta, dünya halkları ise kürekleri çekmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demokrasi”, bugün kapitalin yalan sözlükçesinin en temel, en çok kullanılan maddelerindendir. Bu çerçevede, sorunuzun son bölümüne çok açık bir yanıt verebilirim: Evet, günümüz demokrasileri bağlamında yaşananlar, demokrasinin barındırdığı değerler karşısında, onun ancak parodisini oluşturabilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gerçeklerin kazanımı için, verili, belletilmiş ve görünür olan ile yeni uzlaşma yolları açmayı reddederek yola çıkan sanat’ın nesneler ile doğrudan değil, dolayımlamalar yoluyla yoğun ilişkiler kurarak yeni görme ve algılama prizmaları yarattığını ve bunların içinden akarak gerçekleri yeniden kurduğunu ifade ediyorsunuz. “Sanatın zihinselliğimizi özgürleştirici ve zenginleştirici etkinliği, çevrimlemeler yoluyla demokrasiyi de besler. Demos’un kendisinden kopartılan kratos’u yeniden kendinde kılmaya kışkırtır.” (s.110) diyorsunuz. Bunlar bence çok önemli saptamalar. Demokrasi ile sanat’ın yol arkadaşlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanat-demokrasi diyalektiği, direnme kültürü ve sanat hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Sanat ve demokrasi aynı alt-yapı üzerinde devinirler ama, kendi aralarında bire bir çevrimlemelerden söz edemeyiz; kendi diyalektik dolayımlamalarını başkaca ara katlar ile kurarlar. Ama bu iki farklı yapı, yine de aynı ortak paydada buluşur; her ikisinin de içsel erekleri benzeşir. İnsanları daha güzele, daha iyiye, üretken bir kardeşlik temelinde daha aşkın değerlere ve dingin bir yaşama taşımak amacındaki koşutluklar, sanatı ve demokrasiyi dayanışmacı birer dost kılar. Bu dostluğun akışkanları ise anlaşılacağı üzere, kültür ve iktidar olguları üzerindendir. Kısaca anlatırsam, demokrasi temellenip kurumsallaştıkça sanatçının üzerindeki kısıtlar, yok etmeye kadar uzanan her türden baskılar azalır ve daha özgür bir yaratım ortamı ışır. Demokrasi geriletilip – çökertildiğinde ise bu kez sanat kendisini bir ateş topuna dönüştürür; insana arka çıkan demokrasinin kapaklanan bayrağını devralıp büsbütün dikleştirir; tümceyi Marcuse’dan esinlenerek kurarsak, düzenin hem maddi, hem de toplumun düzene raptedilmeye çalışan algısal temellerine uzatılmış dinamittir artık o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, günümüzde demokrasinin kazanılmış ve içselleştirilmiş bir değerler sistemi olmaktan çıkartılarak toplum katlarını egemen erk omurgasında buluşturmanın araçlarından birisi kılınmaya çalışılması, uzlaşma ve uyumlandırma mekanizması olarak işlevsellik yüklenmesi, yapısal bir deformasyonu gösterir. Diğer yandan bağımsız sanat alanının kültür endüstrisi tarafından istilaya uğratılması ve bu alanın çok önemli bölümünün kültür endüstrisinin dişlileri arasından yolalabilir duruma girmesi de, sanatın zihinsel ve eylemsel özgürleşmemizi ateşleyen ve besleyen olanaklarının hadımlaştırılması demektir. Sanat çıplak (ve üstelik çıtası düşük) bir beğeni ve tüketim metaına geriletilmektedir. Bu nedenle bugün açık şiddetten çok, içeriden manipülatif yollarla gerilip – eğdirilerek başka akslardan akmaya zorlanan demokrasi ve sanat olgularının yoldaşlık gereksinimlerinin yükselişinden sözedebiliriz. Bu yoldaşlık, ancak bir direnme kültürünün yaygın damarlaşmaları üzerinden kurulabilir; birbirlerini verimli, diyalektik bir beslenmeye taşıyabilir. Ama söylenilmelidir ki, yalnızca demokrasinin söylemsel havariliğinde tutuklu, ya da “tarafsızlık” yalanını sanata kuşandırarak ve yaşamın yerine sanatın içrekliğinde yer tutarak, bu konuda anlamlı hiçbir şey yapılamaz. Direnme kültürü hayatın her alanında ve gerekli her anında, emek verilmiş, dayanışan ve politik bilinci içinde taşıyan düşünsel ve eylemsel tümlükteki itirazlarımızla, ilmek ilmek örgülenebilir. Bunun aksi, sessizce otomatlaştırılmakta bulunuşumuzun içselleştirilmiş teyidi demektir. “Bu da bir seçenektir”, deniliyorsa, ben bu seçenekte yokum. Çünkü otomatların demokrasiye de sanata da gereksinimleri bulunmayacağım biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;‘Mitoloji evreninin ta başından beri iktidarların politize edici ve itaat üretici manipülasyonlarına maruz kalması’ olgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İktidar kavramının özellikle Orta Doğu ve eski Yunan mitoslarından gelen boyutunu nasıl ilişkilendirmek mümkündür sizce? Mistisizm Orta Doğu kültürlerinde ve yaşama biçimlerinde direnmeci ruh yerine, uyum ve itaat mı üretmiştir yüzyıllar boyunca; ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Mit, gizemin, anlamlandırılamayanın ve baş edilemeyenin, yani ürkü – korku nesnesinin evcilleştirilmesi girişimidir. Bir toplumsallaştırma aracıdır. Bilinmezlikler dünyasından çekilip – alınarak yaşanılan toplumsal dünyaya dahil ediliş, simgeleştirmeler yolu ile gerçekleşir. Ama simge, atfedilen ve dondurulan bir anlamın taşıyıcısı olduğundan, olduğu gibi kabul edilendir; yani dokunulmayandır. Bu nedenle bir paranın iki yüzü gibi bu evcilleştirmenin arka yüzü de, “dokunulmazlık”tır: evcilleştirilen, kutsallık halesi ile salınır. Tarihte iktidarlar, bu kutsal dokunulmazlıktan yararlanmak için mitos tanrılarından rol çalmaya koyulmuşlardır. Böylece mitlerden, tanrısal/göksel iktidarın kral ile paylaşılmaya başladığını görürüz. Sonuçta kralın gücü toplumdan önce, tanrılardan gelmiş olur: Mutlaktır ve sorgulanamaz, yalnızca kabul edilir. Gılgamış Destanı’nda kral Gılgamış’ın yalnızca üçte biri insan, üçte ikisi ise tanrı halinde gelişi, geniş kitlelerin zihinselliğindeki semavi iktidar ile kralın iktidarının paylaşılıp – birbirine geçiştiğini göstermektedir. Sonrasında ise bütün sultanlar, krallar ve imparatorlar ya tanrının eli, ya da tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak sahne alacaklardır. Bu nedenle iktidarın ve onun buyrultularının kutsanmışlığı teolojik bir bilgiye dönüştürülerek toplumsalın zihnine kazınmıştır. Bu zihinsellikte yeşeren itaat, buyrultunun kendisinden önce mevcuttur, ona önceldir. Açıktır ki bir iktidarın en sağlam ayağı, iktidarın tüm diğer dayanaklarından önce, zihinsellikle kökleşebilen ayağıdır. Ve bugün de, toplumsal bellek üzerinden bu izler sürülmektedir. Tüketim toplumunun, kültür endüstrisinin, eğlence sektörünün medya bombardımanı eşliğinde ürettiği yeni zaman mitleri ise, algı, yorumsallık ve tepkileri tek – tipleştirilmiş bir küresel zihin kuruculuğuna soyunmuş gözükmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu – Batı farklılaşmasına gelince, Aydınlanma, zihinsel kabuklaşmaların bin zahmetle kırılışının da hikâyesidir aynı zamanda. Doğu düşüncesi ise (kuşkusuz kimi ayrıksılıklar barındırsa da) genel anlamda, değişimin varoluşun temeli olmasına ve gerçeklerin göreceliliğine karşı, mutlaklığın ve değişmezliğin taş duvarları arasında sıkışıp – kalmıştır. Başka bir söyleyiş ile, bu sıkışmadaki bakış ve algı biçiminin kurucu ögeleri tek’çilik ve mutlak’ çılıktır. Bu kurucu ögeler ise zihinselde teyit ve itaatin dışında akış kanalı bırakmaz. Tek kaçış yolu sufiliğin ve tasavvufun içe yolculuklarıdır ki, bu yolculuğun zihinsel bir zenginleşme ve doyum aracı olması, yolculuğu mutlak olana dokunmak ve onda yokolmak amacının kurduğu gerçeğini değiştirmez. Erişebileceği tek menzil, bireysel kurtuluştur. Yapısındaki naiflik, toplumsal kurtuluşun sıkletini istese de taşıyamaz. Toplumsala yayılan derunilik ve sevgi bağlamı ise, zemindeki itaati okşayarak sabrı beslemekle yetinebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu’da, sanat ve edebiyatın sosyo ekonomik yapıların yanı sıra bu kültürel kozmogoniden, bu ortak bilinç altındaki izleklerden etkileniş ölçüsünü azımsamamak gerekir. Çünkü başkaldıran bir düşünce, yazınsal formlar içinde kendisine yer açtığı zaman bile bu toplumsal zihinsellik içinde, reel yaşama dönüştürücülük getirmek üzere sızabileceği kapıları bulamaz. Öfke ve başkaldırıyı örgütleyemeden şiir, öykü ve masalların motiflemeleri halinde salınır; sonunda zihinde belirebilecek başkaldırı arzusunu yine zihinselde yanıtlayabilen bir tatmine uzanıp – tersine çalışarak, yatıştırıcılık kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu nedenlerledir ki bugün “Irak Direnişi”nden değil, birbirlerine karşı kışkırtılan toplumsal yapıların kardeş kavgasından söz edebiliyoruz. Bu kışkırtma dinsel referanslı ve aynı zamanda aşiretsel–cemaatsel mikro–iktidar odaklarının çıkarlarına da yaslı bulunduğundan, sürgitliği iyi hesaplanmış ve dengede tutulabilen bir politikanın ürünüdür. Kardeş kavgasındaki denge bozulur gibi olduğunda ise yukarıdan bırakılan bombalar, bozulan dengeyi yeniden kurmaktadır. Bu kan gölünün görünmeyen derinliğinde ise kapitalin mekanizmaları şıkır şıkır işletilmektedir. Silah sanayii, ulaştırma, inşaat, ilaç, kimya ve hizmet sektörleri, yan sanayiler gibilerini bir an için unutalım; petrol sektöründeki yalnızca kartel mensubu şirketlerin 2006 yılı kârlarının 377 milyar dolara fıkradığını anımsayalım, yeter.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Kitabınızın ikinci ana bölümü olan Sanat ve Yaşam’da özellikle şiir sanatıyla ilişkilendirerek oluşturduğunuz düşünce ve yorumlar ilgiyle okunmakta. Şiir birimi olarak sözcükleri irdelerken sözcüklerin nesnelere bağımlığının kırılışını, modernitenin bir sonucu olarak değerlendiriyorsunuz.“Bu sürecin yani sözcüklerin nesnelerden özgürleşerek çoğalmalarının ve tek anlamlı konumlarımdan kayarak anlam çoğullaşmalarına açık duruma gelmelerinin genelde modern sanatın, özelde de modern romanının ve şiirin ana damarlarından birisini sağladığını söyleyebiliriz.” (s. 140) ifadesinden yola çıkarak modernite ve sanat; şiir ve roman ilişkilendirmesi bağlamında neler söylemek istersiniz?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Av ritüelleri ve şaman geleneğinde güçlü bir şeyin adının alınması, o şeyin gücünün de ele geçirilmesi sayılmıştır. Yani ad, nesnenin kendisidir. Nesne – sözcük özdeşliği çocuğun konuşmayı öğrenme aşamasında da belirgindir; sözcükler, nesnelerin adlarıdır. Bu çizgi, Antik Yunan’ dan 17. yüzyıl ortalarına kadar, yani sanatın upuzun mimesis (taklit) ve temsil dönemleri boyunca belirleyici bir ilkesellik taşımıştır. Sonuçta nesne – sözcük özdeşliği, nesneden üreyebilir imgeyi de, anlamı da tek boyutta raptetmiştir. Modernite süreçlerinde ise akılın dünyanın merkezinde ve zihinsel gözün nesnelerin karşısında konumlanışı, nesneler ile insan arasında eleştirel bir mesafenin doğmasını sağlamıştır. Doğanın görünür yüzünün sabitleşmiş belirleyiciliği yerine, zihinsel gözün belirleyiciliğinin öne çıkması; bir nesnenin birden çok imge ve sınırsızca anlam üretebilirliğinin ayrımsanmasını, bir nesneye tek değil, birden çok perspektiften yaklaşılabileceğinin görülmesini beraberinde getirmiştir. Böylece sanat yapıtı, doğayı taklit ya da ona öykünmekten ibaret sınırlarını, imgelemin sınırsızlığı içinde çatılabilme özgürlüğüne genişletmiştir. Sözcük – nesne bağımlılığından kurtulan şiirin dili de, bu dilin adlardan ve onların betimlemelerinden oluşmuş bir göl değil, nesnelerden özerk olarak bitimsizce çoğaltılabilir sözcükler ırmağı olduğunu kavramıştır. Şematize ederek söylersem, sabitlenmiş anlamlar üzerinden akan simgecilik de, duygu yoğunlaştırma ve boşaltımlarıyla ilerleyen romantizm de bu sayede aşılabilmiştir. Yani sanatçılar, edebiyatçılar, anlam kullanıcılığı’ ndan, anlam kuruculuğu’ na sıçramışlardır. Sanatçının beş duyusundan yansıyan algılarının, aklın mevcut tüm kapasitesiyle birlikte artık zincirlerinden kurtulmuş olan imgelemde harmanlanışı, sanatsal yaratım için sınırsızca çoğul anlamlandırma olanaklarını, duyulmadık – görülmedik nesneler ve dünyalar kurulması olasılıklarını ve onlardan beslenip – onları besleyen tasarımların ve ütopyaların doğumunu barındıran bir okyanus ufkuna kavuşulması demektir. Roman ise, doğrudan modernitenin bir yazınsal ürünü, onun sağladığı bir tür olarak anılır. Süreçleri kesmeden yaklaşırsak, öyküleme, öykünme, betimlemeler ve semboller üzerinden akan uzun anlatılar da aynı nedenlerle, romanın içiçe geçmiş çok katlı akışlarına, çalışan iç dinamiklerin gösterilebilmesine ve çoğul anlamlandırma olanaklarına sıçrayabilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözden kaçırılan olgu ise, şudur: Modernite projesi, kapitalizmin egemenleşmesi ile birlikte zorunlu olarak kapitalizmin zemini üzerinde devinebilir duruma girmiştir. Bu ise moderniteyi kuran anlam ve değerlerin, varlık nedenlerinin tam da zıddı bir yönde akmaya zorlanması demek olmuştur. Modernite projesi kendiliğinden değil, kapitalizmin çıkarsal değerlerinin motor – güç haline gelmesinden dolayı duvara toslamış ve saçaklanarak kendi üzerine kapaklanmıştır. Post – modern durum denilen, budur. Sanatta da karşılığını bulan post – modernizm ise, bu durum’ dan türetilen ideolojik bir örüntüdür. Bu nedenledir ki güncel anlamda modern sanat, yaratıcılık ve aşkınlığı güdükleşirken, orijinalite buluculuğuna, mucitliğe sığınmış, kendi kuyruğunun etrafında dönelen bir yapılaşmaya gerilemiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Sizce, modern şiir niçin bir “üst dil” değil; “karşı dil”dir? Açıklar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;“Üst – dil”, ya da “alt – dil” denildiğinde, gündelik dilin versiyonları ile karşı karşıyayız demektir. Seçilerek kendine özgüleştirilmiş, tek ve bildik bir anlamın çağrı kodu olarak simgeleştirilmiş sözcükler, gündelik, sıradan dilin sözcüklerinin de dolgu malzemesi olarak kullanımı ile, özel bir söyleyiş formatına uğratılmıştır. Sözgelimi mahallenin yeniyetme gençlerinde de, metropollerin alt – kültür gruplarında da kendi jargonları üzerinden akan alt – dillerde, ya da iktidarın dili dediğimiz tümüyle ideolojik söylen’in üst – dilinde olduğu gibi. Alt – diller, varolanı biraz eğip – bükerek kendilerine bir kültürel ve dilsel sığınak yaratırlar ama, varolanın sürgitliğine ilişmezler. Örneğimizdeki iktidarın dili ise, varolan düzene ilişmek bir yana, o düzenin pekiştirilmesini amaçlar. Oysa her şiir, “gibi – şiir”leri bir yana bırakırsak, düzen bozucudur. Çünkü şiir anlatılamayanı anlatabilmek için çoğul anlamlandırma olanaklarını kurmak zorundadır. Bunu ise gündelik dilin içinde kalarak, ya da onun bir versiyonunu kurarak başarmak, genellikle olanaklı değildir. Çünkü gündelik dil rutinleşmiştir ve her sözcük tek ve dar anlamın boyutunda sıkışmıştır. Sözcüklerin yeni anlamlandırmalara yelken açabilmeleri, öncelikle gündelik dilin içinde iken taşıdığı anlamından ve toplumsalda o sözcüğün edindiği kendi tarihinden bağımsızlaştırılmalarını gerektirir. Diyelim, bir yontucu yontusuna başlarken toprak, mermer ya da metalden saf malzemesi ile baş başa kalabiliyorsa, şair de sözcükleri önce dilden kopartarak ve tozunu – toprağını silkeleyerek onları, kendi saf malzemesi haline koyacaktır. Bu ise, gündelik dile karşı verilen bir savaşımı gerektirir. Sözcükleri, onlara yapışıp kalan gündelik ve tek – düze anlamlarından arıtmakla ilgilidir bu. Kuşkusuz, sözcüklerin yanı sıra, sözcüklerin gündelik dildeki dizilim almaşıklarının da aşılması gerekecektir. Çünkü her sözcük, tümce dizilimindeki komşu sözcüklerin omuzlarına basarak anlamını görünür kılar. Modern şiirin dili, bu sorunlarla çatışarak olgunlaşır. Bu dili, “üst – dil” de takılarak belirlemeye çalışan bir yaklaşım, modern şiir dilinin de yerleşik dilin içinde aranmaya devam edildiğinin; onun yerleşikliklere karşı bir savaş değil, yerleşik dil içinde estetize edilmiş özgün ve özerk bir seçmecelik alanı olarak kavrandığının ifadesidir. “Karşı – dil” demek ise, yerleşik dil ile ilişkilenimlerin en aza geriletildiği değil, ilişkilerin çatışkılı bir gerilimler alanında alabildiğine yoğunlaştırıldığı bir eylemlilik demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Günümüzdeki eleştiri kısırlığını nelere bağlıyorsunuz? “Kapitalist kültür”den neleri kastettiğinizi, “metalaşan estetiği”; “tüketim için sanat” kavramlarını irdeler misiniz? Bu ortamda sizce eleştirinin nasıl bir işlevi olmalı ve nasıl bir direnme ve dönüşüm yaratmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Eleştiri kısırlığı konusundaki yanıtım, oldukça kısa: Kültür endüstrisinin mekanizmaları, bağımsız sanatçı – sanat yapıtı – eleştirmen – yapıt alımayıcısı biçimindeki hattı söküp, atmıştır. Onun kurduğu yeni hat, firmaya angaje sanatçı (firma çalışanı) – sanatsal meta – promosyon ve reklam – müşteri hattıdır. Bu hatta ise, eleştirmene yer yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kapitalist kültür”, diye vurguladığınızı ise kitapta, hem sınıfsal kültür bağlamında, hem de baskınlaşmış bulunan “tüketim toplumu kültürü” bağlamında işlemeye çalıştım. Diğer yandan çalışmamda, “meta estetiği” diye bir kavramlaşmadan söz ettim. On binlerce kullan – at, ya da dayanıklı tüketim nesnesinin haz vaadi, edinme dürtüsü, işlevsellik sözü ve toplumsal statü kuruculuğu ile donanmış formlarının yarattığı estetik yapının, sanattan damarlanan estetik algımızı kaydırmakta bulunduğunu işaretlemeye çalıştım. Tüketime dönük; ya da piyasa için sanat konusu ise, daha 1940’lı yıllarda Adorno tarafından tanılanmıştır. Piyasanın manipüle edilmesi ve bunu karşılamak üzere önceden siparişe bağlanmış sanat(sal) ürünlerin piyasaya sürülmesi olarak, kabaca özetlenebilir. Çünkü kapitalin gözünde para ile takas edilerek kâra dönüştürülebilir her şey metadır, ticari maldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar eleştirmen konusuna dönersek öncelikle eleştirinin, muhatabı ile buluşabilmesi için sanatçının ve sanat alımlayıcısının genelgeçer olanla özdeşleşme kolaycılığına düşmeden, hayatın her alanında olan – bitene ve tüm nesnelere eleştirel bir mesafeden bakabilmesi ve bunu refleks haline dönüştürülebilmesi gerekir. Eleştirmen ise, yani kültür endüstrisinin ürün tanıtım kadrolarında yer almayı içine sindirmeyen, estetik algısı, bilgi birikimi, düşünce sistematiği ve sanatın özgürleştiriciliğine inancı çerçevesinde kendisine aykırı düşmeyen, dolayısı ile ayartılamayan eleştirmenler ise direnmeli ve yanılsama kırıcı, yol açıcı değerlendirmelerini sürdürmelidirler. Bağımsız dergilerin sayfalarını eleştiriye daha çok açmaları, sanat alılmayıcısı ve sanatçı ile eleştirmen arasındaki diyalektik ilişkilerin gelişmesinde, nerede ise bir avuç kalan eleştirmenlerimizin çoğalmasında ve eleştiri mevziinin korunmasında önemli yarar sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Egemen dil ve iktidar ilişkisini kısaca açıklar mısınız? Egemen dilin dayatmaları hangi yöntemlerle aşılabilir?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İktidarın dili olarak alıyorum bu sorunuzu. Daha önce değindiğim gibi iktidarın en sağlam ayağı, zihinsellikte temellendirilen ayağıdır. Bu, ikna – rıza – teyit aşamaları üzerinden itaatin içselleştirilmesidir. Bir iktidarın kalıcılığı, bu dile fena halde gereksinir. Bu dil ise, sıradanlaşmış, hepimizin tanıdığı, doğallaştırıldığı için de sorgulanmayan dil örüntüleri ile kurulmuştur. Yeni iktidarlar da bu dili devralır ve kimi zenginleştirmelerde de bulunurlar. Sözgelimi Süleyman Demirel’ in, gençliğimde halkın sırtına peşpeşe vergi yüklerken beliren mırıltıları ve kimi kalkışmaları “Vergisiz devlet idare edilmez”, tümcesi ile nötralize edivermesi, böylesine bir zenginleştirmedir. Biz bize benzeriz, özgürlük harekâtı, milli hassasiyetler, jeopolitik durumun nezaketi, vergi fazilettir, yurttaşlık ödevi, vatan bölünmez, ulusal çıkarlarımız gibi rastgele ve tanıdık örüntüler, bu dilin sıradan örnekleridir. İktidarsal dil, kapitalizmin yalan sözlükçesinin de esin kaynağıdır. Bu dil, gerçeklikleri örtmenin ve kitlelerin başlayan hareketliliğini soğutmanın, onları kutsanmışlıklar karşısında hem yatıştırmanın, hem de düzenle yeniden buluşturmanın ince tekniklerini kullanır. Hele kitleler karşısındaki bir söyleve dönüştüğünde daha da vıcıklaşır, müstehcenleşir. Ama kitlelerin “hassasiyetlerini” gıdıklayıcı ve esriticidir. Kimi zaman gerçekleştirilen bir provokasyon bu gıdıklama işi için önceden kıvamında bir ortam yaratır; dil, hemen ardından bindirme yapar. Hemen herkesi bireyselliğinden sıyırarak kurgulanan coşku ve öfke potasına akıtır; bu potada, tüm sınıfsal ve toplumsal farklılıkların ve tüm düzenbazlıkların, kuytulardaki infazların ve vahşetin, örtülüp – geri plana çekildiği organik bir bütünlük kurulur. Diyelim, özünde sınıfsal kökü olan “kendiliğinden” tepkiler iktidarın dili aracılığı ile “kendisi için”e akıp – birikemeden, “Benim için!” kanalına aktarılıverir ve sifon çekilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşılıyor ki bu dil, Türkiye’ nin göçler, işsizlik, yoksulluk, yoksunluk ve çaresizlikle harmanlanan kentsel zemininde yaygın ve güçlenen bir örgü kurmakta yine başarılı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dili bazen bir şair, birkaç dizesi ile de yenik düşürebilir. Hemen anımsayabildiğim, Can Yücel’ in&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kuzu gibi olun diyorlar&lt;br /&gt;büyüyüp ortaya çıkınca&lt;br /&gt;koyun gibi gütmek için,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dizeleri gibi. Kuşkusuz, bu yaygın ve ayrık otu gibi ortalığı dipten sarmış dili açığa çıkartıp çökertmek için çok daha yaygın ve çok daha gür bir sese gereksinilen bir duruma geldik. Bu ses ise temelde, güçlü bir örgütsel yapıdan çıkar. Oysa Türkiye’ de “sol”, yine başarı ile, amorf bir torba haline dönüştürülmüştür. “Derin devlet” organizatörlüğündeki Kızıl Elma koalisyonunun “ulusalcı” kanadı da, jakobenizm ve sivil şapka giydirilmiş militarizm de, CHP’ nin kariyerizm ve oportunizm bataklığı da, 1968 öykünmeciliğinde sıkışan bir dizi grupçuk da, neo-liberal esintilere bağrını açmış “magazinel-popüler” küçük burjuvanın kendi sınıf aydınları da, tikel sorunlarının savaşımını veren marjinal hareketler de, hep birlikte aynı torbanın içinde ve hepsi sol! Sol, marksist düşünce tarafından omurgalanmadıkça ve ağırlaşmış safralarından kurtulmadıkça bu debelenme sürecek görünüyor, yazık ki. Ama yine de hepimizin yapacağı şeyler var. Bizi kendi çıkarları adına ölüme gönderebilen, birbirimizi lince yöneltebilen, kardeşleri düşman kılabilen, faşizmin gereksindiği tabanın harcını karabilen, sıradanlaştırılarak gözlerden ıraklaştırmayı sağlayan ne varsa, her şeyi sorgulamak, yüzleşmek, açığa çıkartıp – sergilemek zorundayız. Nazileri alkışlayıp – uğurlayan coşkulu kalabalıkların insanlık tarihindeki sorumluluk katsayıları ne ise, umursamazlığı ve eylemsizliği sürdürenlerin sorumluluk katsayıları da yarın, aynı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu derinlikli söyleşi için teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya Hanım, bana bu söyleşi olanağını verdiğiniz için ben de çok teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İLE Dergisi Mart Nisan 2007)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-224115561728892652?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/224115561728892652/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/05/ismail-mert-basat-ile-buyruk-ve-itaat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/224115561728892652'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/224115561728892652'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/05/ismail-mert-basat-ile-buyruk-ve-itaat.html' title='İSMAİL MERT BAŞAT İLE “BUYRUK ve İTAAT” ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SgNaL1wZV4I/AAAAAAAAAGU/4HJ2zgojL4E/s72-c/004-ismail%2520mert%2520ba%25C5%259Fat%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5927536324768829</id><published>2009-04-06T14:40:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.437-07:00</updated><title type='text'>ÖYKÜ YAŞAMIN İÇİNDE</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sdp4VGsEG2I/AAAAAAAAAGE/Hbz5c5Og3Yw/s1600-h/hayat_by_majveran%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321698213659679586" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 225px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sdp4VGsEG2I/AAAAAAAAAGE/Hbz5c5Og3Yw/s320/hayat_by_majveran%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;(Alsancak'taki ana caddenin kaldırımında adaçayı ve ıhlamur satan bu yaşlı adamda kim bilir ne öyküler gizli! Kendisi de başlı başına bir öykü zaten...)&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bakışlarımızı ne zaman yaşama yöneltsek, mutlaka bir öykü ile karşılaşırız. Yaşamın kendisinin bir öyküler yumağı olduğunu da belirtebiliriz. Yaşamın içindeki çelişkiler, çatışmalar yeni dönüştürümlere götürür bizi. Çelişkilerin dönüşümlerinden, gerçekliğin üst katmanlarına açılırız. Bu yazınsal gerçeklik, en yoğun biçimiyle edebiyatın tümünde; özellikle öykülerde kendini ifade eder.&lt;br /&gt;Biz insanlar birbirimizin yaşamlarına dokunarak, birbirimizin yaşamlarına tutunarak bazen de birbirimizin yaşamlarını çoğaltarak yaşarız. Bu buluşma noktalarında tüm duyarlılığı ile öykü vardır. Yaşam ne denli karmaşık ilişkiler dizgesinden oluşuyorsa, yaşamın içinde birbirine dolanan öyküler de karmaşık bir yaşam örgüsü oluştururlar. Yaşam, öykülerin sayfalarında sesiyle, canlılığıyla, çelişkileriyle, gürül gürül yankılanır. Yaşam öyküdür; öykü yaşamdır bir bakıma.&lt;br /&gt;Öykü, her şeyden önce adının kaynağını, öykünmek eyleminden alır. Kim kime öykünür? Yazar, Tanrı’ya öykünür öykülerde. Tanrısallığın yaratıcılığını, kendi yarattığı kişilere, kurguladığı olaylara söz geçirmenin, onlara egemen olmanın büyülü yaşantılarını yüreğinin içinde duyumsar. Aslında insanın yazgısına karşı koymasının, direnmesinin ve yeni bir dünya kurmasının bir başka anlatımıdır öyküler.&lt;br /&gt;Bir yazın türü olarak öykünün doğuşuna baktığımızda, insanın düş kurma ve hikâyeler anlatma gereksinmesinin öyküyü yarattığına tanık oluyoruz. Destanlar, efsaneler, halk hikâyeleriyle yüzyıllar boyunca süren bir anlatı geleneği, tüm dünya toplumlarında var olan bir gerçeklik. Bu anlatı geleneği içinde toplumun, insanın gerçekleri ve dramları yer alır. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde çok önemli bir gerçeklik algılayışı ile karşılaşıyoruz. Bu dönemdeki öykülerin realizmin doruğunda yer aldığı görülüyor. Öyküler her zaman yaşamın içinde bir insanlık durumunu irdeler. Bu insanlık durumu, tüm zamanlar için geçerli bir gerçekliktir.&lt;br /&gt;Yazın türü olarak öykü, özellikle modern zamanlarda bireyin iç dünyasındaki çelişki ve çatışmaları, bunun dış dünyaya yansımaları üzerine kuruludur. Dış dünyanın bireydeki etkileri ve yansımaları bunun başka bir boyutunu oluşturur. İçteki dünyanın dış dünya ile kurduğu diyalektik bir bağdır bu.&lt;br /&gt;Günümüzde kısa öykü yaşamın içinde hem onu yansıtan hem de onun bir parçası olan bir türdür. Günümüzün yazınında amaç artık hikâyeler anlatmak değil, bireye odaklanmak ve yaşamın içinde yer alan bir kesitte bireyin dramını vermektir. Bu dramın kaynağında, toplumsal sistemin araçlarıyla kuşatılmış ve varoluş kapanına kıstırılıp kalmış bireyin sancılı durumu yer alır. Kişi, bu duruma karşı koymaya çalışır ve tepki verir. Öykülerde yansıtılan işte bu insanlık durumudur. Öykünün dramatik yapısı bunun üzerine kuruludur. Öyküde yansıtılmak istenen, insanın yaşamın akışı içinde yer alan ani bir olay sonucunda alt üst olan, değişen günlük yaşamından alınan bir kesittir. Bu kesitte yer alan kırılma noktasında kişinin tüm yaşamı aniden değişebilir. Bu noktada onun yaşamındaki tüm gizler de açığa çıkabilir. Odakta yer alan bu insanın çaresizliği, kırılmaları, yalnızlığı tüm çelişkileriyle aktarılmaya çalışılır. Kendi yazgısı içinde insan… Modern öykünün ele aldığı budur. İnsanın bu yazgıya karşı koyması veya akışa kendini bırakmasıdır anlatılanlar…&lt;br /&gt;Edebiyatımızda geleneksel öykünün kırılma noktası Sait Faik’le başlar. Onun yapıtlarında, yaşamın içinde yer alan insanın tüm hallerini bulmak olanaklıdır. “Semaver” öyküsünü bilmeyen yoktur. Küçük mutluluklarla yaşanan anne- oğul birlikteliğinin bitişi, annenin ani ölümüyle gerçekleşir. Ölüm karşısında insanın çaresizliği, tükenmişliği ve yaşam dengelerinin alt üst oluşu Sait Faik tarafından içe işleyen bir duyarlılıkla yansıtılır. Bu insanlık durumunda tüm insanlığı bulmak da mümkündür bir bakıma.&lt;br /&gt;Kısacık ve yoğun zaman parçasında, karşıtlıklar anlatılır. Öyküdeki kişiyi tam anlamıyla bir karakter bütünlüğü içinde algılayabilmek de zordur artık. Kısa öykü yazarının amacı öykü anlatmaktan çıkar, Heinrich Böll’ün de belirttiği gibi “asıl amacı gerçekliğin bir röntgenini çekmek” olur. Gerçekliğin sanki bir film karesine sığdırılması, anlık görüntülerde yoğunlaşan yaşamlar gerçekliği algılamanın yeni bir yorumudur aslında.&lt;br /&gt;Kısa öykü sürekli bir akış halindedir ve hiçbir zaman tam anlamıyla bir bütün haline gelemez. Tamamlanamaz oluşu tıpkı yaşama benzer. Akıp giden zamanın içinde birdenbire başlayan ve bir sonuç çıkarılmadan birdenbire biten bir yaşam kesitidir o. Öykünün öncesini ve sonrasını kurmak, düşlemek yalnızca okura bırakılır.&lt;br /&gt;Öykü birdenbire yaşamın içine girdiği için uzun hazırlıklar yapmadan okuru kendi dünyasına alıp götürür. Bir anlık kısa izlenimler, görüntüler, düşler, çağrışımlar, imgeler, öykünün kısacık zaman kesitini doldurur. Bir anda parlayan bir ışık gibi yaşamı ve öyküyü aydınlatır. Bu kesitte yoğunluğu ve damıtılmışlığı içinde yaşam yer alır. Bu yoğunluğun öncesinde olanlar ve sonrasında olacaklar okura ve onun yaratıcı düş gücüne bırakılır. Öykü okurda yeniden yazılır, yeniden çoğalır. Yazarın yazmadıkları, söylemedikleri, derin ve geniş boşluklarda yer alır. Bu boşluklarda rahatça hareket edebilmek ve boşluğu anlamlandırmak için okurun elinde sadece yazar tarafından verilmiş birkaç ipucu vardır. Bu ipuçlarından hareket ederek boşluğu anlamlandırmaya ve düğümleri çözmeye çalışır okur. Günümüz kısa öyküsü, yaratıcı okur yetiştirme konusunda en üst noktalara ulaşmıştır denebilir. Düşünen, düşleyen, yeniden kuran, yorumlayan, yapboz’un parçalarını tamamlamaya çalışan etkin okur tipi modern öykünün en büyük kazanımlarından biridir. Sözgelimi, Hasan Ali Toptaş’ın öykülerinde boş bırakılan alanlarda yazarın bize verdikleri ile yol almaya çalışırız. Okurken, yazarla birlikte yaratıcı bir eylemi oluştururuz. Öykünün bitim noktasında ise gerçeğin tamamlanamayan bir şey olduğunu fark eder ve yeniden çoğaltırız içimizde.&lt;br /&gt;Her öykü, okura bir atmosfer sunar. Bu atmosferde öykü kişileri soluk alır ve hareket ederler. Okur da bu sanatsal donanımın içinde yeni bir pencereden bakar yaşama. Öykünün sunduğu dünya içindeki kişileri yorumlamaya çalışırken kendi yaşamını da anlamlandırmaya ve bütünselleştirmeye çalışır. Elbette, öykünün sunduğu atmosfer, yaşamın atmosferinden bağımsız değildir. Yaşamda soluk alınan ortam öyküye de yansır. Ama daha küçük ve yoğun bir atmosferdir bu. Sonuçta öykü kişileri, öyküde yoğunlaşan yaşamın içinde hareket ederek gerçek yaşamın izdüşümlerini gösterirler dersek sanırım yanlış olmaz.&lt;br /&gt;Öteki yazın türlerinde olaylar neden-sonuç ilişkileri içinde açıklanmaya çalışılırken, kısa öyküde genellikle bu yola başvurulmaz. Öykülerdeki bilinç akışı anlatımları, iç konuşmalar ile düşünce süreçlerinin karmaşık bir durum alması, nedenselliğe dayalı bir kurgunun altyapısını yok eder. Öykülerde nedensellik yerine, sorunların karmaşık yumağının anlatımı ön plana geçer. Zaman zaman ussal bağlantılar koparılarak, duyarlılıklarda yoğunlaşılır.&lt;br /&gt;Öykünün tamamlanamayan yapısı tıpkı yaşamın varoluşu gibidir; o da tamamlanamaz ve sürekli oluşur, değişir, dönüşür… Buna göre düşünecek olursak kısa öykü yaşamın herhangi bir yerinde başlar, herhangi bir yerinde sonlanmak gibi bir amaç edinmez ve varoluşun çözümlenemezliğini içinde taşır.&lt;br /&gt;Kısa öyküde geçerli olan, insanın yaşam olayları içindeki durumu ve çaresizliğidir. Yaşamın kırılmaları, ani olaylar, çelişkiler, ölüm, beklentiler, felaketler, korkular, yalnızlık, hüzne tutunmak, çözümsüzlüğü kabullenmek ya da çözümsüzlüğe karşı çaba göstermek… Öykülerin son zamanlardaki izlekleridir.&lt;br /&gt;On dokuzuncu yüzyıl gerçekçiliğinde bireyin kendi yazgısı karşısındaki tutumu farklıdır. İnsan dünyayı değiştirme ve yeni dünya yaratma gücüne sahip tek varlıktır. Bu dönemin anlayışı ile yazılan öykülerde insanın yaşam karşısında bir tavır sergilediği dikkati çeker. İnsan, yazgısını yeniden kurar bu öykülerde; her şeye egemen olmaya çalışır. Kendini güçlü duyumsar.&lt;br /&gt;Günümüzde öykü yazarı ise hiçbir zaman bir çözümü dikte etmez; yalnızca bir durumu tespit etmeye çalışır. Yol gösterici, öneri sunucu değildir artık. O, yaşamın ve toplumun içinde sıkışıp kalan bireyi anlatırken, çözümsüz bıraktıklarının okur tarafından farklı düşünce süreçleriyle dönüştürüleceğini düşünür. Yaşamın gerçekliği içinde yer alan çelişkilerin yazınsal gerçeklikten farklı bir düzlemde yer aldığının bilinciyle hareket eder. Öykü, yaşamdaki gerçekliğin sanatsal kurgulanması ve dönüştürümü olduğuna göre, bir noktada yeni bir bilinçle gerçekliğin diyalektiğini de içinde taşır.&lt;br /&gt;Modern çağda bireyin algılarında da büyük değişiklikler yaşanmaktadır. Sonsuz teknolojik olanaklar ve hızlı yaşam süreçleri bireyin gerçekliği bir bütün olarak algılamasının önündeki en büyük engellerdir. Bütünsel bakışı yok olan birey, her şeyi parçalanmış olarak algıladığı için dünyayı değiştirme gücünün artık kendi elinde olmadığı gibi bir yanılsamaya doğru sürüklenmiştir. O, çapının giderek küçüldüğünü, zayıfladığını düşünerek tam bir çaresizliğin penceresinden bakmaya başlar bir noktada.&lt;br /&gt;Ütopyaların terk edildiği modern çağın bireyi, yalnız, kırılmış, tedirgin, bunalımlı ve hatta şizoid’tir. Günümüzün öyküsü işte bu kırılmış ve parçalanmış bireyi işleyerek yaşama sokulmaktadır. Öykü, bir yanda bu parçalanmışlığı küçük film kareleri, kısa fragmanlar halinde gösterirken, bir yandan da okura sonsuz bir yaratma gücünü bağışlar; yaratıcılığın kapılarını açar. Okurda yeniden çoğalan öyküler, yaşamı da yeniden çoğaltırlar bir bakıma. Okurun etkinleşmesi, okurun bir birey olarak yaşam karşısındaki edilgen tutumuna darbe indirir. Yaşam yeniden üretilebilen, değişip dönüştürülebilen bir olgular bütünü durumuna gelir. Öykünün yaşama kattığı en önemli güzellik de bu üretimdir bence. Artık dünyayı değiştirebilmenin kapıları da açılmış olur öyküler yoluyla. Bir paradoks gibi görünse de aslında bu, gerçekliğin üst katmanlarına açılan yeni bir yaratım ve dönüştürümün potansiyelini içinde saklayan bir süreçtir.&lt;br /&gt;Dil de yaşamın yansımasıdır. Öykünün yoğun dili, imgelerle genişleyen anlamları, yaşamdan özümsediklerini yeniden yaşama sunması, dil aracılığıyla yaşamı dönüştüren süreçlerin de kapısını aralar.&lt;br /&gt;Öykünün yaşamın içinde yer alması, onun, medya haberi gibi gerçek yaşamın tüm çıplaklığı ve tedirgin edici boyutlarıyla anlatımını ve aktarımını gerektirmez. Dümdüz, ruhsuz ve düşsüz bir anlatım, öykünün güzelliğini yok eder. Gerçekliğin örtük anlatımı ve imgeler yoluyla yeni anlamlara büründürülmesi, öyküye sanatsal yönden ayrı bir değer kazandırır. Bu bağlamda toplumsal şiddet, cinsellik, toplum yapısındaki çürüme ve bunların bireye etkileri, bireyde yarattığı kırılmalar yazınsal bir söylemle öykünün içinde yer alabilir. Bireyin yalnızlaşması, parçalanmışlık, içe evrilen dünyaların çaresizliği, yer yer fantastiğe taşınan anlatımlar, günümüzde yaşamın öykülerde yansımasını oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;Son olarak Tomris Uyar’ın Gündökümü’nde öykü üzerine yazdığı birkaç sözü aktarmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Gerçek bazen gerçeğe tıpatıp benzemeyebilir. Gerçekçi sanatçı, eğer sanatçıysa bize yaşamın sıradan bir fotoğrafını sunmaya çalışmaz, tam tersine gerçekten daha üstün, daha çarpıcı, daha inandırıcı bir gerçek önsezisi aşılar bize. Sanatın özü, önsezinin belli bir biçimde kullanılışı, ustalıklı, bulgucu geçişler aracılığıyla ve yalnızca kurgu becerisiyle, önemli olaylara güçlü bir ışık tutup geri kalanları arka plana alarak vermektir. Kısa öykü tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır. İnsanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır.”&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hülya Soyşekerci&lt;/div&gt;&lt;div&gt;(KUM Edebiyat Dergisi'nde yayımlandı.)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5927536324768829?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5927536324768829/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/04/oyku-yasamin-icinde.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5927536324768829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5927536324768829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/04/oyku-yasamin-icinde.html' title='ÖYKÜ YAŞAMIN İÇİNDE'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sdp4VGsEG2I/AAAAAAAAAGE/Hbz5c5Og3Yw/s72-c/hayat_by_majveran%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3334016367984198509</id><published>2009-03-23T14:55:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.455-07:00</updated><title type='text'>BİR MÜBADİLİN HATIRALARINDA GEÇMİŞİN SORGULANMASI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgGBKt-BdI/AAAAAAAAAFc/6bBXSFKcYWs/s1600-h/1928-Kobako%C4%9Flunun+b%C3%BCy%C3%BCk+k%C4%B1z%C4%B1+Yarg%C4%B1tay+%C3%BCyesi++Afet+Kobako%C4%9Flu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316505977237669330" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 232px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgGBKt-BdI/AAAAAAAAAFc/6bBXSFKcYWs/s320/1928-Kobako%C4%9Flunun+b%C3%BCy%C3%BCk+k%C4%B1z%C4%B1+Yarg%C4%B1tay+%C3%BCyesi++Afet+Kobako%C4%9Flu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgFxnfqW_I/AAAAAAAAAFQ/bBXOOwV5vJw/s1600-h/Bir+M%C3%BCbadilin+Hat%C4%B1ralar%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316505710084381682" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 128px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgFxnfqW_I/AAAAAAAAAFQ/bBXOOwV5vJw/s200/Bir+M%C3%BCbadilin+Hat%C4%B1ralar%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgFm90_5-I/AAAAAAAAAFI/qaeMxHlhwKs/s1600-h/Kobako%C4%9Flu,annesi,+e%C5%9Fi+ve+%C3%A7ocukar%C4%B1yla.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316505527100893154" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 274px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgFm90_5-I/AAAAAAAAAFI/qaeMxHlhwKs/s400/Kobako%C4%9Flu,annesi,+e%C5%9Fi+ve+%C3%A7ocukar%C4%B1yla.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Tarih bilinci, geçmiş dönemlerin muhasebesinden bugüne açılan ve geleceğe uzanan, kesintisiz bir zaman algısı üzerine kurulu bir bilinç düzeyidir. Çoğu zaman ifade edildiği gibi geçmişe bakış, geleceği de şekillendirir. Bu bakış, farklı bir tarih algısı ve dolayısıyla resmi ideoloji prizmasından geçmemiş, sivil bir tarih anlayışı üzerinden ifade bulduğunda daha derin bir anlam ve önem kazanmaktadır. Bu tarih algısının oluşmasında yerel tarih ve mikro tarih çalışmalarının büyük önemi vardır.&lt;br /&gt;Bir kentin, mahallenin, sokağın, bir kitabın, bir firmanın… bir ailenin tarihi ve bir noktada tarihsel akışa katkıda bulunmuş bireylerin tarihi; anı defterlerinde, hatıratlarda, günlüklerde yaşayan kişisel tarihler, geçmişin canlı tanıklarıdırlar. Büyük tarihsel olayları devlet adamlarından çok bireyler yapar; bireyler tarihi derinlemesine yaşarlar. O döneme ait toplumsal yaşam, bireylerin yaşantılarını şekillendirdiği gibi, onların hayat enerjileri de toplumun ve tarihin akışına yön verir. Bir anlamda resmi tarihin sayfalarında donup kalan geçmiş, bireysel tarihlerde diyalektik sıçramalarla ileriye doğru akar. Bu nedenle bireysel tarihler; resim, sinema, müzik, edebiyat gibi sanatlara da esin kaynağı olmakta ve sanatın ölümsüzlüğüne açılmaktadırlar.&lt;br /&gt;Yakın tarihimizin toplum vicdanı ve bireylerde yarattığı etkiler ve travmalar açısından en dikkate değer olaylarından biri de mübadeledir. Lozan Mübadilleri’nin kaynaklarında şöyle anlatılmakta mübadele: “1912-1922 yılları arasındaki savaşlar nedeniyle Balkanlar’da, Ege Adaları’nda ve Anadolu’da büyük acılar yaşandı. Balkan Savaşı sonrasında yüz binlerce Müslüman savaşta yenik düşen Osmanlı Ordusu’nun peşi sıra korku ve panik içinde doğdukları toprakları terk ederek Anadolu’ya sığındı. Benzer trajedi, 1922 yılında Kurtuluş Savaşı’nda yenik düşen Yunan Ordusu’yla beraber Anadolu’yu terk eden Ortodoks Rumların başına geldi. Bir ay gibi kısa bir süre içinde yüz binlerce Ortodoks Rum Yunanistan’a sığındı. Bu durum Yunanistan’da büyük sıkıntılara ve kaosa yol açtı. Yunanistan’ın nüfusu bir anda dörtte bir oranında arttı. Lozan Barış Konferansı toplandığında öncelikle sığınmacılar ve esirler konusu ele alındı. İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda; 30 Ocak 1923 tarihinde Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşme uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Mübadele sözleşmesinin kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını terk etmiş olanlar da alınarak mülteciler sorununa bir çözüm bulunmuş oldu. Tarihteki ilk zorunlu göç’ü içeren bu sözleşme ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca mübadele, bu insanlara da mübadil deniyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamda birtakım değişikliklerin olması kaçınılmaz bir gerçektir, ama bu değişlikler gönüllü, istekli ve insanın kendi iradesine göre gerçekleşirse güzel ve anlamlı olur. Zorunluluklar ise çoğu zaman insanları yaralamış, yakmış ve yıkmıştır. Mübadele, ‘bireylerin tarihi’ perspektifinden bakılınca aslında zorunlu bir göç; zorunlu bir sürgündür. Emrivakiiyle bir insanın, doğup büyüdüğü toprakları terk etmeye zorlanması, kabullenilmesi oldukça güç bir durumdur. Türkiye'den 1 milyon 200 bin Rum, Yunanistan'dan da 600 bin Türk sökülüp atılmıştı doğup büyüdükleri, çocukluk sevincini yaşadıkları, ilk gençlik çılgınlıklarının peşinde koştukları, âşık oldukları, evlendikleri, çocuklarını doğurdukları, ölen yakınlarını gömdükleri topraklardan. Türkiye için Rumlardan kalan yerlerin ilgisiz kişilerce işgal edilmesi ve bilinen kentlerde göçlerin yoğunlaşmasından başka görünürde fazla sorun yoktu. Yunanistan’ın ise nüfus çokluğu ve ekonomik sıkıntı nedenleriyle göçleri karşılamakta zorlandığı bir hakikatti. Yunanistan’da bir süre Anadolu’dan gelen aileler, “Türk tohumu” denerek ötekileştirilmeye çalışıldı. Her iki taraf içinde tifo, kolera ve güç yaşam koşulları nedeniyle yollarda ölen 500.000 den fazla insan, mübadelenin bir başka boyutunu oluşturuyor. Yunanistan’dan gelen göçmenlere 7 milyon dönümü aşkın toprak dağıtıldı. Türkiye’ye gelenler oldukça kısa sürede uyum sağlarken Yunanistan’a gidenler Anadoluluklarını uzun süre korudular, Türkçeyi anadil olarak yaşattılar. (Gidenlerin üçüncü kuşakları da şu anda Türkçe konuşmaktadır.) Köylerine, mahallelerine Anadolu’da yaşadıkları yerlerin adlarını verdiler.&lt;br /&gt;Kitlesel göçleri liman kentlerinde kurulan karma komisyonlar yürüttü. Mübadele, 1923’ten 1927’ye kadar sürdü. Aslında her iki halk üzerinde yaşamsal zorluklar yarattı. Mübadil bilgi kaynaklarında yer alan ve birçok yaşlı mübadille yapılan görüşmelerde, kötü koşullarda yapılan gemi yolculuklarının, ölenlerin denize atılmalarının acıyla anımsandığı dikkat çekmektedir. 89 yaşındaki Maria Küpelioğlu, Yunanistan’a yolculuğunu şöyle anlatıyor: “Ürgüp’ten çıkıp Mersin’e geldik. Bir ay vapur bekledik. Pire’ye gittik. Gelenlerin hepsinin saçını kestiler, karantinaya aldılar. İki kız kendini denize attı. Tam iki sene çadırda yaşadık. Ürgüp’te doğdum, buraya on üç yaşımda geldim. Hâlâ orayı arıyorum, oradaki kuru üzümleri, kayısıları. Buradaki üzümler ufacık. Oranın peyniri, her şeyi daha iyiydi.” Girit’ten Cunda’ya gelişlerini ise 88 yaşındaki İsmet Hanım anlatıyor: “Üç gün gemide bekledik, yanaşamazdık ki… Cunda’da liman yoktu. Sonra bizi mavnalarla kıyıya taşıdılar, davul zurna ile karşıladılar.” Giderek böyle söyleşilerin yapılması imkânsız bir duruma doğru evrildi; tarihin canlı tanıkları birer birer dünyadan göç etmeye başladılar. Sözler azalınca yazıların önemi arttı… Tam da bu noktada, eski bir mübadil olan ve mübadelede önemli çalışmalar yapan Kobakizade İsmail Hakkı’nın yeni yayımlanan hatıra defterinin de önemli bir yere sahip olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;1882 yılında Yunanistan’ın Kavala ilinin Drama ilçesinin Sarışaban köyünde doğan Kobakizade, avukat, tütün tüccarı ve vergi toplayıcısı olarak çalıştı. 1914-1924 yıllarında “Kralın Partisi” olarak bilinen Gunaris Partisi’nden Drama milletvekili olarak Yunan Parlamentosunda görev yaptı. 1922-1924 yıllarında mübadeleyi idare eden bir Lozan Mübadili olarak 1924’te, önce İstanbul’a sonra da Samsun’a yerleşti. Türkiye’de de uzun yıllar avukatlık ve tütün tüccarlığını sürdüren İsmail Hakkı Kobakoğlu, kalan ömrünü Türkiye’ye yerleşen Lozan Mübadillerinin haklarını savunmaya hayatını adadı. 1953’te Samsun’da öldü. Torunu Leyla Üstel Çağatay ve kızı Nilüfer Üstel’in girişimleriyle ve Prof. Dr. Ümit Gazilerli’nin önsözüyle yayımlanan hatıra defteri, Selahattin Galip’in eski yazıdan çevirisiyle yaşama yeniden merhaba dedi. Kobakizade’nin el yazısıyla kaleme aldığı ve bir solukta adeta roman gibi okunan hatıratını, oğlunun uzun yıllar titizlikle saklamış olduğunu da öğreniyoruz. Pek çok ailede bulunan bu türden belgeler, kâğıtlar, anı defterleri, soyağacı notları, günlükler; bireylerin tarihine ışık tuttukları kadar, dönemin yaşamından da kesitler aktarmaktadır. Önemli olan, bu belgelere tarih bilinciyle yaklaşabilmektir. Hatıraların kitaplaştırılmasıyla, yakın geçmişin; özellikle mütareke/ mübadele yıllarının, bireysel tarih bilinciyle ve sivil perspektiften algılanabilmesi için varislerin kendi paylarına düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirdiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;İlginç olan, İsmail Hakkı Kobakizade’nin, Yunanistan’da Gunaris yani Kral’ın partisinden 1914’te seçilen 15 Türk milletvekilinden bir tanesi olmasıdır. Bu 15 Türk mebusunun Yunan tarihinde önemli yerleri olmuştur. 1914’te yapılan parlamento oylamasında, 15 milletvekilinin verdiği oyların sayesinde Yunanistan, Birinci Dünya Savaşı’na girmemiştir. Kobakizade İsmail Hakkı, dürüst, mücadeleci, haksızlıklarla savaşan, açık sözlü bir siyaset adamı olması nedeniyle her siyasi değişiklikte ters düştüğü parti yöneticileri tarafından defalarca Girit’e, Vidin kalesine sürülmüş, türlü işkencelere maruz kalmıştır. Yunan parlamentosunda Türk azınlığı mebusluğu yapmanın özellikle o dönemdeki zorluklarını da yakından yaşamıştır. Milli Mücadele’ye de destek veren Kobakizade, Yunanistan ve Anadolu arasında mekik dokumuştur. 1924’te mübadele ile Anadolu’ya gelmiş, ancak mübadillerin haklarını temin etmek için verdiği uğraş yüzünden zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile ters düşmüştür. Yunanistan’daki mal varlığına karşılık Anadolu’da aldığı mal ve servetini mücadelesi uğruna harcamıştır. Kızı Nilüfer Üstel’in de belirttiği gibi, “Bu anılar, meşakkatli bir yaşamın sadece bir özeti gibidir, oysa burada anlatılan olayların pek çoğunun derinliğine incelenmesi, konularla ilgili belgelerin araştırılıp ortaya konarak tarihe mal edilmeleri gerekmektedir. Bu konuda tarihçilere büyük iş düşmektedir.” Prof. Dr. Ümit Gazilerli ise önsözde; “Son yıllardan itibaren, gerek Türkiye’ye, gerekse Yunanistan’a göçen mübadillerin yazdıkları yaşam öyküleri, o neslin çektiği sıkıntıları, eskiye özlemlerini anlatmaktadır. Ancak yazılan bu anılarda mübadele öncesi Yunanistan’da yaşayan Türklerin siyasal yapılanmaları, siyasal mücadeleleri, uğradıkları baskılar, zaman zaman tutuklanmaları, tutuklanmalarının nedenleri, idama mahkûm edilmeleri ve bunun gerekçeleri anlatılmamıştır.” diyerek hatıra defterinde işaret edilen olayların belgeleriyle aydınlatılması için tarihçilere görevler düştüğünü dile getirmiştir. Bu noktada Murat Belge’nin İyi Tarihçi Olmak( 06.12.2008 TARAF) adlı yazısından birkaç cümleyi de eklemek gerekiyor bence: “ … dünyanın her yerinde, “iyi tarihçi” olaylara nesnel bakan ve “taraflı” olsa da olguları nesnellik içinde sunan tarihçidir. (…) gerçek tarihçilik hiçbir zaman “bağlam”ı unutamaz. Ve gerçek tarihçi tarihî olguları hiçbir zaman “melekler”le “zebaniler” arasında geçen metafizik bir ahlak mücadelesi gibi görmez. Gelgelelim, “bağlam”a bakmak, dikkat çekmek, “olay”ın önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Bir olayın, ne gibi aşamalardan geçilerek, nelerden etkilenerek biçimlendiğini, nelerden ötürü “öyle bir olay” olduğunu anlamak başkadır, onun hakkında etik bir yargı vermek bambaşka bir şeydir.” Mübadele öncesi Yunanistan’daki Türklerin durumunun da, nesnel bakış açısıyla ele alınması gereken bir tarihsel olgu olduğu unutulmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kobakizade’nin hatıratında ilginç pasajlar dikkati çekiyor. Sözgelimi, Balkan Savaşı dönemindeki “bedelli askerlik uygulaması” hayli ilginç bir biçimde anlatılıyor: “Balkan Harbi’nde ben de 98 doğumlularla birlikte silah altına çağrıldım. Bir Midil atım vardı. Fevkalade rahvan yürür, takımları şık, göze çarpar bir attı. Bindim, Kavala’da Bademli Çiftliği’ndeki karargâha gittim. Otuz altın bedeli yatırdım. Askerliğimi bu suretle ödedim. Kavala’nın, Eski Kavala ve Kokala köylerinin aşar mültezimi bulunuyordum, işimle meşguldüm.” (s.29) İşte Balkan Savaşı dehşeti: “Hiç unutmam, kırk bin muhacir Kavala’ya doldu. Yağmur pek müthişti. Ana baba günüydü.(…) Camilerde istif halinde bulunan muhacirlerden herkesin bir aile alıp barındırılmasına karar verildi. Ben Çarşı Camii’nden bir aile aldım. Yedi sekiz nüfusluydu.” (s.28) Balkanlardaki ateş nedeniyle önce Çanakkale’ye, oradan da Hilal-i Ahmer vapuruyla İstanbul’a geçen İsmail Hakkı, orada kendisine ve ailesine eğreti de olsa bir yaşam kurar; bir ev tutar, bir de kahvehane. Altı ay kahvehane işletir, sonra da Çatalca’dan gelen Bulgar top ateşi İstanbul’u korkutmaya başlayınca, ailesini de vapura alarak İzmir’e gider. Karataş’ta bir ev tutar, bir bakkaliye açar. Altı ay sonra durum düzelince, ailesiyle birlikte yeniden eşyalarını toplarlar ve Kavala’ya dönerler. Hatıralarda siyasete girişini de anlatan Kobakizade, sık sık ayak oyunları ve entrikalarla baş etmeye çalışır. Bulgar zulmüne de uğrayan Kobakizade sürgüne yollanır, bir toplama kampında yaşam mücadelesi verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yer yer bir casusluk romanı içindeymişçesine olayları anlatıyor İsmail Hakkı Bey. Mütareke günleri onun kaleminden şöyle yansımakta: “Bizim Kavala-Sarışaban’dan gönderdiğimiz Milis askerlerinden birçok efrat bozgundan sonra perişan halde İstanbul’a gelmiş bulunuyorlardı. Bunlardan bir kısm-ı mühiminin Selimiye kışlasında bulunduklarını haber aldım. Oraya koştum, hepsini etrafıma toplayarak kendilerini teselli eden bir nutuk söyledim. Çırılçıplak denecek derecede bit, pas içindeydiler. Nihayet mütareke imzalandı. Müttefikler donanması İstanbul limanına girdi. Sabah vaktiydi, ben Galata’dan geliyordum. İngiliz, Fransız, İtalyan harp gemileri ve Yunanistan’ın Averof zırhlısı hep birlikte Dolmabahçe önünde demirlediler.” (s. 54) Savaş sonrasında mağlup Yunan ordusunun dönüşünü dile getirirken, İzmir’den, Anadolu’dan gelen Yunan askerlerinin perişan hallerini, çırılçıplak, yürek dayanmaz halde ağlayıp inlediklerini insancıl bir bakışla anlatır. Mübadele günleri gelir. Bu konuda idarecilik yapan Kobakizade, Türkiye’den Yunanistan’a firar eden muhacirlerin, müsadere memurlarıyla bir olup Kavala yakınındaki köylülerin gasp, soygun, tehditle hububat ve hayvanlarını talan ettiklerini; kendisinin bu konuda askerleri yardıma çağırarak toplanan malları iade ettirdiğini de anlatıyor. Daha sonraları, bir mübadele vapuruna bindiklerini, Samsun’da büyük bir memnuniyetle karşılandıklarını, bando getirildiğini, fotoğraflarının çekildiğini dile getiriyor. Mübadele sonrası mal haksızlıklarına uğrayan birçok kişinin yasal yollarla hakkını arayan, kendi mal varlığını da bu uğurda feda eden Kobakizade, dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Ankara’da görüşmelerini, onunla görüş ayrılıklarını ayrıntılarıyla naklediyor. Özellikle mal varlıkları konusunda mübadillerin zaman zaman yaşadıkları düzensizlik ya da haksız uygulamalar açısından hayli ilginç örnekleri görüyoruz bu anılarda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatıralarında Kobakizade’nin en dikkate değer yönleri arasında o dönemde Anadolu’da çok kimsede görülmeyen ataklığı, inanılmaz ticari girişimciliği, çalışkanlığı ve liberal düşünceleri olduğu görülüyor. Bunları hem Kavala’da hem de mübadil geldiği Anadolu’da ödün vermeden, titizlikle uygulayışı dikkat çekiyor. İşte onun bir girişimcilik örneği: Mübadelenin epey öncesinde, Atina’ya gidip mebuslukta biriken iki senelik tahsisatını alan Kobakizade, Kavala’da büyük bir mağaza kiralar. On beygirlik bir motor alır, bir de kahve makinesi, tuz makinesi ve un makinesi. Bir dinamo alıp bir de Alman makinist bulan İsmail Hakkı Bey, etraftaki küçük bir muhite elektrik aydınlatması yaptığını, tuz, un ve kahve öğüttüğünü anlatıyor. Sonra bu işi Sarışaban’a nakleden İsmail Hakkı, değirmen işlerinin yanı sıra elektrik ile Sarışaban’ı aydınlattığını dile getiriyor ve Kavala’da bile elektrik olmadığı halde küçücük Sarışaban kasabasının geceleri pırıl pırıl olduğunu anlatıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dönemin bireysel yaşantılar üzerinden dile getirildiği bu roman tadındaki hatıra defteri, hem o dönemin tarihini inceleyenlere yeni ufuklar ve açılımlar sunuyor hem de birçok sosyal /sosyolojik gerçeğin altını çizen önemli bir belge işlevi taşıyor.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(BİR MÜBADİLİN HATIRALARI, Kobakizade İsmail Hakkı, YKY, Kasım 2008, 80 sayfa.) &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3334016367984198509?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3334016367984198509/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/bir-mubadilin-hatiralarinda-gecmisin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3334016367984198509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3334016367984198509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/bir-mubadilin-hatiralarinda-gecmisin.html' title='BİR MÜBADİLİN HATIRALARINDA GEÇMİŞİN SORGULANMASI'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgGBKt-BdI/AAAAAAAAAFc/6bBXSFKcYWs/s72-c/1928-Kobako%C4%9Flunun+b%C3%BCy%C3%BCk+k%C4%B1z%C4%B1+Yarg%C4%B1tay+%C3%BCyesi++Afet+Kobako%C4%9Flu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3121221093423812439</id><published>2009-03-23T14:36:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.467-07:00</updated><title type='text'>MEKÂNIN YAZARI YA DA YAZARIN MEKÂNI OLMAK</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgD7Ej8CZI/AAAAAAAAAFA/OcZAFF-4EMY/s1600-h/Beyoglu9%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316503673482512786" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 267px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgD7Ej8CZI/AAAAAAAAAFA/OcZAFF-4EMY/s400/Beyoglu9%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgDbMXg21I/AAAAAAAAAE4/8QaQdf0q51Y/s1600-h/Beyoglu9%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgCX3_NQpI/AAAAAAAAAEw/xPDIpAq713c/s1600-h/evbxh3%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316501969300177554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 282px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgCX3_NQpI/AAAAAAAAAEw/xPDIpAq713c/s400/evbxh3%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Boşluk, bakışımın biçimini alıyor.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;(Paul Eluard’ın bir dizesi üzerine Hubert Reeves’nin serbest yorumu)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mekân, insanla anlam ve değer kazanan boşlukların özlü bir anlatımıdır; mekân, zamanın ikiz kardeşi ve onun bütünleyicisi bir kavramdır, ya da şöyle düşünebiliriz; zaman da mekândır bir anlamda. Mekân kavramı, dar ve geniş mekânlar olarak yaşantılarımıza damgasını vurur, hayatın akışını şekillendirir. Yaşadığımız sürece içinde ‘en çok kendimiz’ olduğumuz somut mekânlar, evlerimizdir. Bize en uzak gelen mekânlar, -sanırım- mezarlıklar ve mezardır. Bir gün orada yer alacağımızın bilgisine sahip olduğumuz halde, mezarın da bir mekân olduğu algısı, yaşadığımız anlarda çoğu zaman bizden epeyce uzaklardadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Muhteşem bir mekân olan dünyaya yolculuğumuza, anne rahminde büyüyerek hazırlık yaparız; rahim, koruyan, kollayan, kuşatandır; yaratan, gözeten ve esirgeyendir. O, annenin hazırladığı biyolojik bir mekândır; yaratılışın sunduğu bir yaşam armağanıdır. İnsanların dünyadan bunaldıkça anne karnına dönme özlemleri çeşitli simgelerle ifade bulur; sanat bu türden bunalım ve kaotik ruhsal durumların dillendirildiği, dışa vurulduğu en özgür alandır. Sanatta simgeler konuşur; insan bu simgeler aracılığıyla yaşamı sanatın içinde şekillendirir ve dönüştürür. Bir anlamda, sanat (dolayısıyla edebiyat), hem mekânlarda oluşarak o mekândan pek çok izler ve etkiler taşır hem de sanat yapıtını yaratan sanatçının yaşam mekânı olarak var olur. Sanatçıların ve yazarların asıl mekânları, kuşkusuz ki onların yapıtlarıdır; sanatçı, yapıtında tüm bir yaşamı kristalize eder…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mekânların edebiyat yapıtlarına da yansıması ve onlarda soluk alması önemli bir hakikattir. Evler, balkonlar, odalar, sofalar, pencereler, sokaklar, kaldırımlar, mahaller, binalar, gökdelenler… yazarın dünyasında yepyeni bir gerçekliğe dönüşürler. Beton kentlerin ruhu, apartmanlarda birbirine çok yakın dairelerdeki çok uzak komşuluklarda, apartman boşluklarında dile gelir. Parklar, bulvarlar, müzeler, sinemalar, tiyatrolar, kütüphaneler, kentsel mekânların farklı farklı formlarıdır… Kasaba-köy gerçekleri ise, kırsal yaşamın kendine özgü dünyasını yaratır. Arabalar, trenler, vapurlar, uçaklarla hızın içindeki yolculuklar, hayatımızın önemli bir boyutunu oluşturur. Yol da başka bir mekândır. Ada, insanın içe dönüşünü, yalıtılmışlık ve yalnızlığını simgeleyen özel mekânlar arasındadır. Deniz; öteleri, ileriyi, özgürlüğü anlatan başka bir mekândır. Bütün mekânlara asıl anlamını veren, insanın kendine özgü varlığıdır, evrensel yaşam enerjisinin içinde soluk almasıdır. Bu yaşam enerjisi, soluk ve titreşimlerdir mekânları anlamlı kılan.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bir roman ya da öykünün içindeki mekân da önemlidir. Mekânsızlık ve zamansızlık daha çok masallar ve mitoslar dünyasına özgü kavramlar arasındadırlar. İnsanda gerçeklik duygusu uyandıran kurmaca yapıtlarda mekânın özel bir önem ve değere sahip olduğu da dikkati çeker.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatta mekânları işleyen, mekân-insan ilişkilerini ele alan yapıtlar arasındaki bir geziyi kapsıyor bu yazı. Evler, odalar, sofalar, balkonlar, sokaklar, kaldırımlar, bulvarlar, çarşılar, binalar, apartmanlar, kentler, köyler, kasabalar, yollar, adalar, sıra dışı kentler, kent duyarlılığı taşıyan yapıtlar… Yolumuz uzun, mekânlarımızsa pek çok… O nedenle, genel bir değini/anımsatma yazısı sunmak durumundayım şimdilik.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evler&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İnsana en yakın mekân olan evler, Behçet Necatigil’in Evin Halleri şiirini akla getiriyor önce:&lt;br /&gt;Evin yalın haliİster cüce, ister dev Camlarında perde yokBomboş, ev.Evin -i hali, sabah,Geciktiniz haydi!Uykuların tatlandığı sulardaBıracaksınız evi.Evin -e hali, gün boyu,Ha gayret emektar deve!Sırtınızda yılların yorgunluğuAkşam erkenden eve…Evin -de hali, saadet,Isınmak ocaktaki alevdeSönmüş yıldızlara karşıIşıklar varsa evde.Evin -den hali, uzaksınız,Hattâ içinde yaşarkenAşkların, ölümlerin omzundaAyrılmak varken evden.&lt;br /&gt;Mekânların insanla anlam kazanması izleğinin, dil yaratıcılığıyla yorumlanmış güzel bir halidir Evin Halleri. Evler adında bir kitap dolusu şiire imza atmış olan Necatigil en iyi mekân şairlerimiz arasındadır.&lt;br /&gt;Evin Odalar’ı ve Sofalar’ında ise bizi Sabri Esat Siyavuşgil gibi duyarlı şairler gezdirir:&lt;br /&gt;Evler, bir nara benzer,&lt;br /&gt;Nar tanesi, sofalar,&lt;br /&gt;Akşam, yol gibi gezer;&lt;br /&gt;Sükûn, su gibi odalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Balkon&lt;/strong&gt; konusunda yazılmış en ince hüzünlü şiir Sezai Karakoç’a aittir:&lt;br /&gt;Çocuk düşerse ölür çünkü balkon&lt;br /&gt;Ölümün cesur körfezidir evlerde&lt;br /&gt;Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların&lt;br /&gt;Anneler anneler elleri balkonların demirinde&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana sormayın böyle nereye&lt;br /&gt;Koşa koşa gidiyorum&lt;br /&gt;Alnından öpmeye gidiyorum&lt;br /&gt;Evleri balkonsuz yapan mimarların&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Muhip Dıranas’ın Serenad şiirinde &lt;strong&gt;pencereler&lt;/strong&gt; önemlidir:&lt;br /&gt;Yeşil pencerenden bir gül at bana Işıklarla dolsun kalbimin içi. Geldim işte mevsim gibi kapına, Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.&lt;br /&gt;Dıranas’ın Olvido şiirinde anlattığı ev, çocukluktaki bir mekândır; anılar ve unutuluşlar arasından süzülüp gelir:&lt;br /&gt;İşte, doğduğun eski evdesin birdenYolunu gözlüyor lamba ve merdiven,Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşikVe cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Anılarda mekân olarak evin büyük bir önemi vardır. Özellikle çocukluk anılarını, yazarlar, bir ev/aile ortamıyla birlikte ifade ederler. Halide Edib Adıvar’ın Mor Salkımlı Ev’i de böyle bir eserdir. Mor salkımlarla süslü, ahşap evlerini anlatırken, bütün içtenliğiyle çocukluğuna merhaba der Halide Edib.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Ev konusunda duyarlı yazarlardan biri de Ayfer Tunç’tur. Suzan Defter öyküsündeki karakterleri agorafobik’tir. Dışarıya çıkma korkusu, hastalıklı bir biçimdedir öykü kişilerinde. Hayattan, dış dünyadan korkar bu kişiler, çünkü hayat onları sürekli incitmiştir. Her ikisi için ev rahimdir. Şefkatli, sevecen bir biçimde sarar, esirger onları. O nedenle ev güvenlidir; dışarısının kötülükleri eve giremez. Acıtan dış gerçekler ulaşamaz. Ana olayın ev ortamlarında geçmesi, yazarın öykü kişilerine uygun, kapalı ve dar mekâna bu öyküde özel bir önem vermesinden kaynaklanır. Düşsel bir rahim içinde hareket eder öykü kişileri; ama bu şefkat algılaması ne yazık ki bir yanılsamadır. Ekmel Bey, ev içinden şöyle söz eder: “İçeride ise başka bir zaman vardı, kalp atışlarımıza ayarlı.” Bu söz soyut anlamıyla sevgiyi, somut anlamıyla rahmi çağrıştırmaktadır. Başka bir yerde de şöyle der: “Yeniden annemin rahmine-evine- geldim. Ama baktım ki olmuyor; doku tutmuyor artık.” Ayfer Tunç, Suzan Defter’de mekânla kişi arasındaki sancılı, gerilimli ilişkinin altını çok iyi çizer. Ekmel’in anlatımına göre, karşı kutbunu bulmamış bir aşk dolaşır baba evinde. Bu aşk öfke, acı ve kin olarak dolanır eşyaların arasında, duygular eşyaya sirayet eder. Abajurlar çarpar, bardaklar çatlar, duvardaki çiviler yerinden oynar. Babası evden uzaklaşıp bir yolculuğa çıkınca evdeki eşyanın öfkesi yatışır. Ekmel’e göre aşk olmayan evde eşyanın ruhu da yok oluyor, bir parfüm gibi azalıp buharlaşıyor, yok oluyor. Geriye maddenin sert anlamı kalıyor. Kendi gibi tek başına yaşayan bir adamın evindeyse eşya evin efendisi oluyor, musluklar bozuluyor, koltuklar giderek küçülüyor. Eşya yalnızlıkta çok ses veriyor. Çünkü artık doku uymamaktadır... Başka bir yerde de mekân şöyle anlatılır: “Salonda iki takım koltuk vardı. Eşyası epeyce eski, perdeler kadife, yemek masası büyük, ceviz. Evde ağır hayatlar yaşanmış olduğunu hissettirerek gözdağı veriyor her şey.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sokaklar, Kaldırımlar, Bulvarlar&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necip Fazıl Kısakürek, Kaldırımlar’da kentin sokaklarını kimsesizlik ve yalnızlık metaforu olarak kullanıyor:&lt;br /&gt;Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta.&lt;br /&gt;Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!&lt;br /&gt;Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta,&lt;br /&gt;Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sisler Bulvarı’nda Attila İlhan, derin aşk ve ayrılık duygularını kentin bulvarları içinden geçiriyor:&lt;br /&gt;sisler bulvarı'na akşam çökmüştüomuzlarımıza çoktan çökmüştükesik birer kol gibi yalnızdıkdağlarda ateşler yanmıyordudeniz fenerleri sönmüştübirbirimizin gözlerini arıyorduk&lt;br /&gt;Apartmanlar, Binalar&lt;br /&gt;Modernleşmenin timsali olduğu kadar onunla birlikte gelen bireysel yalnızlıkların da alanı olan apartman, günümüzde kentsel mekânların kurucu öğelerinden biri. Belirli sayıdaki insan toplulukları, göğe uzanan bu dar mekânlara yığılmış/sıkıştırılmış durumda, zorunlu olarak yaşıyor. Yüzlerce, binlerce “darmekân apartmanlar” yer alıyor metropollerde. Modern zamanlar, iletişimin yerini iletişimsizliğe bırakırken, bireyler kendi yalnızlıklarını ve yabancılaşma duygularını, en çok apartman yaşamında hissediyorlar. Genç yazar Hakan Bıçakcı’nın Apartman Boşluğu adlı romanı, kentteki bireyin yabancılaşması ve yalnızlığı trajedisini işleyen bir yapıt. Burada apartman boşluğu, roman kahramanı için boşluktan öte bir durum alarak, onun şizoid dünyasında yepyeni anlamlar kazanıyor. Son zamanlarda apartman konusunda yazılmış etkileyici romanlar arasında Apartman Boşluğu.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kent Duyarlılığı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Pek çok şair, kentlerin şiirini yazmış; o kentin ruhunu anlamaya, içindeki insan yaşamlarından kesitler aktarmaya önem vermiştir. Kent şairleri arasında Yahya Kemal ilk akla gelenlerdendir.“Sana dün bir tepeden baktım ey aziz İstanbul”, kuşaklar boyunca yaşayan ünlü dizeler arasındadır.&lt;br /&gt;Orhan Veli’nin İstanbul tutkusu ise bambaşkadır:&lt;br /&gt;İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;Serin serin Kapalıçarşı,Cıvıl cıvıl MahmutpaşaGüvercin dolu avlular,Çekiç sesleri geliyor doklardanGüzelim bahar rüzgârında ter kokuları;İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.&lt;br /&gt;Her şair doğup büyüdüğü ve acı- tatlı günlerini geçirdiği kentlere duyarlılıkla bakmayı önemsemiştir. Kentler konusunda edebiyatımızın ünlü eserlerinden biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı denemesidir. Bu kitabında yazar, Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u anlatmıştır. Tanpınar, eserinin konusunu “hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak” olarak ifade etmiştir. Beş Şehir, eski ile yeninin sürekli çatışmasıdır; bir hesaplaşma, bir karşılaştırma söz konusudur. Bu eserinde kentsel duyarlılıklarının yanı sıra değerlerin yitimi karşısında duyduğu hüznü dillendirmiştir Tanpınar.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yollar&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yol, başlı başına bir mekân olduğu gibi kişinin yaşantıları içinde ilerleyen mekân-zaman sürecinin başka bir ifadesidir. Kamyon arkasına “Ömür biter yol bitmez” diye yazan halk insanı, asl’olanın yol ve gitmek olduğunu, yaşamın her daim ilerleyen bir yol olma hakikatini veciz bir biçimde özetlemiştir. Belirli bir mekâna sığamayan ve yaşamın özünü “gitmek, gitmek, gitmek” olarak özetleyen yazar, Tezer Özlü’dür. Onun için yol, yaşamın temel gerçeği; asıl mekânıdır. Sevdiği yazarların yaşadıkları kentlere giderek onlarla ruh ortaklığı kuran Tezer Özlü, sanatın ve yaşamın anlamını “gitmek” ediminde bulur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ada&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Mekân olarak ada, çoğu zaman bir izolasyon simgesi durumundadır. Kendi yalnızlıklarına, bireyselliklerine sığınmak isteyen insanların başlıca seçimleri arasında ada yaşamı gelmektedir. Zorunlu olarak da bir adada bulunan insan, kendi içine doğru çekilmekte, “ıssızlığın ortasında” yaşamı sorgulamaktadır. Mehmet Eroğlu Kıbrıs’ta yedek subay olarak görev yaparken yazdığı Issızlığın Ortasında adlı romanında böyle bir yaşantı içindedir. Anlatıcısının bakış açısından kendi içsel adalarına keşif yolculuğuna çıkar yazar. Edebiyatta mekân olarak ada, başlı başına bir inceleme konusudur. Birçok ütopik yapıt bir adada kurulan düşsel ülkeleri anlatır. Yazarların başta gelen gönüllü ya da zorunlu sürgün mekânları adalardır. İngiliz yazar Lawrence Durrell, romanlarında İngiltere’yi değil, Girit, Rodos, Kıbrıs gibi Akdeniz adalarını anlatır. Adalarda yaşayan yerleşik yabancı imgesini çoğaltır eserlerinde. Virginia Woolf’un Deniz Feneri de etkileyici ve güzel bir ada romanıdır. Bu konuda Selim İleri şöyle yazıyor: “Virginia Woolf, önce ulaşılamayan, ulaşılamadığı için de daha çok özlenen, daha çok düşlenen, sonra da, üstelik nice zaman geçince, ulaşılınca, anlamını o kadar yitiren bir fener adasından, bir tür hayal kırıklığı adasından söz açar. Bir gelgit söz konusudur: Ulaşılmadıkça, fener adası, iyimser ütopyanın izindeyken; ulaşılır ulaşılmaz, kötümser ütopyanın tutsağı olur.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Kırsal Mekânlar&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Köy ve kasaba mekânları konusunda da yerli ve yabancı edebiyatlardaki pek çok nitelikli yapıttan söz edebiliriz. Bence, bizde köyün ruhunu Yaşar Kemal; kasabanın ruhunu da Sabahattin Ali ölümsüzleştirmiştir. Köy- kasaba, bu yazarlarca yalnızca dıştan görünen yüzüyle değil, kır insanının kolektif bilinçaltını oluşturan efsaneler boyutuyla da işlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Sıra Dışı Kentler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yeniden kentlere dönersek, bu konuda en sıra dışı yapıtın Italo Calvino tarafından yazılmış olduğunu ifade edebiliriz. Hiçbir atlasta bulunmayan kentlere yapılan yolculukların anlatısı vardır Görünmez Kentler'de. Coğrafi ve tarihsel bir yabancılaşmanın satır satır işlendiği bu kitapta her kent bir kadın adı taşır. Bu kentlerin hangi geçmişe, hangi şimdiye ve hangi geleceğe ait olduğunu bilmek olanaksızdır. Satırlar ilerledikçe göstergeler yavaş yavaş değişir. Yerküreyi giderek örten çağdaş metropollerin ortasında buluruz kendimizi ve düş kentleri, gölgelerini imgelem perdemizin üzerine düşürdükçe kentler çizgilere, noktalara dönüşür ve görünmez olur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Aylaklık ve Kent&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam'ında büyük bir kentin; İstanbul'un, ara sokakları, caddeleri, pastaneleri, otelleri, sinemaları, meyhaneleri, ressam atölyeleri, plajları, kuleleri; kalabalığı- çalışan, koşuşturan insanların, akıp giden kalabalığın farklı yaşamları ve daha birçok yönüyle, romanın izleğine ve roman kahramanı C.’nin yapısına uyumlu büyük bir mekânsal alan oluşturduğunu, dolayısıyla; Aylak Adam'ın 'psikolojik roman' olmasının yanında bir 'kent romanı' olduğunu da düşünmek mümkün. Aylak Adam'la birlikte kent de soluk alıyor, acı çekiyor, kent de yabancılaşmayı duyumsuyor gibidir. Kentin de yüreği vardır; kentin yürek atışını duymak için 'Aylak Adam' gibi olmak gerekir. Bir iş güç peşinde koşuşturmadan yaşamın akışına katılmak, akışa katılmayıp kıyıda durunca bütün ayrıntıları görebilmek, duyulmayan sesleri duyabilmek, görülmeyen renkleri görebilmektir bu. Kentin sinemalarına gidebilmek, pastanelerinde, meyhanelerinde, lokantalarında özgürce oturabilmek; tramvaya ya da otobüslere iş gerilimi olmadan binebilmek; bir insanın ardına düşüp onun yaşamını gözlemleyebilmek, onu gerçekten tanıyabilmek… Gördüğü insanların yaşamından yeni öyküler kurmak, yeni yeni öykülere açılabilmek… Bir 'flaneur'dür 'Aylak Adam C.'; kenti gözlemleyen, kent sokaklarını belirli bir amacı olmadan gezen kimsedir. Bu noktada, yazarın kahramanının mekânı da kenttir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hastaneler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hastaneler kentlerin sancılı mekânlarıdır. Oğuz Atay’ın günlüklerinde onun hastane günleri de dikkati çekiyor. Günlüğünde son sayfa 3 Ekim 1977 tarihini taşıyor. Sonra yeni bir deftere başlıyor. Bundan sonraki sayfalarda, Atay’ın Londra’daki ameliyattan sonra, sadece ameliyat ve hastane izlenimleri yer alıyor. Ölümünden kısa bir süre öncesine kadar bu izlenimlerini yazmış Oğuz Atay.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Mutfak’ta Ölüm&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ölümünü kendi kararıyla gerçekleştirmeyi tercih eden yazarların yaşamında, ölüm de bir mekân olarak yer bulur. Nilgün Marmara Sylvia Plath’in inanılmaz trajedisini açıklarken, ‘Sırça Fanus’ta dile getirdiği şu cümleyi alıntılıyor önce: “Günün birinde üniversitede, Avrupa’da, bir yerlerde, herhangi bir yerde… sırça fanusun boğucu çarpıtmalarıyla birlikte üstüme tekrar inip inmeyeceğini nerden bilebilirdim ki?...” ve sonra şöyle yorumluyor Nilgün Marmara: “Sırça fanusun en son kez bir gaz ocağı şeklinde inmesi ve Plath’ın intiharının, benzer bir soruyu bir kez daha sorması olasılığını ortadan kaldırması ne acıdır.” Plath’ın ölümünün gerçekleştiği mekânın, evinin mutfağı olması trajik bir durumdur.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu yazıda değiniler ve anımsatmalarla, mekân-yazar-yapıt ilişkisinin yer yer gerilimli serüvenini dile getirmeye çalıştım. Sonuçta, yazarın asıl mekânının yapıtları olduğundan hareketle, zamanın ölümsüzleştiği bir dünyaya (mekâna) açılmamızın olabilirliğini; böylece sanatın ve edebiyatın sonsuza açılan dünyasında olanaksızlıkların yerini olabilirliklerin aldığını belirtebilirim.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="mailto:hulyasoysekerci@yahoo.com"&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;DELİLER TEKNESİ Sanat Edebiyat Dergisinde yayımlandı. (Ocak Şubat 2009) &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3121221093423812439?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3121221093423812439/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/mekanin-yazari-ya-da-yazarin-mekani.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3121221093423812439'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3121221093423812439'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/mekanin-yazari-ya-da-yazarin-mekani.html' title='MEKÂNIN YAZARI YA DA YAZARIN MEKÂNI OLMAK'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScgD7Ej8CZI/AAAAAAAAAFA/OcZAFF-4EMY/s72-c/Beyoglu9%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5087977976607148088</id><published>2009-03-21T14:55:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.446-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5087977976607148088?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5087977976607148088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/blog-post.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5087977976607148088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5087977976607148088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/blog-post.html' title=''/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-686137397522316307</id><published>2009-03-21T14:35:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.478-07:00</updated><title type='text'>AYNALI GÖL'E YANSIYAN YAŞAMLAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScVfUK8EMUI/AAAAAAAAAEo/XdS_OMGjFcg/s1600-h/fft5_mf139386.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315759735319048514" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 207px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScVfUK8EMUI/AAAAAAAAAEo/XdS_OMGjFcg/s400/fft5_mf139386.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;(“Aynalı Göl”, Ferda İzbudak Akıncı, öyküler, Everest Yayınları, 112 sayfa, 8 TL)&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Öyküye uzun yıllar emek veren ve bu türde başarılı yapıtlara imzasını atan Ferda İzbudak Akıncı’nın yeni öykü kitabının adı Aynalı Göl. Yaşamın canlı renklerinin yansımalarını içeren öyküler bütünüyle karşılaşıyoruz Aynalı Göl’de. Yayımlanmamış dosya olarak 2005 Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda birincilik ödülünü alan yapıtta, yazarın Orhan Kemal çizgisinde ilerlerken aynı zamanda yeni yaratımlar ve farklı kurgu tekniklerini denemesi dikkat çekiyor. Bütün öykülerinde bireyin toplumdan ayrı bir varlık olmadığının bilinciyle hareket eden yazar, yarattığı öykü kahramanlarını ait oldukları toplumsal çevre ve toplumsal ilişkiler sistemi içindeki yerine oturtuyor öncelikle. Birey-toplum dengesini öykü metnine sindirdikten sonra öykü kişilerinin kendine özgü bireysel gerçekliklerini ortaya koyuyor. Bu gerçeklikler, belirli bir olayın ya da durumun odağında can buluyor. Öykülerdeki olay ya da durumlardaki toplumsallık bağlamında insan halleri, zengin, akıcı ve şiirsel bir anlatımla dile getiriliyor. Öykülerde imgeli- şiirsel dilin yarattığı canlı betimlemeler okuyanların mekân algılarını genişletirken, öykü kişilerinin metnin atmosferinde soluk aldıkları, insan sıcaklığı taşıdıkları görülüyor. Yer yer diyaloglarla örülen öykülerde konuşmaların doğallığı ve canlılığı, onları kendimize yakın kılıyor; yaşamdan beslenen ve yine yaşama dönerek onu zenginleştiren öyküler okuyoruz. Okuma yolculuğu boyunca, kendi insanımıza ve toplumumuza ait birçok gerçeğin öykü sanatına dönüştürülmüş çelişkili bütünlüğünün Aynalı Göl’e yansıdığına tanık oluyoruz. Bu tanıklık, kitabın öykülerinden ‘edebiyat tadı’ almayı da kapsıyor.&lt;br /&gt;Yarasalar, İzmir’in ‘göl suları gibi sığ ve kıpırtısız’ bir semtinde geçiyor. Yoksul sokaklardan kentin sahte ışıltılı semtlerindeki uyuşturucu ve fuhuş tuzaklarına düşen üç genç kızının acısını, mahalledeki kilisenin zangocuyla paylaşan bir annedir Elmas. Zamanı donduran bir dostluk vardır Elmas ile Dimitri’nin arasında. Sanki kızlar hep çocukmuş gibi anlatır eski günleri Elmas. Kenardaki yoksul insanların ilişkilerini, mahalle baskısı ve dedikodu çarkını, her şeye karşın yaşamın sürekliliğini dile getiriyor yazar. Orhan Kemal’in dünyasında bir mahalledeymiş izlenimi uyanıyor okurda. Yazar, bunu, ustaya selam gönderen tutumuyla, bilinçli bir dikkat ve farkındalıkla gerçekleştiriyor.&lt;br /&gt;Kitaba adını veren Aynalı Göl, Nehir’in Göl’e kavuşmasını anlatıyor. Bu kavuşma, ölümü içeren bir metafordur aynı zamanda. Amansız hastalığın pençesinde ölümüne az zaman kalan Nehir, Aynalı Göl’ün kıyısına; doğup büyüdüğü topraklarda ölmeye gelir. Yeşilırmak’la Nehir’i özdeşleştiren cümleler okuyoruz: “Böylece yola yalnız çıkar görünmüştün. Aslında nasıl da kalabalıktın. Gürül gürül bir ırmak akıyordu usundan… Yaşamına binlerce yaşamı katmış, büyüyerek gidiyordun. Yükünü çekmek zordu aslında, yine de sen onların hepsini birden istiyordun.” Paragraflar boyunca, anlatıcının ‘sen’ söylemli sesi, yazardan bağımsız bir ses olarak kendini ifade ediyor. Yazar da bir öykü kişisi olarak metne dâhil oluyor Aynalı Göl’de. Nehir’in Aynalı Göl’e gitmesi, onun geçmişe, çocukluğuna yaptığı yolculuğu da kapsamaktadır. Metinde bir yandan da Nehir’in sevgilisi Sıla’nın öyküsü sürer yazarın bakış açısından. ‘Sen’ söylemiyle konuşan anlatıcılardan birinin Sıla; ötekinin de metne katılan yazar olduğunu anlarız okudukça. Aynalı Göl, zamansal katmanlardan oluşan yolculuklar öyküsüdür. Şubatta Nehir’in Aynalı Göl’e gelişi birinci yolculuk (Sıla’nın bakışından), baharda Sıla’nın Göl’e gidişi ikinci yolculuk (yazarın bakışından), ve asıl öykü zamanını oluşturan, yazarla Sıla’nın Aynalı Göl’e gidip Nehir’in izini sürmeleri.(Sıla’nın bakışından) Öykünün asıl anlatıcısı konumundaki Sıla, yazara tavırlıdır biraz da: “Yazarın konuşulmayanları bile yazanlardan oluşu” ürkütücü gelir ona. Bazen yazar seslenir Sıla’ya. Ölmeye gelen Nehir, öykünün sonunda asıl adına kavuşur: Yabat. Aynalı Göl, kurgusal denemeleri, etkileyici doğa betimlemeleri, şiirsel dili ile kitabın odağında yer alan öykü. Yazarın öykü mekânı olarak Yeşilırmak’ın döküldüğü gölün kenarında bir köyü seçmesi, öteki öykülerin arka planını oluşturan İzmir fotoğrafından ayrıksı bir durum sergiliyor; bu seçim, öykü atmosferine farklı ve gizemli bir özellik kazandırıyor. Aynalı Göl öyküsünde toplumsal çelişkilerden çok, insan ruhunun gizemli labirentlerinde yolculuğa çıkıyoruz. Bu içsel yolculuğu da dikkate aldığımızda Aynalı Göl’ün birbiri içinde ilerleyen kurgusal-kırılmalı zamanlarda dört ayrı yolculuktan oluştuğunu söyleyebiliriz. Gölde son bulan yaşam ırmağı, farklı farklı zamanlarda akmaktadır, aynı ırmakta iki kez yıkanamayacağımızı yeniden anlarız; çünkü hep başka sulardır akıp giden…&lt;br /&gt;Yeniden Başlamak öyküsünde insanımızın güncel ekonomik sıkıntılarını, işsizlik, yoksulluk, borçlanma… gibi toplumsal olguları okumaktayız. Ete kemiğe bürünmüş canlı karakterler, yaşamdan yansıyan güçle yer alıyorlar öykünün sözsel evreninde. Maskeler’de köyden kente gelen saf ve doğal bir insanın kente uyum sıkıntısını okuyoruz; içtenliği kent yaşamına uymuyor, çünkü kent, maskeli insanlarla dolu. Kırsala dönmeye çalıştığında oralara da uyum sağlamadığını görüyor. Bu arada kalmışlık yaşantısı, onun içtenlikli yüreğinde derin bir kırılma yaratmış durumda. Sonuçta o da maskeli biri oluyor ama yazarlar, maskeleri söküp atan kişiler olduğu için burada da yazar metne dâhil olarak, kurmaca ile gerçekliği buluşturuyor. Sabaha Karşı adlı öykü atmosferiyle dikkat çekiyor. Dışarıda kar fırtınası eserken işçi aileleri üzerinde yoksulluk fırtınası eser. Burada ‘gece’ metaforuyla zorlu günler anlatılırken, öykünün adındaki ‘sabaha karşı’ ifadesi, zorlukların sona ereceği umudunu vermektedir. İşçilerin grevle fırtına gibi esmeleri İlya Ehrenburg’un Fırtına’sını çağrıştırırken, umudun vurgulanması Orhan Kemal’in ‘Aydınlık Gerçekçiliği’ni anımsatır.&lt;br /&gt;Kokinalar’da çalışan kadınlara yönelik cinsel taciz, öksüz bir kızın sevgisiz dünyası ve onun iş yaşamındaki yükselişi bağlamında anlatılıyor. Yazar, öykü kahramanını Alsancak’ta çiçek alırken görüyor. Aslında öykü burada başlıyor yazarın zihninde. Kurmaca ile gerçekliğin buluşması ilgi uyandırıyor. Gecenin Kırılma Noktası da gece metaforuna yaslanan ve umudun kapılarını zorlayan bir öykü. Üçlü kurgu yapısıyla, birbirine çok yakın oturan üç ayrı insanın dünyalarına ışık tutuluyor. Hey Gidi Günler’de otobüs içinden yaşama bakan insanların yaşantılarını gözlemlerken, önceki öykü kahramanlarından bazılarının akıbetini bu öykü içinde okumaktayız. Hüzünlü Menekşe de önceki üçlü kurgudan doğan bir öykü. Yüzlerdeki İzler, kitabın final öyküsü olarak dikkati çekiyor; kitaptaki bütün öykü kişileri bu öyküde yer alıyor; öykü kurgusu içinde bir araya geliyorlar. Yazarla birlikte, ’gece’nin simgelediği toplumsal çürümenin, acının ve yoksulluğun kırılma noktasını zorluyorlar; sabah yakındır…&lt;br /&gt;Yaşamın zorlu, karanlık yüzünün umuda ve aydınlığa dönüşümünü, canlı karakterlerle, öykünün yazınsal tadıyla duyumsatan Aynalı Göl’deki öyküler, insanımızın dünyasına yabancı olmayan okurlar açısından gerçek bir edebiyat şöleni…&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:hulyasoysekerci@yahoo.com"&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;RADİKAL KİTAP EKİ (20.03.2009 tarihinde yayımlandı.)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-686137397522316307?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/686137397522316307/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/aynali-gol-yansiyan-yasamlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/686137397522316307'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/686137397522316307'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/aynali-gol-yansiyan-yasamlar.html' title='AYNALI GÖL&amp;#39;E YANSIYAN YAŞAMLAR'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScVfUK8EMUI/AAAAAAAAAEo/XdS_OMGjFcg/s72-c/fft5_mf139386.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-7738100105814404011</id><published>2009-03-20T12:18:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.487-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScPuB0U88BI/AAAAAAAAAEg/DNnp2tR4yP0/s1600-h/2572_59761048897_526998897_1517161_3401476_n%5B2%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315353700221120530" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 246px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScPuB0U88BI/AAAAAAAAAEg/DNnp2tR4yP0/s400/2572_59761048897_526998897_1517161_3401476_n%5B2%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScPuBuizCII/AAAAAAAAAEY/YJdaOIgxVco/s1600-h/2572_59757743897_526998897_1517131_1887382_n%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5315353698668578946" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 307px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScPuBuizCII/AAAAAAAAAEY/YJdaOIgxVco/s400/2572_59757743897_526998897_1517131_1887382_n%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvar resimleri ressam İhsan Arı'ya aittir:  &lt;br /&gt;                                                                            http://www.art-arinim.com/&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;NALAN YILMAZ' ın "Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar" adlı kitabım hakkındaki tanıtma yazısı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İnceleme ve eleştiri yazılarıyla adından sıkça söz ettiren Hülya Soyşekerci’nin ilk kitabı günce türünde yayımlandı. “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar” kitabı, yazarın 2004–2007 yılları arasında edebiyat, sanat, duygu ve düşünce düzleminde tuttuğu günlüklerinden oluşmakta ve okuyucuyla pek çok yazarı buluşturmakta.&lt;br /&gt;Soyşekerci, yazarın çevresiyle bir bütün olduğunun bilinciyle, eserlerini okuduğu kişilerin öz yaşamları hakkında bilgi toplarken, yaşamları ile yapıtları arasında köprü kuruyor, yaşadıkları dönemin ekonomik, sosyal, kültürel yansımalarının, kişilik özelliklerinin, ruh hallerinin yapıtları üzerindeki etkilerini araştırıyor ve bu yöntemle yazma edimine çok daha geniş açıdan bakıyor.&lt;br /&gt;Kitabın başında, yazarın günce tutmaya başlamadan önce bu edebiyat türü hakkında yaptığı titiz araştırma ve okumalar yer alıyor. Divan edebiyatındaki yerinden ve bizdeki ilk örneklerinden söz ettikten sonra günümüze kadar olan gelişim çizgisini aktarıyor ve bu araştırmanın ardından günceleri başlıyor. Kitabın yazım türünün yanı sıra, onu ilginç kılan bir diğer özellik de, inceleme ve eleştiri konusunda emek veren yazarın, okuma tercihindeki etkenlerin neler olduğunu gösteriyor olması.&lt;br /&gt;Kitapta Oğuz Atay, Julio Cortazar, Pablo Neruda, Bilge Karasu, Louis Aragon, Stefan Zweig, Şükran Yücel, George Lukacs, Füruğ Ferruhzad, Jean Paul Sartre, Tezer Özlü, Cesare Pavese, Duygu Asena, Andreas Fava, Virginia Woolf, Orhan Kemal, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Italo Svevo ve Yusuf Atılgan isimli yazarlarla ilgili çalışmalar yer alıyor. Ayrıca Şükran Yücel’in “Yalancı Dolma” öyküsü ve Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanı için yazılmış olan incelemelerin, bu türleri seven okurlar için sürpriz niteliğinde olduğunu da söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;Günce türü, gerek dünyada gerekse ülkemizde her zaman ilgiyle karşılanmış olup özellikle yazarların hayatlarına, düşünsel yanlarına ışık tutmuştur. Soyşekerci, günceler aracılığıyla okuduğu yazarların yaşanmışlıklarının izini sürerken, biz de elimizdeki kitapla Soyşekerci’nin izini sürerek çok keyifli, çok katmanlı bir süreç yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar” kitabı; “Yaşamın neresinden dönülse kardır” diyen Nilgün Marmara’yı, “Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de /Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm” diyen Aragon’u, İranlı cesur kadın şair Füruğ Ferruhzad’ı, “İnsanlık her yerde var ama bu her yer çok az…” diyen Stefan Zweig’ı, “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İşyerlerinizle… Ölmek istedim dirittiniz…” diyen Tezer Özlüyü’yü, “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum” notunu günlüğüne düşen Cesare Pavese’yi ve daha pek çok sıradışı yazarı okumak, haklarında bilgi edinmek isteyenler için okunması gereken bir kitap, “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar”&lt;br /&gt;Günlük (2004-2007)&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci&lt;br /&gt;Kanguru Yayınları&lt;br /&gt;Mart 2008 &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NALAN YILMAZ&lt;br /&gt;LACİVERT Sanat Edebiyat Dergisi MART NİSAN 2009 sayısında yayımlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-7738100105814404011?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/7738100105814404011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/duvar-resimleri-ressam-ihsan-arya.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/7738100105814404011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/7738100105814404011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/duvar-resimleri-ressam-ihsan-arya.html' title=''/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/ScPuB0U88BI/AAAAAAAAAEg/DNnp2tR4yP0/s72-c/2572_59761048897_526998897_1517161_3401476_n%5B2%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5673185015863487691</id><published>2009-03-13T15:11:00.000-07:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.499-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sbra5poVqBI/AAAAAAAAAEQ/pXV3wmNywhw/s1600-h/Klasikleri%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312799394399365138" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 105px; CURSOR: hand; HEIGHT: 161px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sbra5poVqBI/AAAAAAAAAEQ/pXV3wmNywhw/s400/Klasikleri%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sbra5k05REI/AAAAAAAAAEI/zGaMrcObaZI/s1600-h/Calvino2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312799393109853250" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 109px; CURSOR: hand; HEIGHT: 151px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sbra5k05REI/AAAAAAAAAEI/zGaMrcObaZI/s400/Calvino2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;KLASİKLERİN OKUNMA SÜRECİ ÜZERİNE&lt;br /&gt;(eğitim açısından)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllardan bu yana okullarda, çeşitli eğitim kurumlarında, aile içindeki okumalarda klasiklerin belirli bir önemi ve değeri olduğu anlayışı süregelmiş ve çocuklarla gençlerin eğitiminde klasik yapıtlar her zaman için ön plana alınmıştır. Bu durum, ülkemizdeki ve dünyadaki eğitim ve okuma ilişkisinin buluştuğu ortak bir zemindir.&lt;br /&gt;Bacon bu konuda şöyle der: “Edebiyatta en eski yapıtları, bilimde ise en yeni yapıtları okumak gerekir.” Aktardığım sözün işaret ettiği gerçek; edebiyatta klasiklerin vazgeçilmez yapıtlar olduğu ve yazınsal okumalarda klasik yapıtların öncelenmesinin gerekliliğidir. Klasikler, akıp giden zaman içinde kalıcı izler bırakabilmiş, tüm insanlığa seslenen ve insanlığın temel değerlerini işleyen, geleceğe kalma olasılığı yüksek yapıtlardır. Edebiyatta bu yapıtların kaynağı Klasisizm akımıdır. Klasisizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik ve görkemliliktir. Bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasisizm, gücünü yeni versiyonlara açık oluşundan (sinema, fotoğraf, çizgi film…), eğiticiliğinden ve erdeme, değerlere dayanmasından alır. Italo Calvino’nun, ünlü “Klasikleri Niçin Okumalıyız?” başlıklı yapıtında belirttiği gibi, klasikleri şöyle tanımlamak, açıklayıcı nitelikte olacaktır: “İnsanların daima ‘tekrar okuyorum’ dediği fakat asla ‘okuyorum’ demediği yapıtlar. Çünkü her klasik, okur için bir ‘yeniden okuma’dır.”&lt;br /&gt;Klasik adlandırmasının kaynağında bulunan “classe” sözcüğü hem “birinci sınıf yapıt” oldukları sezgisini hem de bu yapıtların okullarda (sınıflarda) okunmasının uygunluğunu da içinde barındırmaktadır. Dünya klasikleri terimi Goethe’nin “Weltliteratur” (dünya edebiyatı) kavramına dayanmaktadır. Hocası Herder ise “Volkslieder”den söz eder. Bu söz halk edebiyatını değil, halkların edebiyatını işaret eder ve çok çeşitli ulusların edebiyatlarından örnekleri kapsar. Bu bağlamda düşünüldüğünde, klasik yapıtların nüvesini “evrensellik” oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;Edebiyatta sınırları aşmak, evrenselliğe açılmak; düşünce ufuklarını genişletmek anlamına gelir. Bu durum, eğitimde önemli bir aşamadır. Yalnızca kendi kültürüyle sınırlı kalmayan, başka kültür ve edebiyat yapıtlarına açılabilen bireyler, hem insanın özünü kavramada hem de hoşgörü ve barış ideallerine yaklaşmada daha başarılı olurlar. Prof Gürsel Aytaç’ın klasiklere dair bir yazısında belirttiği gibi “ Edebiyat, dünya görüşlerini, hayat felsefelerini soyut bilgiler olarak değil, ete kemiğe bürünmüş ‘canlandırılmış’ şekliyle sunar. Bu bakımdan edebiyat, Doğu’suyla Batı’sıyla ve klasikleri esas alarak eğitim öğretim sisteminde yer almalıdır. Bu, bir bakıma duyguların eğitimine hizmet eden estetik eğitimin önemli bir parçası olduğundan, günümüzde teknolojinin baskın varlığını bir parça olsun dengeleme gayretidir.” Prof. Gürsel Aytaç’a göre Doğu klasiklerinde hayat bilgeliği, Batı klasiklerinde ise sorgulayıcı ve eleştirel bir tavır söz konusudur. Eğitimsel okumalarda Doğu ve Batı klasiklerini birlikte düşünmek gerekir.&lt;br /&gt;Ülkemizde eğitim kurumlarında verilen edebiyat eğitimi çeşitli boyutlarıyla tartışılmaya açık bir konudur. Bu konunun klasiklerin okutulması boyutu ele alınacak olursa, söylenecek pek çok söz bulunduğu kanısındayım. Her şeyden önce klasik yapıtların ders kitaplarında sunulma biçimi yeterli sayılamaz. Kısa bir özet ve metinden alınan küçük bir bölümün okutulmasından sonra, sorulan birkaç soruyla klasik yapıt üzerindeki çalışma yeterli görülebilmektedir. Edebiyat derslerinde başlı başına bir kitap okuma ve yorumlama saatinin yer almaması, bu durumun olumsuzluğunu artırmaktadır. Burada elbette öğretmenin klasik yapıtı algılama biçimi, klasiklere bakış açısı, kendine özgü yaratıcılığı ve dersi sunuş biçimi de büyük önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;Öğrenci, okuma ödevi olarak verilen yapıtlara, yarışmacı sistemden kaynaklanan nedenlerden dolayı yeterince zaman ayıramamakta; çoğunlukla internetten klasiklerin özetlerini indirip bu özetleri bile yeterince okumadan, ödev olarak öğretmenine vermektedir. Okul ya da Üniversite Giriş Sınavında alacağı puanı yükseltme derdinde olan, başkalarını geçmek, sürekli koşmak durumunda kalan gençler, bu hızlı koşudayken, içindeki olaylarda zamanın ağır bir tempoda aktığı, insani değerlerin yüceltildiği klasikleri okumaya zaman ve zemin bulamamaktadır ne yazık ki… Kısacası eğitim sisteminin sonucu olan hız, yarış, stres ve koşu, gencin klasik yapıtları yeterince görmeden geçmesine neden olmaktadır ki bu durum gerçek bir kayıptır. Bundan sonra yaşamının hangi döneminde klasikleri okuma fırsatı bulacağı da şüphelidir.&lt;br /&gt;Öğrencilerin zaman sorunundan dolayı klasik yapıtlar bazı yayıncılar tarafından kısaltılarak piyasaya sunulmaktadır. Klasik yapıtları öğretmenin isteği nedeniyle mutlaka okumak durumunda olan öğrenciler, çoğu zaman kötü çeviriler ya da komprime haline getirilmiş kitaplarla ödev yapmaktadırlar. Bu kitapların hem sayfa sayısı az hem fiyatı çok ucuzdur. Genç, bilinçli yönlendirmelerden yoksun kalırsa, bu tarzda hazırlanmış klasikleri okuyacaktır doğal olarak. Metin Celal, Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki bir yazısında (20.07.2006-Sayı: 857) piyasada en az 27 çeşit Savaş ve Barış’ın bulunduğunu, bir çevirinin 112 sayfa; başka bir çevirinin ise 2168 sayfa olduğunu; Don Kişot’un 41 çevirisi olduğunu en ucuzunun 2.5 en pahalısının 55 YTL olduğunu belirterek ilginç bir tablo ortaya koyuyor. Hızlı yaşam koşullarına ve sınavlara yoğunlaşan gencin gereksinmelerini de karşılayan bir tablodur bu. Ayrıca klasiklerin toplu özetlerini içeren kitaplar piyasada cirit atmaktadır. Nitelikli ile niteliksizin ayırt edilemediği tam bir kaos ortamıdır yaratılan.&lt;br /&gt;Bu durumun aşılabilmesi için bilinçli yönlendirmeler yapılmalı, gence kitap okuması ve yorumlayabilmesi için daha fazla zaman tanınmalı ve her şeyden önce yanıtları dört ya da beş seçeneğe indirgenmiş bir test sınavına dayalı yarışmacı eğitim modeli terk edilmelidir.&lt;br /&gt;Şu an içinde bulunulan koşullarda olumlu anlamda ne yapılabilir, sorusunun yanıtı bana göre, yine iyi edebiyat yapıtlarına, yapıtın ruhuna girebilen tam metin çevirilere önem vermek olacaktır. Genç, bilgisayar oyunlarına, sinema ve televizyona ayırdığı zamanın bir kısmını klasiklerin tam metnini okumaya da ayırabilir. Bu okumalar, onun kişilik gelişimi sürecine olumlu katkı yapabilecek birçok unsuru da beraberinde getirecektir. Zamanı planlama, okumaya zaman ayırma konusunda, ailenin ve okulun gence yeterince rehberlik edebileceği kanısındayım.&lt;br /&gt;Klasik yapıtlarda yaş düzeyi de çok önemlidir. Pinokyo’yu ya da Aya Yolculuk’’u tam metin olarak okuyabilen ilköğretim ikinci kademe öğrencisi, elbette Savaş ve Barış’ın ya da Karamazov Kardeşler’in tam metninden hoşlanmayacak ve yapıtı anlayamadığını düşünecektir. Bu nedenlerle okumalarda yaş düzeyine uygun tam metin öncelenmelidir. Bence hiçbir özet, yapıtın bütününü yansıtamaz. Klasik yapıtların insan ruhunu ne denli derin anlattığını keşfetmek ve yapıtın atmosferinde soluk alabilmek için kısaltılmış metinlerden uzak durmak gerektiği kanısındayım.&lt;br /&gt;Unutmamak gerekir ki eğitim; insana, insanı tanıma ve insan olma bilincini kazandıran evrensel bir süreçtir. Bu süreçte klasik yapıtlar yaşam boyu kişinin yanında yer alabilecek en değerli arkadaşlardır. Kısa ve yüzeysel bir arkadaşlığın, insanın kişiliğine fazla bir şey katmadığı, onu ruhen çoğaltamadığı da bilinen bir gerçektir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;LACİVERT Sanat Edebiyat’ta yayımlandı. (2006)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5673185015863487691?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5673185015863487691/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/klasiklerin-okunma-sureci-uzerine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5673185015863487691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5673185015863487691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/03/klasiklerin-okunma-sureci-uzerine.html' title=''/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/Sbra5poVqBI/AAAAAAAAAEQ/pXV3wmNywhw/s72-c/Klasikleri%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5927707809538439142</id><published>2009-02-22T11:33:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.509-07:00</updated><title type='text'>NOTOS ÖYKÜ Dergisi'ndeki Söyleşim</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SaGqm8FTDMI/AAAAAAAAAEA/aIencKwsZzY/s1600-h/Hulya+Soysekerci+2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305709421959253186" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SaGqm8FTDMI/AAAAAAAAAEA/aIencKwsZzY/s400/Hulya+Soysekerci+2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SaGpvrgmi4I/AAAAAAAAAD4/GgkpOT0Wk6w/s1600-h/H%C3%BClya+Soy%C5%9Fekerci.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SaGpR494lTI/AAAAAAAAADw/JNk1LiPQxmI/s1600-h/Notos_kapak_14%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305707960833971506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 128px; CURSOR: hand; HEIGHT: 177px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SaGpR494lTI/AAAAAAAAADw/JNk1LiPQxmI/s400/Notos_kapak_14%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;NOTOS ÖYKÜ &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Şubat Mart 2009 tarihli 14.sayısı&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;“HÜLYA SOYŞEKERCİ’nin Tasarıları”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;·&lt;strong&gt; Eleştiri ve inceleme yazılarınızın yanında öyküleriniz de var. Sizde hangisi ağırlıkta, niçin?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Daha çok inceleme ve eleştiri yazıları ağırlıkta. Eleştiri, inceleme yazmak; sabır, dikkat, yoğunlaşma, araştırma, analitik düşünce gerektiren, sorumluluklarla dolu, yaratıcı bir çaba. Öykü yazmak; duyarlılıklar, düşsellikler ve farklı zihinsel süreçler üzerinde ilerleyen bambaşka bir yaratıcılık. Eleştiri ve incelemeye yönelişimde; kurmaca yapıtların içerdiği yoğun anlamları, yazarla yapıt arasındaki o gizemli ilişkiyi keşfetme merakım, araştırma tutkum, analitik düşünceye yatkınlığım, eleştirel metinler oluşturmaktan daha çok tat alıyor oluşum… gibi nedenleri sayabilirim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;· &lt;strong&gt;Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, geçen Mart’ta yayımlandı. Sırada kitap tasarınız var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Edebiyatımıza yön veren kadın yazarlardan biri hakkında kapsamlı bir inceleme- araştırma yazmayı tasarlıyorum. Ayrıca, uzun zamandır gerçekleştirmek istediğim ve kütüphanelerde yoğun mesai gerektiren bir düşüm var: Bilge Karasu Sözlüğü hazırlamak. Onun dil zenginliğini, dil tarihi bağlamında ele almak…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;· &lt;strong&gt;Bir de blogunuz var. İnternet edebiyatı nasıl etkiledi sizce?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bilgisayarlarla 1970’lerden beri ilgilenen biri olarak, teknolojideki gelişmelerin edebiyatın yararına olduğunu düşünmekteyim. Basılı kitapların yeri ayrı ama önemli e-kitaplar da yayımlanıyor. Son olarak Ayfer Tunç’un &lt;a href="http://www.altkitap.com/kitap.asp?kitapid=50" target="_blank"&gt;Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi&lt;/a&gt; adlı romanından bir bölümü önce internet ortamında okudum. İnternetin Hayalet Gemi’sinden birçok önemli yazar da öykünün anakarasına çıkmıştı, biliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;· &lt;strong&gt;Sizi etkileyen yazarlar kimler?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bilge Karasu, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Leylâ Erbil, Selim İleri, Hasan Ali Toptaş, Latife Tekin gibi dil ve yazınımıza yeni dokular kazandıran tüm yaratıcı yazarlar…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5927707809538439142?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5927707809538439142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/02/notos-oyku-dergisi-soylesim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5927707809538439142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5927707809538439142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/02/notos-oyku-dergisi-soylesim.html' title='NOTOS ÖYKÜ Dergisi&amp;#39;ndeki Söyleşim'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SaGqm8FTDMI/AAAAAAAAAEA/aIencKwsZzY/s72-c/Hulya+Soysekerci+2.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-2945455102400285958</id><published>2009-02-11T08:36:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.517-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SZL_XqWPu6I/AAAAAAAAADo/5whhPEzO3EU/s1600-h/Amtarafak+Kapak+g%C3%B6rseli.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5301580493338164130" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 249px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SZL_XqWPu6I/AAAAAAAAADo/5whhPEzO3EU/s400/Amtarafak+Kapak+g%C3%B6rseli.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;DÜNYAYI TERSTEN GÖREN ÖYKÜLER&lt;br /&gt;(“Amtafarak”, Murat Şahin, öyküler, Pupa Yayınları, 112 sayfa, 7.00 YTL.)&lt;br /&gt;Amtafarak, karafatma’nın tersten okunuşu. Bu durum, yalnızca adlandırmayla sınırlı kalmıyor; yaşamın tersten algısı üzerinden gelişen görme ve yorumlama biçimi olarak kitaptaki öykülere damgasını vuruyor. Murat Şahin’in öyküyü ve yaşamı nasıl gördüğüne dair birçok ipucu taşıyor bu sözcük.&lt;br /&gt;Amtafarak’ta iki ana izlek yer alıyor; biri, çeşitli yönleriyle ölüm gerçeği; öteki kadın-erkek ilişkilerindeki sancılı durum ve kırılmalar. Öykülerin çoğunda ölümün nefes aldığını fark ediyor, karanlığın kol gezdiğini görüyoruz. Yazarın ölüme bakışı tersten bir bakış; öykülerinde ölümü dıştan, dış gerçek olarak değil, tam tersine içten, iç gerçek olarak tahayyül ederek gösteriyor bize. Durmadan genişleyen bir evren gibi, öykünün atardamarlarında ölüm dolaşıyor. Ölümün gizeminin ardına düşüyor, fantastik renkler taşıyan öykü kurgularının içinde kayboluyoruz. Kadın-erkek ilişkilerinin daha çok aldatma ve aldanışlar bağlamında ele alındığını, iç dünyalardaki yoğun çatışmaların dış ya da iç şiddet biçiminde yansıtıldığını görüyoruz.&lt;br /&gt;Yazar, gizem ve merak boyutunun yanı sıra ayrıntılarda titiz yaklaşımlarla okurun ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Öykülerin birinci tekil kişi anlatımıyla yazılmış olması, gerçeklik ya da yaşanmışlık duygusu yarattığı için işlevsel değer taşıyor. Her öyküde etkileyici ve çarpıcı bir bitişin yer aldığı görülüyor.&lt;br /&gt;Kitaba adını veren öyküde, yerin karanlıklarından yukarıya doğru çevrimlenen karafatmanın bakışından, sokakların ve karanlığın acımasız evrenini görebiliyoruz. Dış dünyanın boyutları büyürken, böceksiliğin dayanılmaz zorlukları başlıyor. Geceleri kentin çöplerinde dolaşan karafatma, biz insanların dünyasındaki kirliliği; sürekli atık ve çöp üreten yaratıklar olduğumuzu gösteriyor. Bunun için dünyaya tersten bir böcek bakışı yeterli oluyor. Karanlıkların karafatması, insanların “baskısıyla” öldüğünde ters dönüyor ve “amtafarak” oluyor. Karafatma, toplumun itilmiş, karanlığa terk edilmiş ve ezilmiş bireylerini temsil eden bir metafor olarak da kullanılıyor yazar tarafından.&lt;br /&gt;Bir İzmir rüzgârı, kitabın sayfalarından Konak Meydanı’na, özellikle Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde akan kalabalığa, kitapçı vitrinlerine, lokantalara, eğlence yerlerine, tarihi mekânlara doğru esiyor. Bu esinti, kitaptaki kara öykülere İzmir rengi kazandırıyor.&lt;br /&gt;Murat Şahin, ilk kitabı Amtafarak’ta gelecek için umut veren bir öykücü olduğunun müjdesini veriyor. Kurgulardaki sinematografik bakışın, öyküleri çağdaş bir düzleme taşıdığı görülüyor. Yazar, öykülerinde yer yer şiirsel dilin olanaklarını zorlasa da çoğu zaman yalın ve akıcı dille yazmayı yeğliyor. Öykü sanatının her şeyden önce ‘iyi bir kurmaca’ olduğu gerçeğinin hakkını veren genç bir yazarın yapıtıyla karşılaştığımızı belirtebiliriz.&lt;br /&gt;Öyküler yoluyla bakış açısını değiştirmek isteyenler için Amtarafak uygun bir kitap.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;RADİKAL Kitap Eki 06. 02.2009 &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-2945455102400285958?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/2945455102400285958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/02/dunyayi-tersten-goren-oykuler-amtafarak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2945455102400285958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/2945455102400285958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/02/dunyayi-tersten-goren-oykuler-amtafarak.html' title=''/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SZL_XqWPu6I/AAAAAAAAADo/5whhPEzO3EU/s72-c/Amtarafak+Kapak+g%C3%B6rseli.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3594235046776688099</id><published>2009-01-26T11:34:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.526-07:00</updated><title type='text'>YAŞLANMAZ BİR ÇOCUK</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SX4S_hVAH2I/AAAAAAAAADg/jHflECCQgok/s1600-h/images%5B6%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5295691094321799010" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 72px; CURSOR: hand; HEIGHT: 108px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SX4S_hVAH2I/AAAAAAAAADg/jHflECCQgok/s400/images%5B6%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SX4S0-S4iGI/AAAAAAAAADY/JEHyXiYue6M/s1600-h/images%5B6%5D.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;10 Ocak 2001'de seksen yaşında kansere yenik düşerek yaşamını yitiren Necati Cumalı, çok sevdiği İzmir’in imbat rüzgârlarını selamlayan Urla ilçesinde, her yıl 10 Ocak’ta anılmaktadır. Ünlü şair Yorgo Seferis’in de çocukluk günlerine tanıklık eden şairler mekânı Urla’da bu yıl da Cumalı için bir anma günü düzenlendi. Anma etkinliklerinde sanatçının edebi kişiliğine dair konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Oyunlarından bazıları sahnelendi.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;EGE’NİN İMBAT ESİNTİSİ&lt;br /&gt;NECATİ CUMALI ŞİİRİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necati Cumalı’nın şiirlerini okuduğumda, yaşanmışlıktan süzülüp gelen ilginç ve çarpıcı öykü kurguları içinde yol aldığımı düşünür, bu dizelerde, anlık yaşantıları ya da yaşamdan kesitleri aktaran sıcacık öykülerin içindeymiş gibi duyumsarım kendimi.Cumalı’nın şiirlerindeki öyküselliği ya da anlatı karakterini besleyen ana damar, şairin yaşantıları ya da anılarıdır. Yoğun bir empati duygusuyla, insanların çilelerini yüreğinde duyumsayarak, ayrım gözetmeyen gerçek bir insan sevgisiyle öyküleme yapar, Güzel Aydınlık kitabında yer alan “Bir Ana” adlı şiirindeki gibi:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Kadın çamaşırdan dönüyor olmalıydı/Kolunda bohça, sert soda kabartmış ellerini/&lt;br /&gt;O yaşta bütün yahudi kadınları gibi/Sırtında eski bir siyah kadife hırka/Bir şikâyet, yorgunluk ifadesi bakışlarında&lt;br /&gt;Küçük, çilli, dik kızıl saçlı/ Satılmamış gazeteleri koltuğunda/Üşüyen bütün küçük çocuklar gibi/Burnunu çeke çeke, avuçlarını hohlaya hohlaya/Sürterek eskimiş kunduralarını/Ayak uyduruyordu anasının adımlarına Onlar önde, ben arkada/Bir mart gecesi onbirden sonra/Taksim'den Tünel'e kadar yürüdük/Alçak sesle konuşuyorlardı aralarında/Sanki bir değirmen ağır ağır dönüyor/Hayat, ağır ağır akıyordu/Bulanık, kirli nehirler gibi/Büyük, karanlık binalar arasında”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı, ilk şiirini 1939’da Urla Halkevi Dergisi’nde yayımladığında henüz on sekiz yaşında, dünyaya umutla bakan gencecik bir insandı. Bir süre sonra, yeryüzünün gördüğü en acımasız savaşlardan olan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda, şiirleriyle yazın yaşamına girdi. Yeni bir edebiyat anlayışını savunan dönemin tüm ilerici ve yenilikçi dergilerinde yazmayı sürdüren Necati Cumalı, şiirlerini özellikle bu anlayışın temsilcileri olan Varlık, Servet-i Fünun - Uyanış, Yeni İnsanlık gibi dergilerde yayımladı. 1943 yılında ilk kitabını çıkardı: Kızılçullu Yolu. Aynı yıl askere giden Cumalı, terhisine yakın geçirdiği ‘zehirli sıtma’ yüzünden hava değişimine gönderildi (1944), hem askerliğin hem hastalığın etkisiyle Harbe Gidenin Şarkıları adlı ikinci kitabını yazdı. Bu kitabındaki şiirler o dönemde büyük yankılar uyandırdı. (1945). İlk öykülerini de aynı yıl yayımlamaya başlayan Necati Cumalı, yaşamdan ve yaşanmışlıktan beslenen, aydınlık bir bakışla ve duru bir dille, gün ışığı dolu dizelere imzasını attı. Gücünü yalınlık ve özlülüğünden alan şiirsel dili, öykü, roman, deneme gibi düzyazı yapıtlarının ve oyunlarının temelinde yapıtaşı olarak yer aldı. Dil ve anlam oyunlarından uzak, gündelik yaşama dair konular işleyerek halka yakın olmayı önemsedi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Orhan Veli'nin öncülüğündeki Garip hareketi ile Nâzım Hikmet'in başlattığı 'Toplumcu-gerçekçi' şiir akımı arasında kendi üslubunu yaratan Cumalı, şiirlerine açık ve net bir görünümle birey halleri, gündelik hayat, toplum ve dünya durumlarını yansıttı. Şiirimize kendine özgü bir ‘Necati Cumalı çizgisi’ getirdiğini, özgür ve özgün bir poetikayı geliştirdiğini ifade edebiliriz. Cumalı 1955'ten sonra şiirin yanında, öykü, oyun ve romanı birlikte sürdürmeye önem verdi. “Ben en güzel aşk şiirlerini hep el sürmediğim kadınlar için yazdım” diyen Cumalı'nın şiiri, kendi yatağında sükûnetle ve sabırla akan güneşli bir ırmağın akışına uyarlıydı sanki. Şiirlerinin birçoğunda yer alan Güler’in kim olduğu sorusunu Türk Dili Dergisi’nin Şubat 1981 sayısındaki söyleşide şöyle yanıtlamıştır:&lt;br /&gt;“ Catullus'un Lesbia’sı var. Benim de Güler’im. Şu var ki ben o şiirleri yazarken Catullus’un adını bile duymamıştım. Aşkı somutlaştırmak istedim, etli kemikli, canlı bir görünüm vermek için ad taktım şiirlerimdeki kadına...”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İlk dönem şiirlerinde Orhan Veli ve arkadaşlarının başlattığı Garip Akımı’nın izleri olmasına karşın, bu akımın ilkelerini tam olarak uygulamamış, Garip şiirinin sağladığı olanakları genişleterek kendi sesini ve tarzını yakalamıştır. Halk söyleyişlerle yazma, günlük yaşamın içindeki şiiri yakalama; göze çarpmadan, sessizce yaşayan yoksul ve orta halli insanları anlatma, yaşama çocuk duyarlığıyla bakma, kuralcılığı ve biçimciliği aşma, yalın ve duru bir dili benimseme yönlerinden Garip Akımı’yla ruh yoldaşlığı olmasına karşın, İkinci Dünya Savaşı karşısında ironik tarzda değil de, savaşın yıkımlarından duyduğu acıyı ve içindeki kırılmaları içtenlikle yansıtan, duygu derinliğini önemseyen şiirler yazmış, bu acılarını dile getirirken umuda sürekli vurgu yapmıştır: Sözgelimi, “Güzel Aydınlık” şiirinde umut, neşe, sevinç ve aşkı yaşamaktan duyulan mutluluk vardır. Onun içinde yaşayan masum ve temiz çocuktur bu aydınlığı ona taşıyan, gözlerini güneşe açan… Bu şiirinin son dizeleri şöyledir:“Biz fakirdik ama iyi insanlardık/Bolluk yıllarında da/Felâket günlerinde de/Seni yanı başımda gördüm/Güzel aydınlık/Tatlı aydınlık” Yaşar Kemal de Necati Cumalı’nın yaşlanmaz bir çocuk olduğunu söylemiştir, şairin 70. doğum gününde. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Birey-toplum diyalektiğindeki dengeleri çok iyi gözeten Necati Cumalı, savaş yıllarında olduğu gibi tüm yaşamı boyunca umudun aydınlığını içeren şiirler yazdı. İnsanlık için yüzyıllar boyunca anlam ve önem taşıyan toplumsal ve insani değerlerle ve geleceğe duyduğu umutla bağını koparmadı. Harbe Gidenin Şarkıları’yla başlayan içten söyleyişlerle toplumsal sorunlara duyarlılığını tüm şiir serüveni boyunca sürdürdü. İkinci Dünya Savaşı’nın bunalımlı yıllarında öteki çağdaşları gibi, savaşın iç ve dış yıkımlarını, savaşın anlamsızlığını yapıtlarında yansıttı. Özgürlük, yurtseverlik ve barış izlekleri öne çıktı şiirlerinde. Evrensel duyarlılıkla kaleme aldığı şiirlerinde dünyanın acılarını omuzlamaya çalıştı. Bazen toplama kamplarındaki insanların dramını anlattı, bazen çöldeki savaşları, bazen de yoğun bir empati duygusuyla, nöbette zorunlu olarak bekleyen bir askerin çilesini yine evrensel bir bakışla dile getirdi:“Sarışın bir nöbetçiyi unutmayacağım/Hep ona bakıyorum bir saattir/Sağ eli tüfek kayışında/Demin cebindeydi/Şimdi miğferini düzeltiyor sol eli/Göz kapakları açılıp kapanıyor kendiliğinden/Havada buğulanıyor nefesi/Geziniyor alışkanlıktan/Düşünmeden bakınıyor/ Niçin bilir mi?/İşine giderdi eskiden” diyen Necati Cumalı, bu şiirinde sanki Orhan Veli’nin “Harbe Giden Sarı Saçlı Çocuk”’unu nöbetteyken gözlemlemiş gibidir. Ne yazık ki bu çocuklar savaşın acımasızlığına yenilirler genç yaşta: “Bu saçlar hiç dökülmemiş/Dalgalı, gür/Dişler lekesiz, beyaz/Bu çocuk ne kadar belli/Hayata doyamadan gitmiş.” (Saçlar ve Dişler) “Muharebe Görmüş Bir Adam Anlatıyor” adlı şiirinde dile getirdikleri içimizi acıtır:“Muharebede ne ölüm korkusu gelir/İnsanın aklına/Ne, evi barkı düşünürsün/Gezin üst kenarın ortasından/Arpacığın tepesinden/Beğendiğin yerini seçersin hedefin/Tetiği elin titremeden çekersin Artık karşındaki sana benzemez/O da küçük bir dükkân işletir memleketinde/O da karısını sever/Onun da senin gibi/Küçük bir çocuğu var/Aklına bile gelmez/Artık senin yaşaman için/Onun ölmesi lâzımdır.” Bu şiir çok yalındır; konuşma tonlamasıyla düzenlenmiş, günlük dilin kodlamalarıyla yazılmıştır. İnsani duyarlığın savaşta yok olması, kör-sağır-dilsiz kalan yürekler vardır dizelerde: “Ya ölecek ya da öldüreceksin…” demek ister ‘muharebe görmüş adam’. Savaşın, insanı robota dönüştüren acımasız gerçeğidir anlatılanlar…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;“Size sunuyorum bu şiirlerimi/Ey tarihin hürriyet kavgalarında ölenler!”dizeleriyle Necati Cumalı, özgürlük aşkını dile getirdi ve bu uğurda ölenleri de selamladı. &lt;a href="http://www.siirgen.org/siir/a/antonio_machado/index.html"&gt;Antonio Machado&lt;/a&gt;’dan çevirdiği “Savaş” adlı şiir, faşizmin acımasızlığı karşısında şairin evrensel barışa, özgürlüğe tutkusunu dile getiren, duygu dolu bir çevirisidir: “Kinden garazdan bir elle, ey canım İspanya/-Denizler arası, denize inen, enli lir-/Çizildi üstüne savaş bölgeleri bir bir,/En yığılı dağlar ovalar, siper her kaya. Garaz bir fırtına, alçaklık bir toz bir duman/Dalmış öz meşeliklerine elinde balta/Senin altın salkımlarından şarap sıkmakta/Toprağının tohumudur kaldırdığı harman Bir kez daha - bir kez daha! - Ey gamlı İspanya,/Nen varsa rüzgâr taşan, denizle yıkanır ya/Hıyanete kurban, tüm kırdı geçirdi fesat Nen varsa kutsal, kirletildi unutularak/Tüm ne kaldıysa arıtmış bağrında toprak/ Sunuldu bir yağmaya, satıldı haraç mezat” Bu şiirin dokusundaki duygu, Neruda’nın “Kalbimde İspanya” ’sını anımsatır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı, bu dönemdeki şiirlerinde Garip Akımı’nın yer yer başvurduğu sürrealist tonlamalara yönelmedi. Garip şiiri, o korkunç savaşın yıkımları nedeniyle insani değerlerin/kavramların içinin boşaltılmasına, insanlığın yıkımına alaysamayla direnen bir şiir anlayışını geliştirerek kendisini var etmişti. Bu sarsıcı ortamda yaşamı bütün getirdikleriyle birlikte, günü gününe yaşamak ön plandaydı; insanlar savaşı iliklerinde duyumsuyorlardı. Orhan Veli şöyle der: “Ekmek karnesi tamam ya, / Kömür beyannamesi de verilmiş; / Düşünme artık parasızlığı/ Düşünme yapacağın yapıyı/ El tutar ömür yeter/Yarına Allah kerim/ Dayan hovarda gönlüm” Başka bir şiirindeki“Düşünme/ Arzu et sade/Bak böcekler de öyle yapıyor” dizeleri, savaşın yarattığı bunalımın farklı ve iç acıtıcı bir yansımasıdır. Bu durum, bence Garip şiirinin kendine özgü bir başkaldırısıdır. Başkaldırı duygusunu hiçlikte bulan, naif-ironik bir yoldan protestosunu söylemeye çalışan şiirdir Garip şiirleri. Orhan Veli, şöyle der “Bayram” adlı şiirinde: “Kargalar, sakın anneme söylemeyin! Bugün toplar atılırken evden kaçıp/ Harbiye Nezaretine gideceğim/ Söylemezseniz siz macun alırım/ Simit alırım, horoz şekeri alırım/ Sizi kayık salıncağa bindiririm kargalar,/ Bütün zıpzıplarımı size veririm./Kargalar, ne olur anneme söylemeyin.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu yıllarda, 1940 Kuşağı Toplumcu -Gerçekçi hareketi de çok önemlidir. 1940 yılı, bir anlamda şiirimizde derin bir kırılma döneminin başladığı yıldır. Yeni bir kuşak olduklarını dile getiren genç şairler, toplumsal sistemle tarihsel bir hesaplaşma içine girdiler. Siyasal, toplumsal, kültürel değişmeler, şiir sanatında özellikle içeriksel açıdan değişmeler yarattı. “1940 şiiri, sınırlarımıza gelip dayanan faşizme öfkenin şiiridir.” 1940-1945 yılları arasında edebiyatımızda kendisini duyuran bu seste, geleneksel şiirimiz ozanlarının; Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun, Köroğlu’nun başkaldıran sesi de yankılanıyordu. Toplumsal sorunların çözümünü sosyalizmde gören bu şiir anlayışı, halkın bilinç düzeyini yükseltmeyi önemseyen bir tarzın öncülüğünü yaptı. Ercüment Behzat Lav, Hasan İzzettin Dinamo, A. Kadir, Ömer Faruk Toprak, Suat Taşer, Enver Gökçe, tek parti iktidarına karşı, antiemperyalist bir görüşle yazarak, ayak sesleri duyulan faşizme direniş ve başkaldırıyı şiirin olanakları ölçüsünde yoğunlaştırdılar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Toplumculuk ve toplumsal sorunların şiir ve yazı yoluyla dile getirilmesi, Tanzimat’tan beri yönetimlerce pek hoş karşılanmayan ve toplumsal erki elinde bulunduran güçler tarafından, şairler ve yazarlar üzerinde çeşitli baskı, ceza ve yaptırımlarla kendini ifade eden bir süreçtir. Türkiye’de yönetimler 1940 Kuşağı’nın toplumcu yazın anlayışı karşısında da ağır, baskıcı bir tutum izlemişlerdir. Nitekim Nâzım’ın ardılı saydığımız 1940 Kuşağı şairlerinden Rıfat Ilgaz, Arif Damar, A.Kadir, Şükran Kurdakul, Attila İlhan, o dönemin çeşitli baskılarına uğramış, kitapları toplatılmış, hapiste yatmış ve sürgünlere gitmişlerdir. Bu kuşaktakiler, gerçekten de kendilerinden sonraki kuşaklar adına pek çok sıkıntıya katlanmış ve çok büyük özverilerde bulunmuşlardır. 1940 Kuşağı, Nâzım'dan kökünü alarak beslenip gelişen, İkinci Dünya Savaşı öncesinin ve savaş yıllarının kuşağıdır. Bu kuşakta da bazı nüanslar oluşmuştur şairlerin yönsemelerine göre. Kimisi Ahmet Arif'te olduğu gibi yerel söz ve söyleyişler içinde toplumcu unsurları ve simgeleri kullanmıştır. Kimi şairler kırılmalı dizelerle, ölçüyü yadsıyan, belli bir uyağı, ses dizgesini tutturan toplumcu şiirlerle Nâzım tarzını devam ettirmişlerdir. A.Kadir, Enver Gökçe gibi kimi şairler de toplumculuğun daha başka özellikleriyle şiirlerini donatma özeni ve düşüncesiyle hareket etmişler, şiirlerini yeni biçim denemelerine de açık tutmuşlardır.&lt;br /&gt;Necati Cumalı tam anlamıyla 1940 Kuşağı Toplumcu Gerçekçileri içinde olmasa da, onu, edebiyatımızın toplumcu şairlerinden biri saymak yerinde olur kanısındayım. Özellikle İmbatla Gelen kitabındaki “Karakolda” adlı şiiri, toplumcu anlayışla yazılan önemli bir örnektir. Ağıtlar tarzındaki bu yapıtı, şiir biçimi ve biçemindeki bir öykülemedir yine. Bir tarla sınırı kavgası yüzünden komşusu Ömer’i vuran Ali ve onların ardında kalanların ağıtları, yürekleri kavurur bu uzun şiirde. Altı bölümden oluşan şiir, öyküyle ağıtın el ele verdiği güçlü toplumsal motiflerle, Ege coğrafyasının renkleriyle bir yoksulluk destanıdır. Köylüleri bu zorlu duruma düşüren, ne yazık ki yoksulluk, yoksunluk ve toplumsal adaletsizliktir. “Karakolda” çarpıcı imgeleri ve sözün gücüyle hemen dikkati çeker girişte:“Bu sabah Özbek’te/Silah sesiyle fırladık kapımızdan/Bu sabah silah sesine açıldı/Özbek’te pencere kanatları/Ağlamaklı bir gün ışığı doldu/Evlerimize ardımızdan/Mahzun bir gök/Gözlerimizin önünde asılı kaldı” Şiirin son bölümündeki ağıtta ise şöyle söyler Özbek Köyü’nün yaşlı erkekleri:“Özbek’in Akkum mevkiinde/Cebelle deniz arasında/Bir taşlı kireçli tarla/Bir iki sıska zeytin/Bir iki bodur ahlat/Güneş vurur kavrulur/Yağmur yağar yeşerir/Ayrık otları, çakalboğanlar, devedikenleri… Hey gidi fukara Ömer/Her gidi fukara Ali”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı’nın savaş karşıtlığı, insanların kardeşliği, evrensellik, yoksullara ve halk kesiminin yaşamına duyarlı konuları ve yurt gerçeklerini dile getirmedeki içtenliğiyle yer yer 1940 Toplumcu Kuşağı tarzıyla da örtüştüğü, “Karakolda” ’ya benzer birçok şiiriyle dikkat çekti. Bu eğilimini, ilk üç kitabından sonra tam anlamıyla ön plana çıkardı; toplumcu simgeleri şiirinde giderek daha fazla yoğunlaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı, halkın sorunları ve dertlerini iyi bir gözlemle ve yürek dolusu duyarlılıkla ifade edebiliyordu. Memet Fuat’ın Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi’nin Giriş yazısında belirttiği gibi:“Avukatlığı, çevresiyle çok yakın ilişkilere girmesini, kasaba insanlarını, köylüleri iç dünyalarıyla tanıyarak bir yaşantı birikimi edinmesini sağladı. Garip şiirinin çocuksu söyleyişlerinden halk söyleyişlerine geçerek toplumsal konulara yöneldi. Şiirlerine öykülemeyi getirmekten kaçınmadı. Giderek, öykü, roman, oyun türlerinde de yapıtlar verdi. Bu alanlarda yaygın bir ün kazanmasına karşın, ustalığını belirleyen rahat söyleyişlerle şiirini de sürdürdü.” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Nedir bu ‘rahat söyleyiş’le anlatılmak istenen? Bence şairin duruluk, akıcılık, içtenlik, yalınlık gibi anlatının ve şiir sanatının temel unsurlarının dokusunda gizlenmiş özü yakalaması; bu inceliği kavrayıp sezmesidir. Nasıl ki Âşık Veysel’in “Güzelliğin on par etmez/ Bu bendeki aşk olmasa” dizesi çok kolay söylenmiş gibi durur fakat içerdiği estetik-psikolojik-felsefi anlam katmanlarıyla ciltler dolusu kitaba eşdeğer bir söylemdir; aynı şekilde Necati Cumalı şiirinde de bu olguyu gözlemlemek mümkündür:“Adını yazıyorum, saçlarını çiziyorum /Eğilip düşünüyorum boş kâğıtlara/ Sensin işte, yalnız sensin sevdiğim/ Her haline ayrı bir şiir söylemeliyim.” Ya da,“Dolandım dolaştım boşandı yağmur/Saçım ıslak kunduram çamur/Eve döndüm yağmur getirdim/Ev yeşerdi ben yeşerdim” (“Eve Dönen”)dizelerindeki gibi bir rahatlık…&lt;br /&gt;Necati Cumalı, şiirlerinin eksenindeki umut ve insan sevgisiyle, Garip ve 1940 Kuşağı’ndan aldığı etkileri ve edindiği şiirsel birikimi, aydınlık bir potada eriterek yalınlığın izini süren, kendine özgü lirik şiirler yazdı. Necati Cumalı şiiri bu nedenlerle bir anlamda “özgün” bir şiiri kucaklar. Kısaca, şiirlerindeki konuların toplamı; bireyin güncel kaygıları, aşkları, sevinç ve özlemleri, ayrılık ve acıları, barış, doğa sevgisi ve tüm bunların art alanını oluşturan çağın ve dönemin sorunlarıdır. Şiirsel duyarlığını sudaki halkalar gibi yerellikten evrenselliğe açabilen Necati Cumalı, yalnızca kırsal alanı değil, kentteki yaşamı da şiirlerine eklemlendirmeyi başarabilen bir şair oluşuyla da dikkati çeker.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kendi anlatımıyla savaş yıllarını şöyle dile getiriyor Necati Cumalı: “Bizler, çelişkili koşulların yaşamını bölük pörçük, parça parça ettiği bir kuşağız. (…)Kırklı yıllarda birden kendimizi kararan gökler altında bulduk. Ekmeğimizi kazanmaya başlamamızla birlikte enflasyonun yükü altında kaldık, Oktay Akbal'ın deyimiyle önce ekmekler bozuldu, lokmalarımız ufaldı. Özel yaşayışımızı düzene koymamız zorlaştı, evlenmek, ev açmak, ekmeğimizi güven altına almak, çözülmesi güç sorunlar oldu(…)Ben bu kuşağın çilesini yaşadım. Sadece toplumsal şiirlerimle değil, yıkılan aşkları, yürek burukluğu ile de kuşağımın duygularının sözcüsü olmaya çalıştım.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu sözlerinin şiirsel kanıtı gibi durur şu dizeler:&lt;br /&gt;…“Bilirim yalnızlık üşütür insanı/ Kalp daima sevecek birini arar/Hatırlar bakışlarda kalan aklarını/Avuçları hafif terli, yanakları al al/Ağaçlıklı yollarda akşam dolaşmalarını İlk yıldızlar karanlık basmadan doğar/Hafif çiçek kokuları gibi uçar içiniz/Yavaşlar eve dönerken adımlarınız/Esen rüzgâra, durur, kulak verirsiniz/Bakışlarınız bütün kadınlarla karşılaşır” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kendi kuşağını anlattığı ve Melih Cevdet Anday’a adadığı “Kısmeti Kapalı Gençlik” ’te şöyle yazar: “Üzgün kısmeti kapalı koca bir gençlik/Karşımızda canım İstanbul canım deniz/İçtik içtik kahırlandık bunca yıl dilsiz/Kimdik ki yaşamımızı berbat ettiniz/Sizlere el uzattık düşman gibi itildik (…)Kimse alamaz elimizden bu ümidi/Bunca yıl bu ümit bizleri tutan dimdik/Neydik düne kadar daha üç beş kişiydik/Çektik kapıları çıktık evlerimizden/Meydanlara sığmıyoruz kardeşler şimdi.” Şiirin adı “Kısmeti Kapalı Gençlik” olsa da toplumsal ve bireysel umudu vurgulaması, gelecek güzel günlere inancı yine kendisini gösterir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı, daha sonraları ortaya çıkan İkinci Yeni Akımı’ndan, şiirde yeni ve daha farklı konuları işleme açısından etkilenmekle birlikte, onların anlam kapalılığını ve imge yoğunluğunu esas alan şiir anlayışlarına mesafeli durmuş, bu yönlerinden pek etkilenmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı, verimliliğini dil ve gönül aydınlığından, gün ışığı sevgisinden alan bir şiiri çoğalttı yaşamı boyunca. 1968 yılında Yağmurlu Deniz adlı şiir kitabıyla TDK Şiir Ödülü’nü, bütün şiirlerini topladığı Tufandan ile 1984 Yeditepe Şiir Ödülü’nü aldı. Kızılçullu Yolu ve Harbe Gidenin Şarkıları’ndan sonra 1947’de Mayıs Ayı Notları’nı, 1951’de Güzel Aydınlık’ı, 1954’te Denizinin İlk Yükselişi’ni, 1955’te İmbatla Gelen’i, 1957’de Güneş Çizgisi’ni 1968’de Yağmurlu Deniz’i, 1970’te Başaklar Gebe’yi, 1974’te Ceylan Ağıdı’nı, 1980’de Aç Güneş’i, 1981’de Bozkırda Bir Atlı’yı, 1982’de Yarasın Beyler’i yayımladı. Yaşamı boyunca yayımladığı pek çok roman, öykü ve deneme de ayrı bir incelemenin konusudur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Necati Cumalı, “Niçin yazıyorsunuz?” sorusunu Şubat 1981’deki Türk Dili Dergisi’nde şöyle yanıtlıyor:“Yenilmemek için. Yaşamımda mutluluklarımın yanı sıra, düş kırıklıklarım, acılarım, kırgınlıklarım oldu. Şiir, mutluluklarıma her kez yeniden yaşayabileceğim bir süreklilik kazandırdı. Acılarıma, düş kırıklıklarıma karşı zırh oldu bana. Umutsuzluğa kapılmamı önledi. (…)İlk uygarlıklardan beri insanlığın kutsal kalıtını sürdüren, kuşaktan kuşağa ulaştıran en sağlam, en soylu sanat şiirdir. Cennetini bağışlar insana. Yaşamımızın bunca çamuru, çirkinlikleri arasından arınmış olarak çıkabiliyorsak başta şiirin gücüne borçluyuz bu direncimizi. İnsanlık şiiri yaratmasaydı, her gelen yeni kuşağa mutluluğu tanıtmak, güzelin, iyinin, doğrunun yönünü göstermek olanaksızlaşırdı.” Aşktır, sevgidir, değiştirecek ve güzelleştirecek olan, dünyayı. Zulümleri bitirecektir sevgi ve güneşin sıcaklığı. Güneş ve aydınlık metaforu şairin iç dünyasından, bilinçaltından yükselmektedir. “Aşk Delisi” şiirinde şunları dillendirir:“Akan suyu severim ben/Işıldayan karı severim/Bir yeşil yaprak/Bir telli böcek/Yeşeren tohum/Güneşte görsem/Sevinç doldurur içime/Bir günü/Güzel bir günü/Güneşli bir günü/Hiçbir şeye değişmem/Onun için savaşı sevmem/Onun için zulmü sevmem/Onun için yalanı sevmem/Bilirim yaşamaz güneşte/Bilirim yaşamaz yan yana aşkla/Ne haksızlık/Ne korku/Ne açlık”&lt;br /&gt;10 Ocak 2001'de seksen yaşında kansere yenik düşerek yaşamını yitiren şair, çok sevdiği İzmir’in imbat rüzgârlarını selamlayan Urla ilçesinde, her yıl 10 Ocak’ta anılmaktadır.&lt;br /&gt;Yaşam-ölüm döngüselliğini ruhunun derinliklerinde sezinleyen Necati Cumalı, çevresindeki insanların birer birer azalışını, ölüp gidişlerini; artık kendisinin yalnızlığa ve toprağa daha yakın oluşunu dile getirdiği “Sonuna Geliyoruz” şiirinde, yaşanmışlıktan süzülen bir bilgelikle harmanladığı bir hüznü duyumsatır. Urla’nın, Ege’nin bir ‘toprak çocuğu’ olarak, aslına, özüne dönüyor gibidir:&lt;br /&gt;“Sonuna geliyoruz dostum/Eksiliyor soframızda/Bir bir iskemleler &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Duyuyorum içimde/Yeşeriyor baş verip/Toprağa vereceğim tohum &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu yaştan sonra her şey/Uzak yakın bana eşit geliyor/Toprağı daha bir seviyorum” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”, Varlık Yayınları, 1980.&lt;br /&gt;Tahir Alangu, “Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, C.III.”1965.&lt;br /&gt;Türk Dili, Şubat 1981.&lt;br /&gt;Türk Dili Dergisi, Ekim 1989.&lt;br /&gt;Şükran Kurdakul, “Çağdaş Türk Edebiyatı”, C.III, Bilgi Yayınları, 1992.&lt;br /&gt;Atilla Özkırımlı , “Türk Edebiyatı Ansiklopedisi”,C. I. Cem Yayınları,1982.&lt;br /&gt;Türk Dili Dergisi, sayı: 30, Necati Cumalı Özel Sayısı, Mayıs 1992.&lt;br /&gt;Memet Fuat “Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi”, Adam Yayınları ,1996.&lt;br /&gt;“Kuşadası’nda Öykü ve Şiire Yolculuk-4”, (ortak kitap) A. Zeki Muslu, “Kırılma Dönemlerinin Şaire Etkisi”, 2007.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.urlaonline.com,mehmet/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;www.urlaonline.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#ffff00;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;TARAF, Kültür Sanat Eki, 25.01.2009'da yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3594235046776688099?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3594235046776688099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/01/yaslanmaz-bir-cocuk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3594235046776688099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3594235046776688099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/01/yaslanmaz-bir-cocuk.html' title='YAŞLANMAZ BİR ÇOCUK'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SX4S_hVAH2I/AAAAAAAAADg/jHflECCQgok/s72-c/images%5B6%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-5514339333608287994</id><published>2009-01-21T02:05:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.538-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SXbzw9ykZlI/AAAAAAAAADI/tSHORmdJCX8/s1600-h/k2gunisigi%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5293686434566530642" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SXbzw9ykZlI/AAAAAAAAADI/tSHORmdJCX8/s320/k2gunisigi%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;KARİN KARAKAŞLI’DAN BİR GENÇLİK ROMANI&lt;br /&gt;“AY DENİZLE BULUŞUNCA”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın Künyesi:&lt;br /&gt;(Ay Denizle Buluşunca, Karin Karakaşlı, gençlik romanı, Günışığı Kitaplığı, 120 s.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlik; sıra dışı, farklı ve özgün bir yaşam dönemidir. Bu yaşam döneminde çocukluktan bedensel olarak sıyrılan genç, ruhsal anlamda da gelişmekte, içinde derin çalkantılar ve çelişkiler yaşamaktadır. Büyümek, doğum gibi sancılarla gerçekleşen bir süreçtir. Bu sancılar gencin iç dünyasını alt üst eder. Bir arayış ve yaşamı keşfetme dönemi olan gençlik çağında, ‘birey’ olmanın zorlu yolculuğu başlar. Özellikle ilk gençlik, tam anlamıyla yoğun ve karmaşık yaşantılar dönemidir. Gençlikte ruh halleri çelişkiler üzerine kuruludur. İlk aşkla kendilerinden geçenler, ufak bir konuda öfkeyle parlayıp tepki gösterenler, gereğinden fazla gözü pek olanlar, barışa kucak açarken şiddete yönelenler… çoktur bu dönem içinde. Gençlik, duyguların yoğun yaşandığı ve abartılı yansıtıldığı, oldukça tepkisel bir dönemdir.&lt;br /&gt;Birçok konuda kalıpları aşmak istemesi ve yaratıcılığı öncelemesi, gençliğin belki de en güzel yönüdür. Gençliğin olaylara yüzeysel bakmayıp her şeyi sorgulaması, irdelemesi, kendisine dayatılan şablon ve kuralları kabullenmemesi, itaatsizliği düstur edinmesi yönüyle eğitimcileri zorluyor oluşu ne kadar gerçekse, gençliğe seslenen romanlar ve öyküler yazan yazarlar açısından da gençlerin kolay bir okur kitlesi olmadığı o kadar gerçektir. Metnin içinde verilen öğütler, iletilen mesajlar, kolay ikna olmayan, hemen kabullenmeyen ve sunulanları zor beğenen genç kuşağa seslenememe riski taşırlar. Gençlik edebiyatı ile uğraşmak, bu nedenlerle oldukça zor ve sorumluluk gerektiren alanlardan biridir. Eğitim sisteminin dışında kalma korkusu, bazen yazarları didaktik eserler vermeye zorlamaktadır. Didaktik yapıtlar, aslında gençlerin çok uzağında kalırlar. Bir yazarın gençliğe seslenebilen yapıtlar yazması için gençlerin dünyasını iyi tanıması, bu dönemin çalkantılarını yüreğinin içinde duyumsaması gerekir bence. Böylece yazar, duygudaşlık ve gözlem gücüyle, ergen ve genç psikolojisinin derinliklerine ulaşarak o zorlu dünyaya seslenebilen yapıtlar üretebilir; bu yapıtlar yoluyla gence yeni ufuklar açabilir.&lt;br /&gt;Karin Karakaşlı’nın kaleminden okuduğumuz Ay Denizle Buluşunca adlı roman, gençlik edebiyatı açısından son günlerin en dikkate değer yapıtlarından biri olarak ilgi uyandırıyor. Didaktik unsurlardan arınmış olarak; gencin dünyasına ‘içeriden’ bakan; doğru/dan bakış açısıyla oluşturulan romanda, birçok gencin kendi yaşantılarını bulabileceği konuların ele alındığına, işlendiğine tanık oluyoruz.&lt;br /&gt;Annesini henüz on yaşındayken kaybeden ve ona dört yıl boyunca özlemle, sürekli ‘gönderilmemiş mektuplar’ yazan Deniz, yalnızlığı, kırılganlığı ve mutsuzluğu içselleştirmiş, bu mektuplarla yaşama tutunmaya çalışan, ergenlik döneminde bir gençtir. Babasının İdil ile evlenmesi üzerine iyice kabuğuna çekilen Deniz, okul dönemlerinde, uzak bir ilde oturan teyzesi ve eniştesiyle birlikte yaşamayı yeğlemiştir. Aslında gerçeklerden ve kendisinden kaçış halindedir. Deniz bu durumla tam anlamıyla yüzleşemez; sürekli kaçar, annesine yazdığı mektuplara ve eğitimini gördüğü piyanosuna sığınır. Yaz tatillerinde baba evine gitmek, onun için çok sıkıcıdır ve kurtulamadığı bir kâbus gibidir. Çünkü orada sadece ‘efendim’ diye seslendiği, kibar ama soğuk bir mesafeyle kendinden uzak tuttuğu; asla annesinin yerini alamayacağı için hiç şansı olmayan ‘üvey annesi’ vardır. İdil, masallardaki, romanlardaki üvey anne klişelerinden farklı; Deniz’le dost olmak, onunla iletişim kurmak için uğraşan, kendisi de küçük yaşlarda öksüz kaldığı için bu karanlık boşluğu derinden yaşayan, iyi niyetli, sabırlı, sakin bir eğitimcidir. Deniz’e, asla annesinin yerini almak istemediğini birçok kez sözsel ya da davranışsal olarak ifade etmesine karşın, onun ruhunun kapısını bir türlü aralayamaz. Ne yapsa boşunadır… İçin için ağlar İdil; duvarlarla konuşur mutfakta. Babası Deniz’in bu dönemi atlatacağına inanır; sadece sabretmeleri gerektiğini söyleyip anlayışla yaklaşır her duruma. Deniz’in annesinin düzenini yansıtan evi bırakıp, yeni bir düzen oluşturmak üzere başka bir semtteki yeni evlerine taşınmışlardır. Bu karar oybirliğiyle alınmıştır; çünkü evin her köşesinde annenin boşluğu duyumsanmaktadır. Deniz, o yaz yeni evlerine geldiğinde, kendi odasının duvarlarında, daha önce olduğu gibi, annesinin yaptığı resimleri görür. Evin bir köşesinde annesinin fotoğrafları ve ona ait bazı eşyalar vardır yine. İdil Hanım, ölmüş annenin anısına saygı gösterir. Ancak, ne kadar çırpınsa boşunadır; karşısında kendisini sımsıkı kapatmış, duvar gibi ilgisiz ve soğuk bir genç vardır ne yazık ki…&lt;br /&gt;Karşı evlerden birinde oturan Aykızı, daha Deniz gelmeden İdil ile güzel bir dostluk kurmuş, dışa dönük, sevecen, düşlerle dolu, hassas ve ince ruhlu bir genç kızdır. O da kendisi doğmadan önce, “Adı Aykızı olsun” diye vasiyet ederek hayata gözlerini yuman Zeliha teyzesinin hayaliyle doludur. Sürekli ayın ışıklarını seyrettiği anlatılan teyzesinin anısıyla, sık sık ay ışıklarıyla konuşur; geceleri ay’la konuştuğunda teyzesinin kendisini duyduğuna/duyumsadığına inanır. Dertlerini, üzüntülerini ay’la paylaşır… Ve bir gün Aykızı, İdil’i ziyarete gittiğinde yaşıtı Deniz’le karşılaşır; çok iyi arkadaş olurlar. İkisi de farklı, kırılgan, sıra dışı, düş gücü gelişkin iki gençtir. Birbirlerini buluşturan ortak noktaları hemen keşfederler. Deniz, annesine yazdığı mektuplardan söz eder; Aykızı da geceleri ay’la konuşarak teyzesiyle iletişim kurduğundan… Bu noktada, iki gencin ölüm karşısındaki tutumlarında benzerlikler dikkati çekiyor. Düşlere sığınarak, mektuplara, ay ışığına tutunarak yaşamaktır bu; ölümle iletişim kurmaktır düşler yoluyla… Deniz ve Aykızı, ilk aşkın yürek kıpırtılarının da eşlik ettiği arkadaşlıklarında zorlu ve çetin dönemler atlatırlar. İdil’in, ruhunu kendisine sımsıkı kapatan ‘oğlu’ Deniz’le iletişim kurup kuramayacağını merak duygusuyla ilerleyen sayfalarda okuyoruz…&lt;br /&gt;İlk gençlik psikolojisini iyi gözetiyor Karin Karakaşlı; romanındaki gençlerin dünyasına, hassas kaleminin açtığı derin ruhsal bir kanaldan girebiliyor. Çağımızın sorunu olan iletişimsizliğin altını çizen yazar, aile içinde, çevrede ve okul ortamında yaşanan asıl sorunun iletişim eksikliği olduğunu, romanın kurgusal yapısı içinde duyumsatıyor. Yazar, gençliğin ilgi alanlarını, iç çelişkilerini, duygusal iniş çıkışlarını, masum aşklarını, yaz heyecanlarını… dile getirirken; hemen herkesin yaşadığı ‘büyümenin tarihi’ni okuyoruz bir taraftan da. Üvey anne klişesini yazınsal anlamda kıran yazar, bu klişenin ‘zor çocuk’ Deniz’in zihninde kırılıp kırılamayacağı sorusunun yanıtını, sürükleyen anlatımı içinde dillendiriyor.&lt;br /&gt;Ay Denizle Buluşunca’da metaforların kullanımı dikkati çekiyor. Kitabın başlığı, iki gencin (Aykızı ve Deniz) buluşmasını anlattığı kadar, yaz günlerine, gençlik aşklarının romantizmine de göndermede bulunuyor.&lt;br /&gt;Ay Denizle Buluşunca, bir roman olarak üç farklı bakış açısıyla yazılmış olmasıyla da ilgi uyandırıyor. Birinci bakış açısı; anlatıcının dile getirdiklerini oluşturan 3. Tekil kişi anlatımı. Bu bakış açısının romanda pek ağırlıklı olmadığı gözlemleniyor. İkinci bakış açısı, Aykızı’nın ben-öyküsel (1.Tekil kişi anlatımı) ile kendi iç dünyasını, kırılmalarını, pişmanlıklarını ve yaşadığı olayları dile getirdiği anlatımlar. Üçüncü bakış açısı ise Deniz’in annesine yazmış olduğu ‘gönderilmemiş mektuplar’. Bu mektupları okurken gencin içindeki o bunalıma, karanlığa, çelişkilere, duygu kaosuna yakından tanık oluyoruz. İdil’den, ‘İdil Hanım’ diye bahsediyor annesine. Defter sayfalarına el yazısıyla yazılmış mektupların, yaratıcı bir görsel/grafik tasarımla fotokopisi alınarak kitap sayfalarına yerleştirilmiş olması, bence genç okurlar açısından heyecan verici, sıra dışı bir okuma deneyimi oluyor. Mektupların bu şekilde tasarımı, hem yazılanları daha inandırıcı kılıyor hem de Deniz’in el yazısının ve naif çizimlerinin (çöp adamlar, notalar, sol anahtarı, şimşekler, kuşlar, ağaçlar…) içtenlik rüzgârlarını estiriyor sayfaların üzerinde. Sanki Deniz’in gizli dünyasına girmiş gibi bir heyecan yaratıyor okurda. Deniz’in annesine yazılmamış iki mektubu da var; hem yazılmamış, hem gönderilmemiş… Çok hastalandığı günler boyunca, eline defterini kalemini alacak gücü bulamayan Deniz’in yazılmamış mektupları… Bunları da ayrıca okuyoruz. Bütün bu farklı anlatımlar, değişik yazı stilleriyle birbirinden ayrılarak okura kolaylık sağlanmış; böylece romanda hangi karakterin neleri anlattığı birbirine karışmamış. Gençlik romanında yaş düzeyine uygun yaklaşımlar da önemlidir; burada okuma/anlama yönündeki biçimsel/görsel düzenlemelerin, kitabın ‘gençlik romanı düzeyi’ni olumladığı da görülüyor.&lt;br /&gt;Romanda birbirinden farklı üç anlatıcının olması dolayısıyla, olayların birbiri içinde sürmesi, zamanların birbiriyle sarmaşması, romana gençlerin hoşuna gidecek bir deneysellik kazandırıyor. Bu zaman sarmaşmasının, sinema kurgularını anımsatan bir teknikle verilmesi nedeniyle, gençlerin görsel-sinemasal kurgu dünyalarına hiç yabancı olmadığını da belirtebiliriz.&lt;br /&gt;Karin Karakaşlı, başarılı bir gençlik romanı yazmış; diliyle, anlatımıyla, bakış açısıyla, tutum ve tarzıyla, enteresan görsel öğelerin gençlere uygun kullanımıyla… Gençleri yakından tanıyan bir yazarın kitabıyla buluştuğumuzu düşünüyorum. Yüreğinin sevgi kapılarını açan yazar, anlayış ve seziş gücünün de aracılığıyla gençlerin dünyasını yapıtının sayfalarına aktarabiliyor ve genç okurlara keyifli okuma yaşantıları sunuyor.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9.11.2008 Taraf&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-5514339333608287994?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/5514339333608287994/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/01/karin-karakaslidan-bir-genclik-romani.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5514339333608287994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/5514339333608287994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/01/karin-karakaslidan-bir-genclik-romani.html' title=''/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SXbzw9ykZlI/AAAAAAAAADI/tSHORmdJCX8/s72-c/k2gunisigi%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-8010731998460316595</id><published>2009-01-03T09:45:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.551-07:00</updated><title type='text'>Tambur Sesi Gibi...</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SV-k6mHFmnI/AAAAAAAAADA/uLhW0ok-kNw/s1600-h/Tambur+A%C4%9F%C4%B1tlar%C4%B1-kapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287125814125894258" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 250px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SV-k6mHFmnI/AAAAAAAAADA/uLhW0ok-kNw/s320/Tambur+A%C4%9F%C4%B1tlar%C4%B1-kapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;TAMBUR AĞITLARI&lt;br /&gt;(Tambur Ağıtları, Öyküler, Vicdan Efe, Şenocak Yayınları, Kasım 2008, 102 sayfa, 10 YTL)&lt;br /&gt;Genç yazar Vicdan Efe ilk öykü kitabı Sen De Topla Düşlerini’den (2003) sonra, bu kez Tambur Ağıtları ile ses veriyor. Yazarın, Tambur Ağıtları’nda her öyküyü biçim, kurgu, içerik ve dil açısından dikkatle işlemesi; yaşamdan süzülenlerden öykü sanatının olanakları içinde yeni ve özgün dönüşümler yaratması ilgi uyandırıyor.&lt;br /&gt;Gönül telini titreten tambur sesinin, öykülerde ağıtsal bir hüzne dönüştüğünü duyumsuyoruz. İnsanı ve toplumu kuşatan acılar, yaşamın kırılma noktaları; bu kırılmalardan yaşam-ölüm dengelerine ve yaşamın anlamsal yoğunluğuna açılmalar söz konusu.&lt;br /&gt;İlk öykü, Gülüm De Viran Oldu, insanın duygu derinliğini, iç çelişkilerini; suçluluk duygusunun yarattığı umarsızlığını dillendirmekte. Öyküdeki gezgin anlatıcı, bir direkte gördüğü yazının ardına düştüğünde kocaman bir felaket yumağıyla karşılaşır. Anlatıcı aracılığıyla köyü ince ayrıntılarla betimleyen yazar, köydeki sessizliği, hayvan pisliklerini, dağlarda uğuldayan rüzgârı, böcek seslerini, at kişnemelerini… anlatırken Faulkner’ın Köy’ü gibi bir manzara yaratır gözümüzün önünde. O olağan görünümün gizlediği bir dram vardır: Birlikte ava gittiği oğlunu yanlışlıkla vuran babanın sessiz feryadı.&lt;br /&gt;Gülbiye öyküsünde kadın sorunlarını işleyen yazar, düşmüş bir kadına çevresinin nasıl alayla baktığını anlatarak toplum yanlışlarına ayna tutuyor. Memduh’ta ölüm karşısında gösterilen insani bir tepkiye tanık oluyoruz. Mezar toprağını kavanozlarda saklayan Memduh, annesini farklı biçimde yaşatmaya çalışıyor; ölümden çıkan dirime merhaba derken yeniden sarılmak istiyor yaşama. Öyküde anlatıcının ağıt söylemi, ağıt-anlatı geleneğimize eklemlenmekte, Makber’in söylemine açılmaktadır.&lt;br /&gt;Vicdan Efe’nin öykülerinde, kırsaldan insan manzaraları bir kurgu geçidinden ilerleyerek okurun zihninde yeni dönüşümlere ulaşıyor: Köy çocuklarının ilgi ve merakla bekledikleri ve yılda sadece bir mevsimde gelen satıcı amcalar; köylerdeki meczuplar, kente ilk kez doğum için giden, zorluklar yaşayan köylü kadınlar… Sevginin emek olduğunu sezdiren satırlarında yazar, insanımızın dünyasından incelikler aktarıyor. Köyün saf delikanlısı Samıt’ın, bir bebeğe kollarını açan, dünyaya sığmayan sevgi dolu yüreğine dikkat çekiyor.&lt;br /&gt;Lacivert Kokulu Kadın, bir erkek anlatıcının iç dünyasına açılırken, hayalle gerçeği buluşturuyor. Düşlerinin ardına düşen, gördüğü lacivert elbiseli kadına kendi düşlerini yükleyen anlatıcı, yol arkadaşı okuru da sürprizli finale doğru sürüklüyor. Dökük Sırlar’da sırları dökük aynalı konsolun, eski ve yeni sahipleri arasında bağ kuran, işlevsel bir nesne olduğu görülüyor.&lt;br /&gt;Sıcak, içten ve şiirsel bir dilin, öyküleri birbirine bağladığını, ana izleklerin başta ölüm olmak üzere birçok insanlık durumu olduğunu görüyor; bu insanlık durumlarının yoğun ve sıkı dokulu kısa öykü formunda işlendiğine tanık oluyoruz.&lt;br /&gt;Vicdan Efe, gözlem ve izlenimlerinden yepyeni düşselliklere ve kurgulara açıldığı bu kitabında, yaşamın parça parça öykülerden oluşan bir toplam olduğunu anımsatıyor bizlere.&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:hulyasoysekerci@yahoo.com"&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;RADİKAL KİTAP EKİ 02.01.2009&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-8010731998460316595?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/8010731998460316595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/01/tambur-sesi-gibi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8010731998460316595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/8010731998460316595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2009/01/tambur-sesi-gibi.html' title='Tambur Sesi Gibi...'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SV-k6mHFmnI/AAAAAAAAADA/uLhW0ok-kNw/s72-c/Tambur+A%C4%9F%C4%B1tlar%C4%B1-kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3884415333739486425</id><published>2008-12-18T13:16:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.561-07:00</updated><title type='text'>ASLI TİTİZ'İN RESİMLERİNDE ERİYEN HAKİKAT</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SUq-XJeSSqI/AAAAAAAAAC4/ut71IkmPsV0/s1600-h/s717889836_965948_1208%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281242817934543522" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 130px; CURSOR: hand; HEIGHT: 115px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SUq-XJeSSqI/AAAAAAAAAC4/ut71IkmPsV0/s200/s717889836_965948_1208%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SUq-XMwlPmI/AAAAAAAAACw/9YfcZ5q7xA4/s1600-h/n681242871_7481%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281242818816589410" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 155px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SUq-XMwlPmI/AAAAAAAAACw/9YfcZ5q7xA4/s200/n681242871_7481%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Aslı Titiz sanki bir düş ülkesini anlatıyor bize. Dünyaya bir tülün ardından bakar gibiyiz; yumuşak, zarif ve güzel... Büyülü bir masal dokunuşu ile hakikatin katı ve acıtan sınırlarını eriten Aslı Titiz, sonsuza açılan düşsel bir evren sunuyor...&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3884415333739486425?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3884415333739486425/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/asli-titiz-resimlerinde-eriyen-hakikat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3884415333739486425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3884415333739486425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/asli-titiz-resimlerinde-eriyen-hakikat.html' title='ASLI TİTİZ&amp;#39;İN RESİMLERİNDE ERİYEN HAKİKAT'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SUq-XJeSSqI/AAAAAAAAAC4/ut71IkmPsV0/s72-c/s717889836_965948_1208%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-93725317455238645</id><published>2008-12-14T16:47:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.570-07:00</updated><title type='text'>FETHİ   NACİ’NİN   ELEŞTİRİ    DÜNYASI (Yazın Günlüğümden)</title><content type='html'>23.07.2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün sanat ve edebiyat dünyasından iki değerli insanın ölümü haberi geldi. Biri, çocukluğum boyunca izlediğim yerli filmlerin renkli simalarından, yıllarını tiyatro ve sinemaya adayan Suna Pekuysal; diğeri ise bence edebiyatımızda ‘efsane eleştirmen’ olarak anılacak Fethi Naci. Her ikisinin yitimi derin boşluklar açtı kültürel yaşamımızda. Sanatçıların ölümünde bu derin boşluğu duyumsuyorum, bir uçurum oluşuyor yüreğimde,  kapanmayan yara gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24.07.2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethi Naci’nin ardından bir şeyler yazmak o denli güç ki… Yıllar öncesinde yazdıklarını kaçırmamaya, yazdığı dergileri izlemeye çalışır; eleştiri yazılarını dikkatle okurdum. Eleştiri türüne ilgi duymamda Fethi Naci’nin yazılarının hatırı sayılır etkisi oldu. Bana eleştirinin belirli yazınsal/estetik ölçütler doğrultusundaki bir değerlendirme çabası olduğunu, yapıt karşısındaki izlenimlerini dile getirmenin aslında eleştiri olmadığını öğreten kişidir Fethi Naci. Özellikle 1940’lı yıllarda Nurullah Ataç’la kendini gösteren izlenimsel eleştirinin, esas itibarıyla deneme türüne yakın bir yazma biçimi olduğunu, bu yaklaşımın eleştirel yazılardan çok, deneme sınırları içine girdiğini pek çok yazısında ifade etmişti. Sonuçta bir sisteme ve kurama yaslanmalıydı edebiyat eleştirisi. İnsan Tükenmez’den (1956) başlayan eleştiri kitapları serüvenini Yüzyılın 100 Türk Romanı (1999) ve Dönüp Baktığımda (1999) ile noktaladı. Son yıllarında onulmaz bir bellek hastalığının pençesinde yaşadı, pek çok eser oluşturan beyni giderek gücünü yitirmişti ne yazık ki… Aklıma Irish Murdoch’ın yaşamöyküsünden uyarlanan Irish adlı film geldi. İnanılmaz bir acı ve yıkım bu Alzheimer hastalığı, hele Irish Murdoch gibi üstün beyinli, yaratıcı bir insan için…&lt;br /&gt;Fethi Naci, çözümlemeci bir eleştirmen sayılmazdı. Özellikle romanda yoğunlaşmıştı, 1981’de yayımladığı 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Gelişme, çevresinde çok yankılar uyandırdı. Fethi Naci bu kitabında estetik ölçütleri öne alıyor, romanın içeriğinin toplumsal olmasının, ya da içeriğinin zengin olmasının bir romanın başarısı için yeterli olmadığının altını çiziyordu. Özellikle yazarın düşüncelerinin taşıyıcısı olan ‘karton karakterler’in, “toplumsal – gerçekçi”  çizgide yazılan pek çok romanın zayıf noktalarından birini oluşturduğunu vurguluyordu. Dönem, kişi, toplumsal çevre, mekân, zaman, dil -üslup gibi unsurların diyalektik bileşiminden oluşan roman estetiğine dikkat çekiyordu. Düşüncelerini daha çok George Lukacs’ın Marksist sanat kuramına ve roman estetiğine göre temellendiriyordu.&lt;br /&gt;Bu eseriyle ilgili olarak şunları yazıyordu: “Kulaktan dolma hazır yargılara aldırmadım; bunun için Yakup Kadri’nin Bir Sürgün’ünün, şimdiye kadar yazıldığı gibi, Paris’teki Jön Türkleri anlatmadığını, Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’sinin, şimdiye kadar yazıldığı gibi başarılı bir eser olmadığını belirtmek zorunluluğu duydum; bunun için Firavun’un İmanı ve Gençliğim Eyvah gibi ‘ideolojik’ romanlarını yerdiğim Tarık Buğra’nın Küçük Ağa gibi, Dönemeçte gibi başarılı romanlarını övdüm. Kemal Tahir’in Büyük Mal’ını yererken usta romancılığının ürünü olan Esir Şehrin İnsanları’nı övdüm. (‘Övdüm’ ve ‘yerdim’ derken, ‘değerlendirdim’ demek istiyorum.) Amacım ‘Türk Romanının tarihi’ni yazmak olmadığı için bütün romancılardan söz etmek gereğini duymadım; yaptığım bölümlemeye göre beni ilgilendiren romanlar üzerinde durmakla yetindim. Bu çalışmayı yaparken, özellikle Giriş’teki yazılar için birtakım kitaplardan yararlandım; ama Türk romanı üzerine yapılmış doyurucu çalışmalara rastlamadım; gerçi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Cevdet Kudret’in, Güzin Dino’nun çalışmalarından da yararlandım, ama beni bu konuda en çok ilgilendiren yazılar, en yararlandığım yazılar, bir İngiliz edebiyatı profesörünün yazıları oldu: Berna Moran’ın. Her bölümün başındaki genel bilgiler için mevcut kaynaklardan yararlandım, onlar dururken yeni araştırmalara girişmek bir eleştirmenin işi değil diye düşündüm. Yıllarca önce yazdığım ama eskimediğini gördüğüm birtakım yazılarımı bu kitaba da aldım; eskidiğini gördüğüm yazıları (Aşk-ı Memnu gibi, Yaban gibi) yeniden yazdım.”  Bu kitabında oldukça nesnel bir bakış açısı kullanmış, dikkatli bir dille değerlendirmeler yapmıştır. Ayrıca, Marksizm’le ilgili kuramsal bilgi birikimini, iyi özümsenmiş bir yönteme dönüştürmüş ve odağına aldığı romanlara uygulamıştır.&lt;br /&gt;25.07.2008&lt;br /&gt;‘Eleştiri günlüğü’ kavramını zihnimde netleştiren kişilerin başında yine Fethi Naci gelir. Günlük biçiminde kaleme aldığı okuma notlarında pek çok düşünce, değerlendirme, esinleme, yorum… kaynaşmaktadır. Eleştiri Günlüğü (1986) kitabı, eleştiri tarihimizde farklı söylem ve biçimiyle yer edinmiştir. Fethi Naci, iyi bir gözlemci, dikkatli ve titiz bir okur portresi çizer. ‘Her eleştirmen öncelikle iyi bir okurdur’ gerçeğinden hareket edilirse, Fethi Naci’nin de öncelikle bu noktadan hareket ettiği gözlemlenir.&lt;br /&gt;Ölümünün ardından yapılan değerlendirmelerin içinde Sema Aslan’ın sözleri önemli bazı hususların altını çiziyor:  “Eleştirileriyle ‘keskin’ bir tavır sergileyen, bazen ironisiyle bazen de metnin içine olduğu kadar metnin dışına da odaklanmayı ihmal etmeyen politik duruşuyla yazdığı eleştirinin doğrudan bir figürü halini alan, ele aldığı eseri çok yönlü ve çok katmanlı bir değerlendirmeye tâbi tutan Fethi Naci’yi ve eleştirilerini zaten son birkaç yıldır özlüyorduk; boşluğu, son birkaç yıldır kapanmadan öylece duruyordu… Yayımlanan onlarca roman ve hikâye biraz da onun eksikliğiyle ‘bir başına’ kalmıştı diye düşünüyorum. Sessizliğiyle koyulttuğu boşluğunu, geride bıraktığı kitaplarıyla doldurabilecek olmamız, hoş bir avuntu.” Doğan Hızlan da “Fethi Naci, Türk eleştirisinin çok önemli bir adıdır. Özellikle roman ve romancılar konusunda yazdıkları o yazarlara daha derinden bakmamızı sağlamıştır. Ayrıca romanın sosyal, siyasal yanının da olduğunu ve tüm bu bileşkelerin ortaya koyduğu ölçütler içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini bize öğretmiştir.” diyerek Fethi Naci’yi özetliyor.&lt;br /&gt;26.07.2008&lt;br /&gt;İnsan Tükenmez’de Fethi Naci şöyle yazıyor: “Sanat, gerçekliğin alelade kopyası değildir, bu gerçekliği aşmak, değiştirmek çabasındadır; bu bir. Öyle söyleyen yazarlar olayların, insanların ardında sürükleniyor demektir; bu iki. Oysa yazar, halk yazarı, öncü olmak, halkının yürüdüğü yolun ilerisini bir projektör gibi aydınlatmak zorundadır”&lt;br /&gt;Bu sözler, Fethi Naci’nin edebiyata bakışını net olarak sergilemektedir. Sanat, gerçekliği yansıtmakla yetinmemeli, gerçekliğe müdahale etmeli, onu değiştirip dönüştürmeli, daha güzel bir dünya kurulmasına ön ayak olmalıdır. Burada, yazarlara öncülük görevi atfetmektedir Fethi Naci; her yazarın halkı aydınlatma sorumluluğuyla hareket etmesi gerektiğini belirtmektedir. 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Gelişme’de ve daha sonraki yapıtlarında sanatın/edebiyatın öncü rolünü yadsımamakla birlikte, her şeyden önce estetik ölçütlerin yapıtın temel sorunsalı olduğu yönünde hareket ederek kendi düşüncelerine bir açılım kazandırmaktadır.&lt;br /&gt;27.07.2008&lt;br /&gt;Her dönem, kendi edebiyatını yarattığı gibi kendi eleştiri anlayışını ve eleştirmenini de yaratmaktadır. Toplumsal yapıdaki değişimler ve dönüşümler, günümüzde baş döndüren teknoloji ve hızın yarattığı ideolojiye göre şekillenmekte; yaşam durmaksızın parçalanmış algılarla akıp gitmektedir. Yabancılaşmanın doruğa çıktığı böyle bir toplumsal yapılanma içinde birey kendi yalnızlığı ve yalıtılmışlığı içine hapsolmaktadır. Sanal gerçekler, giderek hakikatin yerini almakta, hakikatin ne olduğu da bir yandan sorgulanmaktadır. Yeni zamanların eleştirisi, değişen edebiyat anlayışına uygun olarak yeniden şekillenmekte; eleştiride farklı yönsemeler, farklı eğilimler ortaya çıkmaktadır.&lt;br /&gt;“İletişim teknolojisindeki devrimin başı çektiği gelişmeler zinciri; düşünürü de, sanatçıyı da, eleştirmeni de, tüm geleneksel değerlerin/ideolojilerin/kuramların sorgulandığı, geleneksel tinsel içeriğin ’yapıbozuma’ uğratıldığı, yeni bir dünya ile karşı karşıya bırakır… Yeni anlayışa göre, metnin anlam alanı sonsuz bir devinim içindedir; okur ancak metinle karşılaştığı anlam an’ını dizginleyebilir; o da sonsuzluk içindeki anlardan yalnızca biridir. Bu anlayış geleneksel yorumsamacılığın da sonu demektir.” (Zehra İpşiroğlu, Eleştiride Postmodern Eğilimler, Çağdaş Türk Yazını, Adam Yayınları-2001, s.116-125)&lt;br /&gt;Görülen odur ki, günümüzde yazınsal metni o metin dışındaki ölçütlere göre değerlendiren eleştiri anlayışı yerine, metni odağına alan bir eleştiri anlayışı ön plandadır. Bu anlayışa göre metin başlı başına bir yazınsal bütündür; bir eleştirmen de metnin sesine kulak vermeli, metnin dil ve anlam katmanlarını çözümlemeli, izlenimci yaklaşımdan uzak kalarak, metne kendi değerini vermelidir. “Öyleyse Eleştirmen, metni bahane ederek kendisini yansıtan duygu ve izlenimleri Nesne olarak gören Özne değil, metinlere metin için ve metnin içinden bakan Özne’dir.” (Mehmet Rifat, Eleştirmen: Metin-Nesne İçine Giren Anlamlandırıcı-Özne, Kitap-lık, Sayı:105 Mayıs 2007)&lt;br /&gt;Fethi Naci’yi kendi döneminin en etkili ve sözüne güvenilir eleştirmeni olarak selamlıyor;  onun çalışmalarını, eleştiri ve edebiyat tarihimiz içinde hak ettiği yere uygun olarak değerlendiriyorum.&lt;br /&gt;Farklı bir bakış açısıyla metinleri çözümleyen ve kuramsal yönden de donanımlı pek çok genç eleştirmenin geliyor olmasından duyduğum sevinç, Fethi Naci’nin yitimi karşısındaki üzüntümü biraz hafifletiyor…&lt;br /&gt;Yaşamın diyalektiğine güveniyorum. ‘İnsan Tükenmez.’&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;a href="mailto:hulyasoyselerci@yahoo.com"&gt;hulyasoysekerci@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-93725317455238645?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/93725317455238645/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/fethi-nacinin-elestiri-dunyasi-yazn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/93725317455238645'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/93725317455238645'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/fethi-nacinin-elestiri-dunyasi-yazn.html' title='FETHİ   NACİ’NİN   ELEŞTİRİ    DÜNYASI (Yazın Günlüğümden)'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3054728512292918597</id><published>2008-12-05T11:59:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.580-07:00</updated><title type='text'>BEKLEYİŞ  (Foto: Yıldız Tokeri)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STmIpTXP6wI/AAAAAAAAACY/ySCnYGqtgag/s1600-h/kay%25C4%25B1klar%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276398681595046658" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STmIpTXP6wI/AAAAAAAAACY/ySCnYGqtgag/s200/kay%25C4%25B1klar%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Beklemek… Ne denli zor bir yaşantıdır  insan için.&lt;br /&gt;Bu fotoğrafın adı Bekleyiş. Can dostum fotoğraf sanatçısı ve eğitimci Yıldız Tokeri tarafından çekildi.&lt;br /&gt;Yorgun kayıklar sahilde sükûnetle ve dinginlikle bekliyorlar. Zamanın ağır ağır ölüme doğru akışını bilgelikle izliyorlar. Zaman, onların yüreğinden geçiyor yavaş yavaş. Yorgun kayıklar tedirgin değil, çünkü “ölüm onlar için asude bir bahar ülkesi” gibi… İç konuşmalarını kimse duymuyor kadim denizin mavi sularından başka… Kıyının sükûnetine ayrı bir huzur katıyorlar, rüzgârın her esişinde pupa yelken açılmak isteseler de özgürlüğe, artık çok geçtir onlar için… Bunu bildikleri içindir sessiz bekleyişleri…     Hülya Soyşekerci&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3054728512292918597?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3054728512292918597/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/bekleyis-foto-yldz-tokeri.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3054728512292918597'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3054728512292918597'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/bekleyis-foto-yldz-tokeri.html' title='BEKLEYİŞ  (Foto: Yıldız Tokeri)'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STmIpTXP6wI/AAAAAAAAACY/ySCnYGqtgag/s72-c/kay%25C4%25B1klar%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-9067399499843840873</id><published>2008-12-05T06:51:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.589-07:00</updated><title type='text'>AZİME AKBAŞ YAZICI'DAN BİR RESİM</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STlC-Fku6RI/AAAAAAAAACA/3v_THrLIsG8/s1600-h/%C3%A7izimlerim+004.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276322072856815890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 230px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STlC-Fku6RI/AAAAAAAAACA/3v_THrLIsG8/s320/%C3%A7izimlerim+004.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sanatta değişik bakış açıları ve yeni formlar kadar kullanılan tekniğin ve malzemenin de çok büyük önemi var. İnsanın yaratıcılığı tükenmiyor, her şey resim sanatının sınırsız yaratıcı olanakları içinde yeniden şekilleniyor ve anlam kazanıyor. Resim evrene yeni biçimler kazandıran olağanüstü bir çaba gibi geliyor bana. Azime Akbaş Yazıcı’nın resim evreni de böyle… İşte hareketli mercanlar alev alev… İşte yemyeşil yosunlar yaşam ağacı gibi sarılmış kırmızılara… Ve bir kadın, resmin köşesinde bütün anlamı yaratan bir mucize gibi duruyor. Kadın, yaşamı kendi elleriyle yeniden şekillendiriyor. Yaratandır kadın, üreten ve dünyaya anlamlar kazandıran… Ressamı ve figürü kadın olan bu resim karşısında yaratıcılığını evrenin dokusuna nakış nakış işleyen “kadın gerçeği”ni derinden duyumsamaktayım…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hülya Soyşekerci&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-9067399499843840873?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/9067399499843840873/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/azime-akbas-yazici-bir-resim.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/9067399499843840873'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/9067399499843840873'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/azime-akbas-yazici-bir-resim.html' title='AZİME AKBAŞ YAZICI&amp;#39;DAN BİR RESİM'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STlC-Fku6RI/AAAAAAAAACA/3v_THrLIsG8/s72-c/%C3%A7izimlerim+004.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-4396558430217094093</id><published>2008-12-04T10:37:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.626-07:00</updated><title type='text'>RESSAM ASUMAN PORTAKAL'ın RESİMLERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgkDa34MzI/AAAAAAAAABY/1yxuc5Q1d9M/s1600-h/(15)%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276006604636435250" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 136px; CURSOR: hand; HEIGHT: 175px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgkDa34MzI/AAAAAAAAABY/1yxuc5Q1d9M/s200/(15)%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgkDaJQadI/AAAAAAAAABQ/7mfKYf0mcbc/s1600-h/(13)%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276006604440889810" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 175px; CURSOR: hand; HEIGHT: 123px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgkDaJQadI/AAAAAAAAABQ/7mfKYf0mcbc/s200/(13)%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ressam Asuman Portakal’ın Temmuz 2008 Çeşme Sergisiyle İlgili İzlenimlerim&lt;br /&gt;Bence gerçek sanat kendinden önce yaratılmış formları aşarak ilerleyen sonsuz bir süreç. Asuman Portakal’ın resimlerinde bilindik sınırların aşıldığı; belirlenmiş formların ötesine taşınan bir görme biçimiyle yaşama bakıldığı sezgisine ulaşıyorum.&lt;br /&gt;Onun resimlerinde bir şiirin içindeymişim duygusuna kapılıyorum. Birbiriyle kaynaşan ve rasyonel sınırları eriten figürlerle yaratıcılığın ufuklarında yol alıyorum. Cıvıl cıvıl renkler oynaşıyor tuvallerde. İnce ince işlenmiş, zarif ve ayrıksı resimler… Kurdelelerle süslü dilek ağacı, balıklar, kuşlar, bulutlar, yelkenliler… Bulutlar deniz dibine inmiş, kuşlar balıklarla kaynaşmış… İçinden gemi geçen şair balıklar yüzüyor bulutlarda… Yelkenler sonsuza açılıyor… Dilek ağacı hayat ağacı olmuş; barış dilekleri bağlanmış üzerine.&lt;br /&gt;Bütün detaylar, Asuman Portakal’ın düş dünyasının, sevginin, barışın, güzelliğin sözcülüğünü yapıyorlar. Bileşimlerden dönüştürümlere açılan sanatçı, bize yaratıcılığın dünyasında “olanaksız” diye bir kavramın bulunmadığını sezdiriyor…&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-4396558430217094093?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/4396558430217094093/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/ressam-asuman-portakal-resimleri.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4396558430217094093'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4396558430217094093'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/ressam-asuman-portakal-resimleri.html' title='RESSAM ASUMAN PORTAKAL&amp;#39;ın RESİMLERİ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgkDa34MzI/AAAAAAAAABY/1yxuc5Q1d9M/s72-c/(15)%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6115073252928156460</id><published>2008-12-04T10:16:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.634-07:00</updated><title type='text'>KIBRIS NOTLARIM Issızlığın Ortasında Bir Ada(da)yım (ALAZ Dergisi)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STggKnr4YMI/AAAAAAAAABI/n0JdwXnw7rg/s1600-h/s681242871_615689_8739%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276002330288349378" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 97px; CURSOR: hand; HEIGHT: 130px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STggKnr4YMI/AAAAAAAAABI/n0JdwXnw7rg/s200/s681242871_615689_8739%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;ISSIZLIĞIN ORTASINDA BİR ADA(DA)YIM&lt;br /&gt;Kıbrıs, Haziran, 15, 2008.&lt;br /&gt;Burada adanın ıssızlığını ve Akdeniz sıcaklığını yaşamaktayım. Sabahleyin ya da akşamüzerine doğru dışarı çıkmak, sahil boyunca yürümek, denizin o harika mavisini seyretmek çok hoşuma gidiyor. Dalgalar, tuz ve denizin sesi… Rüzgârın sımsıcak esintisini yüzümde hissediyorum. Lefke Gemikonağı sahillerinde, çok uzaklardaki Toroslar belli belirsiz bir siluet halinde görünüyorlar. Geceleri hava serinliyor ve denizin meltemi ile dalgaların sesi birbirine karışıyor. Yasemin kokuları yosun kokuları ile bir arada. Kıbrıs’ta yaseminler çok iri ve parlak… Gecenin içinde, parıldayan bir beyazlıkla baygın kokularını sunuyorlar…&lt;br /&gt;“pencere&lt;br /&gt;ışığı karşılar&lt;br /&gt;gecenin içine düşmüş&lt;br /&gt;bir ses&lt;br /&gt;yıldızlar” (Neşe Yaşın)…&lt;br /&gt;Güzelyurt-Lefke bölgesinde kalıyoruz. Burası adanın daha otantik ve daha yeşil kalmış bir bölümü. Yollarda kalabalıklar görmüyorum. Evlerde bile -sanki- insanlar yok gibi. Gerçekten ıssızlığın ortasındayım… Mehmet Eroğlu’nun 1974’te Kıbrıs’ta yedek subayken yazdığı Issızlığın Ortasında adlı roman, kahramanın ıssızlıkta kendi iç dünyasına yolculuğunu ve kendisiyle yüzleşmelerini anlatır. Kıbrıs, insanın esin kaynaklarını harekete geçiren bir coğrafya. Burada yazılmış nice roman, öykü, şiir var…&lt;br /&gt;Ben de ada(da)yım; kendi ıssızlığımın ortasındayım. Büyük kentlerden uzakta yaşamak, insanı kendi dünyasına yolculuklara yöneltiyor; bakışlarını kendi ruhuna çevirmesini sağlıyor. Epeydir unutur gibi olduğum iç dünyamla baş başayım şimdi. Düşünmek, nefes almak bile bir mutluluk burada. Hemen yakınımdaki kırlardan kekik kokuları yükseliyor sabah aydınlığında. Yanıma sadece Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanını almıştım. Onu yeniden okumaktayım. Birkaç da DVD var; onları izleyeceğim. Aylaklık, dolu dolu bir yaşantı burada. Keşke ‘boş’ diye nitelediğimiz zamanların değerini bilseydik…&lt;br /&gt;Kıbrıs, Haziran, 20, 2008.&lt;br /&gt;Gözlem ve algı kapılarımı daha fazla açık tutmaya çalışıyorum; insanları, konuşmaları, yaşama tarzlarını gözlemliyorum. Kıbrıs yerel TV’lerini de izliyorum. Bu arada, Kıbrıs Türkçesinin çok özel melodili bir ses yapısı oluşu dikkatimi çekiyor. Adaya özgü yerel sözcükler var. Akşamsefası çiçeğine “gecetüten” deniyor; ne hoş…&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde Girne, Lefkoşa gezileri yaptık. Girne Kalesi’nden çok etkileniyorum. Lüzinyanlar’dan kalan büyük bir kale. İçinde ‘canlandırılmış tarih’ (animasyonlar) etkileyici. İnsanların yüzyıllar öncesinde kalelerde nasıl bir tutsaklık yaşadığını görüyor; sanki o günleri yeniden yaşıyorum. İşkenceler, acılar… İnsanın insanı zulmü hâlâ bitmiş değil yeryüzünde… Acılar katlanarak çoğalıyor ne yazık ki…&lt;br /&gt;“anne hıçkırığı kentler giriyor içime Ortadoğu viran ölülere veriyorum gözlerimi sesimi karanlığa buruş buruş hırs bulaşır uçurtmasız uçar çocuklar kıyımlara utangaç kırmızı yıldızlar… rıhtımda gözyaşı biriktiren dalgalar kadar ıslak ağlar analar gözlerinde üşür dolunay!” (Mine Ömer) …&lt;br /&gt;Kıbrıs’ta trafik İngiltere’deki gibi sağ şeritten işliyor; arabaların direksiyonları sağda. Girne’de ya da Kıbrıs’ın neresinde olursam olayım, arabaların yayalara incelikle yol vermesi dikkatimi çekiyor. 60’lı yılların İstanbul’unda da yayalara yol verirdi arabalar. Şimdi o eski güzellikleri burada görmek hoş bir duygu. Nereye gitsek insanlar yardım ediyor, yol gösteriyorlar. Modern bir zihniyet var Kıbrıs’ta; öyle ki adanın ruhuna işlemiş uygar düşünce ve yaşama tarzını duyumsamaktayım içimde.&lt;br /&gt;Lefkoşa’da sıcak bir öğle sonrasında Yeşil Hat boyunca yürüyorum. Çevredeki yenileme çalışmaları dikkatimi çekiyor. Evlere yepyeni bir imar düzeni kazandırılmış. Yapıların yerel detayları dikkatimi çekiyor. Yeşil Hat üzerindeki bir bölümde dostluk alanı oluşturulmuş; bir futbol sahası bu. Haftada bir gün burada bir araya gelen Türk ve Rum gençler birlikte maç yapıyorlarmış. Yüksekten baktığımda hemen yakınımda ünlü Ledra Palas’ı ve Rum kesimine ait evleri, arabaları, insanları görüyorum…&lt;br /&gt;“Bulut köyümü görür Sınırın ötesinde Bulutun gözleri ne güzel” (Neşe Yaşın)Yerli halktan gençlerin bir kısmı, özellikle Lefkoşalılar sabah Rum kesimine geçip orada çalışıyor ve akşamları evlerine dönüyorlar diye duydum. Lokmacı Sınır Kapısı’nın açılması ve Avrupa Birliği’ne girmenin sağlayacağı çeşitli olanakları gerçekten önemsiyorlar; gençlerin çoğu adaya barış gelmesinden ve bir arada “adalı olarak” yaşamaktan yana. Elbette daha tutucu çevreler bu gelişmelere pek sıcak bakmıyorlar. Lefkoşa’da Lokmacı Sınır Kapısı’na kadar gittim; ancak TC uyruklu olduğum için sınırdan Rum kesimine giremedim; KKTC’lilere giriş serbest. Hayırlı olsun dileklerimi bıraktım Lokmacı’ya…&lt;br /&gt;Kıbrıs, 23, Haziran, 2008&lt;br /&gt;Magosa’ya gittim geçen gün; yani adanın öteki ucuna… Magosa’ya giderken yol boyunca içime bir gariplik çöktü. Hüzünlü bir doğa görünümü var; sıra dağların çevrelediği düz ovaya büyük bir sessizlik egemen. Arazi burada susuzluk nedeniyle çoraklaşmaya başlıyor. Bir derin sancı kaplıyor ruhumu… Magosa’ya doğru yeşillikler artmaya başlıyor. Doğu Akdeniz Üniversitesi’ne ait kampusun görünümü güzel ve yeşil alanlarıyla göz dolduruyor. Magosa da tarihi dokusuna güzellikleri işlemiş bir kent. Kalesi etkileyici; özellikle Namık Kemal’in bundan yüz yıl önce kaldığı zindanı görmek bambaşka bir duygu. İlerici görüşleri nedeniyle burada uzun süre sürgün yaşamı sürdürmüş Namık Kemal. Magosa’daki günlerinde Akif Bey ve Zavallı Çocuk piyeslerini yazmış, Gülnihal’i de orada tamamlamış. Celalettin Harzemşah’ın planını orada kurmuş. İntibah romanının, İrfan Paşa’ya Mektup, Takip ve Tahrib-i Harabat, Mes Prisons Muahezenamesi gibi önemli eleştiri eserlerinin yine bu devrede yazıldığını düşününce, asıl edebiyat çalışmalarının bu sürgünlük döneminde toplandığını anlıyoruz. Namık Kemal’in Magosa’daki sürgün yaşamı otuz sekiz ay sürmüş.&lt;br /&gt;Magosa’da geçmiş zamanlar geleceğe doğru uzanırken, geçmiş zamanların tarihsel dokusu insanı kendine çağırıyor. Burada zengin ve pek keşfedilmemiş bir Gotik kültür var. Saint Nicholas Katedrali’nin ihtişamı karşısında tüylerim ürperdi. Katedralin içinde duvarların ve tavanların süslemeleri, inanılmaz bir ince dokuma gibiydi. Tavanların, kubbelerin yüksekliği ve erişilmezliği içimde mistik bir heyecan yaratıyor. Bu heyecanı bir de Ayasofya’da yaşamıştım. Katedralin bahçesinde de ‘cümbez ağacı’ adında, dut benzeri yaprakları olan ulu ve yaşlı bir ağaç var. Üzümsü, yeşil meyveler taşıyor dallarında. Üzerindeki tabelada bu ağacın 1299 tarihine ait olduğunu okuyorum. Bu ulu ağaçlar yanında insanın ömrü ne ki, diye düşünüyorum ister istemez.&lt;br /&gt;Kıbrıs, 24, Haziran,2008&lt;br /&gt;Akdeniz yüreğimde dalgalanıyor durmadan. Zor günler yaşamış, çok gözyaşları dökmüş bu çileli adanın tarihi ruhuma doluyor. Lefke’de bazı binaların cephesindeki otuz yıllık derin kurşun yarıklarını ilk gördüğümde donup kalmıştım. 1974 Harekâtı dönemindeki çatışmalarda Rum sınırından açılan ateşin izleriymiş bunlar.&lt;br /&gt;“Güller dolusu kan vardı ülkemin gözlerinde/ çocuklar ölürken ağıt yakardı güneş/ yalnızdık/ yoksulduk/ rıhtımda gözyaşı biriktiren dalgalar kadar ıslak ağlardı Kıbrıs / kıyımlarda artık ölmüyorsa çocuklar/ biz barışız/biz, özgür bir halkız/ alın terimiz kadar temiz bir dünya için masmaviyiz yaşama… Yaşamaksa, öpmektir yaralarından çocukların.” (Mine Ömer)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi adaya kalıcı barışın gelmesini diliyor kalbim. Barış en güzel duygu bu evrende. Sevgi de onun kardeşi.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Valizlerimi hazırlamaya başladım; yolculuk Türkiye’ye. İçimden “Hoşça kal Kıbrıs!” diyorum, “sevginin, güzelliğin yeşil adası, hoşça kal. Yeniden geleceğim. Daha güzel günlerini görmek için…”&lt;br /&gt;Hülya SOYŞEKERCİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6115073252928156460?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6115073252928156460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/kibris-notlarim-isszlgn-ortasnda-bir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6115073252928156460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6115073252928156460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/kibris-notlarim-isszlgn-ortasnda-bir.html' title='KIBRIS NOTLARIM Issızlığın Ortasında Bir Ada(da)yım (ALAZ Dergisi)'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STggKnr4YMI/AAAAAAAAABI/n0JdwXnw7rg/s72-c/s681242871_615689_8739%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-4161188129197886118</id><published>2008-12-04T10:06:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.651-07:00</updated><title type='text'>Bir Tiyatro Oyunu Hakkında FELATUN BEY İLE RAKIM EFENDİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgdLdKEWoI/AAAAAAAAABA/6V4RGmEsqWU/s1600-h/afi%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5275999046107159170" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 139px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgdLdKEWoI/AAAAAAAAABA/6V4RGmEsqWU/s200/afi%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey ve Rakım Efendi adlı romanı İzmir Devlet Tiyatroları tarafından aynı isimle sahneleniyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;DOĞRU RAKIM BAY YANLIŞ&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;HÜLYA SOYŞEKERCİ &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İzmir, sahne sanatları ve görsel sanatlar açısından özellikle son zamanlarda sergilenen eserlerle sanat-kültür ufukları giderek genişleyen bir kentsel mekân durumunu aldı. İzmir Devlet Tiyatrosu, sahne sanatlarında yıllardan beri sürdürdüğü öncü konumunu bu yıl da devam ettiriyor ve ilginç oyunlarla perdelerini açıyor. Yeni sezona 7 ekimde Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı oyunla başlayan İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Konak Sahnesi’nde sergilediği bu oyununun edebiyattan tiyatroya uyarlamasının nasıl gerçekleştirildiğini; sahneye nasıl aktarıldığını bir süreden beri merak ediyordum. Son zamanlarda eski ve yeni edebiyat metinlerinin sinemaya, TV dizilerine ve tiyatroya uyarlamalarıyla ilgili pek çok eleştiri ve yorumla karşılaştığım için, 1876’da Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılan bu ilginç romanın sahneye uyarlama yöntemlerine ve metnin sahnedeki yorumlanma, açılımlanma biçimine odaklandım oyun süresince. Yayımlandığından bu yana yüz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, eserin Doğu-Batı, ya da alaturkalık-alafrangalık gibi oldukça önemli bir toplumsal-kültürel çelişki ya da karşıtlık üzerine kuruluşu; bu sorunsalın günümüzde de farklı boyutlarda toplumsal yaşamda devam ediyor oluşu nedeniyle, romanın içerik ve konu açısından günümüze pek de yabancı kalmadığını belirtebilirim. Yazar, birbirine zıt iki tip (Felatun ve Rakım) yoluyla kendi düşüncelerini dile getirmiştir; okurlarını aydınlatmayı/eğitmeyi amaçlamıştır roman metninde. Yazarın özgün üslubunun “meddah tarzı” denen bir anlatı (tahkiye) yöntemine yaslanması da eserin tiyatroya uyarlanması konusunda birtakım ipuçları barındırmaktadır kendi içinde. Sanki bir meddah karşımıza geçmiş, çeşitli taklitler de yaparak bize bir öykü anlatmaktadır hissine kapılırız bu romanı okurken. GELENEKSEL BİR ORTAOYUNU Çoğumuzun edebiyat ders kitaplarından da tanıdığı iki kişidir Felatun ile Rakım. Yazarın sözcülüğünü Rakım Efendi yapar. Felatun, Batı kültürünü doğru anlayamamış, müsrif, tembel, çapkın ve mirasyedi olan zayıf bir karakterdir. Yazarın olumsuzladığı, biraz da gülünç bir karikatür gibidir. Ahmet Mithat Efendi, onun karşısına Rakım Efendi’yi çıkarır; Rakım tamamen Felatun’un karşıtıdır. Bilime meraklı, okumayı seven, çalışkan, düzenli, disiplinli, tutumlu, geleneksel değerlerinden ödün vermeyen bir Osmanlı Efendisidir Rakım. Ahmet Mithat, Rakım üzerinden kendi Batılılaşma anlayışını dile getirir. Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış adlı eserinin birinci cildinde bu konuda analitik bir yorumda bulunur; Ahmet Mithat’ın Türklerin ticaret anlayışında Avrupalılardan çok gerilerde kaldığını, iş hayatında tembel olduklarını düşünerek, özel teşebbüs çabasıyla ticarette ve yaşamda başarıya ulaşan kişileri okura örnek olarak sunduğunu belirtir. “Müsrif-mirasyedi Felatun Bey ile çalışkan ve hesaplı Rakım Efendi’nin bu tutumları sonucu, birinin nasıl battığını, diğerinin başarıya nasıl ulaştığına tanık olur ve ekonomik bakımdan birbirinin karşıtı olan bu iki tutumu değerlendirmeye yöneliriz.” der. Roman kurgusu Felatun ile Rakım’ın değişik mekânlarda gösterdikleri davranışların karşılaştırmalı olarak sergilenmesi üzerine oturtulur. Sahnelenen oyunda bu iki tipin karşıt davranışlarından, çevresindekilerle ilişkilerinden ve Ahmet Mithat’ın meddah anlatımından hareket edildiğini; böylece oldukça keyifle izlenen bir edebiyat uyarlamasının kotarılmış olduğunu söyleyebilirim. Aslına sadık kalınan, yazarın anlatı(tahkiye) yönteminin geliştirilip geleneksel orta oyunu tarzına; oradan da modern epik tiyatronun ve postmodern anlatıların içerdiği yaşamın oyuna dönüştürülme süreçlerine açılan oyun, gelenekselden moderne, hatta postmoderne dönüşen yapısıyla genç kuşakların da ilgisini uyandırıyor. BİR MEDDAH: AHMET MİTHAT Oyunun “iki katmanlı”, oyun içinde oyun; ya da Ahmet Mithat Efendi’nin yönetmenliğini yaptığı bir ortaoyunu biçiminde düzenlenmesi, zaman zaman yazarın oyuna, oyunculara müdahale etmesi, yorumlar yapması, romandaki Ahmet Mithat anlatımıyla tam anlamıyla örtüşüyor. Yazarın asıl oyun kişisi olarak ana oyunda yer alması; bir tiyatro yönetmeniymişçesine sahnedeki oyunu dışarıdan idare etmesi; oyun kişilerinin de arada bir kenardaki masasında oturan yazara sitemlerde bulunması, laf atması ya da arada ufak bir selam göndermesi, yazarın ara sıra oyunda bir rol alması (Esirci rolü) hem komedi unsuru olarak yer alıyor hem de izleyicileri oyuna yabancılaştırarak, izlediğinin sadece bir oyun olduğunun sık sık anımsatılmasını sağlayan birer uyarı işlevi taşıyor. Ahmet Mithat Efendi’nin elindeki bastonu arada bir yere vurarak sahnede zaman zaman oluşan kargaşayı dağıttığını görüyor; bastonun aynı zamanda bir meddah malzemesi oluşunu da anımsıyorum bu arada. Kısacası Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında zaten var olan meddah anlatımı, ortaoyunu öğeleri de katılarak modern-epik bir tiyatro oyununa dönüştürülmüş; “hayat hayal, oyun gerçek” diye söze başlıyor Ahmet Mithat Efendi. Zaman zaman yaşadığımız ana, bugüne de gelen Ahmet Mithat Efendi, kendisinin “sadece rol yapan bir oyuncu” olduğunu da duyumsatıyor. Böylece, sahnede izlenenle yaşamın sık sık birbirine dokunması ve birbirine dönüşmesinden doğan estetik bir heyecan kaplıyor izleyenleri. Bu açıdan baktığımızda oyunun “üç katmanlı” bir kurgusal yapı arz ettiğini de söylemek mümkün. Oyunun nerde başlayıp nerede bittiğini, gerçeğin nerede durup nereye kaybolduğunu düşünüyor, yaşamla oyunun uyumlu dansını izliyoruz böylelikle… İzleyenleri oyuna çağıran anons da şöyle: “Provanın 1. Faslının başlamasına bir dakika kaldı!” “Oyun” değil de “prova”, deniyor, izlenenlerin, gösterilenlerin oyun yerine oyunun provası oluşu; asıl oyunun nasıl olduğunu/olacağını düşündürüyor izleyenlere. Dr. Sevinç Sokullu’nun, Türk Tiyatrosunda Komedyanın Evrimi adlı yapıtında dile getirdiği gibi genelde bütün ortaoyunlarında şöyle bir süreç fark ediliyor: Seyirci ilkin gerçeğin sorunları ve ağırlığından çekilerek oyun ortamının başka dünyasında-şarkı ve dansların şamatasında-gerginliğinden kurtarılıyor. Sonra “oyunbozma” ile oyunu fark etmesi sağlanıyor ve yaşam ile tekrar ilişki kurmaya yöneltiliyor. Böylece ortaoyunun bütün öğelerinin bileşimiyle yaşam ile oyun arasındaki o büyülü titreşimi yakalayan ve yaşatan bir güldürü oluyor. Bu oyun tarzında seyirciyi her dem uyanık tutan bir özellik ortaya çıkıyor. Ortaoyununun yaşamla, çevreyle ilişkiyi sürdürme ve “oyunu yaşama dönüştürerek yabancılaşmayı engelleme” en önemli nitelikleri olarak görünmektedir. ORTAOYUNU TİPLERİ Oyunda müzik, işlevsel olarak ve tiplemelere göre kullanılmış; tıpkı ortaoyunundaki gibi. Felatun Bey sahnedeyken (ortadayken) piyano çalınır, Rakım Efendi ortaya çıktığında alaturka sazlar çalmaya başlar. Bence bu oyunda Felatun ve Rakım’ın yanı sıra üzerinde düşünülmesi gereken üçüncü bir tip daha var; o da “ortaoyununun” Kastamonulu tipidir; Felatun’un hizmetkârıdır; Felatun’un ona Mehmetçik şeklinde seslenmesi de ilginçtir. Saf, temiz Anadolu insanını, halkı temsil eden Mehmetçik, ne piyanoya ne de alaturka çalgılara ilgi duyar; onun için sadece saz (bağlama) önemlidir. Mehmetçik, oyunda sık sık denge görevi görmektedir; tek piyanonun aynı anda iki ya da üç mekânda birden görülebilmesi ya da Rakım’ın hem evdeki cariyeye hem de İngiliz ailesinin kızlarına kendi evlerinde Farsça dersleri vermesi gibi farklı mekân düzenlemelerini elindeki yazılı pankartlarla Mehmetçik gerçekleştirir. Bu görevi ona “ortaoyunun” yönetmeni Ahmet Mithat Efendi vermiştir elbette. TİYATRO EĞLENCELİDİR İzlediğim oyunda bence en çok eleştirilen toplumsal olgulardan biri Osmanlı’daki cariyelik kurumudur. Kadının bu durumunu Ahmet Mithat Efendi birçok eserinde dile getirir. O zamanlarda insanların (genç kızların) parayla alınıp satılan birer esir(köle) olmaları gerçeği, bu oyunda sık sık komik unsurlarla bezenerek izleyicilerin dikkatlerine sunuluyor. Cariyesi Canan’a ders verirken ondaki istidadı ve güzelliği gören Rakım, Canan’a âşık olur. Bir gün ona “Sen esir değilsin; kendi kendinin efendisisin.” der. Oyunda sık sık hürriyet kavramına vurgu yapılması, yazarın ve döneminin yansımalarını da taşımaktadır. Canan’ın piyano hocası Madam Josephina da Rakım’a ilgi duyar. İngiliz ailenin bir kızı da ona âşıktır. Böylece Rakım, oyundaki kişilerden birinin dediği gibi “bulunmaz Hint kumaşı” durumunu almıştır. Rakım’a oyunda biraz da filmlerdeki “jön” havası verildiği, ona da belirli bir mesafeyle bakıldığı gözden kaçmıyor. Rakım, tercihini Canan’dan yana yapar ve onunla evlenmeye karar verir. Oyunda Felatun’un tüm malvarlığını yiyip bitiren tiyatro oyuncusu metresi Polin, Rakım’ı büyüten dadısı, İngiliz kız kardeşler onların ebeveynleri Bay ve Bayan Ziklas… ve çok sayıdaki oyuncu kadrosuyla zengin ve hareketli bir oyun izleniyor. Oyunda romanın asıl mesajının altının çok da fazla çizilmediğini, daha çok oyunun deneyselliğine odaklanmamızın sağlandığını düşünüyorum. Güldürü, zaman zaman ortaoyunundaki gibi sözü yanlış anlama, zaman zaman da komik hareketler üzerine kurulu. Çelişkili durum ya da tiplemeler, davranışlar da güldürü unsuru olarak işlev yükleniyor. Piyano parçaları ve alaturka çalgılar eşliğindeki danslarla şenlikli bir hava kazandırılan iki perdelik oyun bittiğinde iki saatin bana oldukça kısa gelen sürede nasıl geçip gittiğini anlayamadım. İzleyiciyi sıkmadan; Namık Kemal’in “Tiyatro eğlencedir ama eğlencelerin en faydalısıdır.” sözünü anımsatırcasına kotarılan bu oyun, Levent Suner tarafından yönetilmiş ve oyunun sahnelenmesinden bir hafta önce ölen hocası Metin And’ın anısına adanmış. Bence, oyunu uyarlayan Türel Ezici, oyuncular ve öteki emek verenlerle birlikte, ustasına layık bir oyun ortaya çıkarmış Levent Suner. Oyunla ilgili olarak şunları belirtiyor yönetmen: “Ahmet Mithat’ın roman yazımı üslubunda, adeta post modern zamanlarda yazarmış gibi romandan çıkıp okuyucusu ile doğrudan ilişki kurma alışkanlığı, oyunun sahnelenmesinde tiyatronun mutfağını seyirciye açma fikrinin doğmasına neden olmuştur. Sanki tiyatronun nasıl oluştuğunun dersi veriliyormuş gibi çerçeve sahneyle seyirci arasındaki görünmeyen duvar yıkılmıştır. Böylece iki alan birbirine yaklaşmıştır. Tüm mekânı oyun alanı kılarak çerçeve sahnede ortaoyunu çıkarmanın zorluğunun üstesinden gelinmeye çalışılmıştır.” Oyunda yer alan oyuncuların çok renkli kıyafetleri ve “elma şekeri” makyajları güldürü unsurunu abartmalara da yaslıyor; böylece bu çağdaş ortaoyununa ayrı bir atmosfer kazandırıyor. Hem eğlenmeye hem de düşünmeye çağıran Felatun Bey ile Rakım Efendi izlenmeyi hak eden bir oyun. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;5 KASIM 2008 Çarşamba TARAF KÜLTÜR SANAT EKİ&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-4161188129197886118?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/4161188129197886118/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/bir-tiyatro-oyunu-hakknda-felatun-bey.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4161188129197886118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/4161188129197886118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/bir-tiyatro-oyunu-hakknda-felatun-bey.html' title='Bir Tiyatro Oyunu Hakkında FELATUN BEY İLE RAKIM EFENDİ'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STgdLdKEWoI/AAAAAAAAABA/6V4RGmEsqWU/s72-c/afi%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6260342210393590765</id><published>2008-12-04T10:01:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.616-07:00</updated><title type='text'>KEMALETTİN TUĞCU İLE BİR ÇOCUK OKUR OLMAK</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SThCkJaO0ZI/AAAAAAAAABg/XykFrYiQmQM/s1600-h/1942%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276040152233202066" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 137px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SThCkJaO0ZI/AAAAAAAAABg/XykFrYiQmQM/s200/1942%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;KEMALETTİN TUĞCU İLE BİR ÇOCUK OKUR OLMAK&lt;br /&gt;Çocukluğunu/ ilkgençliğini 1960’lı, 1970’li yıllarda yaşayanların vazgeçilmez yol arkadaşlarından birisiydi Kemalettin Tuğcu. Bundan on iki yıl önce, 18 Ekim 1996 tarihinde yitirdiğimiz yazarın, bazen düşlerimizi dolduran gizemli bir okuma yolculuğuna, bazen de Ayşecik gibi sevimli film karelerine dönüşen romanları, ilginç kapaklarıyla, illüstrasyonlarıyla, afişleriyle bir döneme ciddi anlamda damgasını vurmuş birer popüler kültür yapıtıydı. Kemalettin Tuğcu, yalnızca yazınsal değil; aynı zamanda toplumsal bir fenomenin adıydı. Bu adın çevresinde oluşan büyülü bir hale vardı sanki. “Kemalettin Tuğcu okumak” şeklinde bir deyiş de dolaşırdı dillerde. Yılmaz Erdoğan, Kayıp Kentin Yakışıklısı kitabında yer alan Yaşayabilme İhtimali adlı ünlü şiirinde “Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı” diyerek, onun, bir dönemin çocuk ve ergenlerinin duyarlılığını oluşturan, onların iç dünyalarında derin izler bırakan bir yazar oluşuna göndermede bulunmaktadır. Bir bakıma, “insan, okuduklarının ve yaşadıklarının bir toplamı” değil midir?&lt;br /&gt;Büyümenin Türkçe Tarihi adlı seçkisinin önsözünde Murathan Mungan, bir yazarın düş ve yaratım dünyasının küçük yaşta okuduğu kitaplarla şekillendiğini dile getirmekte; yazınsal beğenisinde, yaşamı anlama çabasında bu kitapların önemli bir payı olduğunu anlatmaktadır: “Özellikle çocukluğumuzda, yeniyetmeliğimizde, ilk gençliğimizde okuduklarımızın izi, niye diğerlerinden daha derindir ve okuduklarımız niye daha keskin çizgiler, daha berrak imgelerle saklı kalır, hatırlanır?” diye sormakta ve “Bazen okuduğunuz bir öykü sizi birkaç yaş birden büyütür. Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür. Yaşama ilişkin birçok şeyi, kendi deneyimlemenize gerek kalmadan edebiyat yoluyla öğrenirsiniz. Önünüzdeki yılların deneyimlenmiş, canlandırılmış, sonuçlandırılmış haliyle sizi, hayattan daha önce bilgilendirir, donatır; dünyaya ve geleceğinize hazırlar. Bakışlarımızı, sezgilerimizi, içgüdülerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi biler, geliştirir, olgunlaştırır. Bizi yalnızca dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zamanda kendi içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır.” demektedir. Çocukluk ve ilk gençliklerini o yıllarda yaşayan yazarlardan Selim İleri, Ali Sirmen ve Orhan Pamuk üzerinde Kemalettin Tuğcu romanları önemli etkiler bırakmıştır. Selim İleri’ye göre Kemalettin Tuğcu, “duyarlı bir yazar”dır. Romanlarındaki çocukları hayatın zorlu yollarından geçirdikten sonra; ya okuma yoluyla ya bir meslek edinme yoluyla mutlaka topluma kazandırdığına dikkat çeken Selim İleri, Kemalettin Tuğcu’nun topluma kazandırılmış insanları bize anlatırken, bunun çetin yollardan geçtiğini vurguladığını ifade ediyor. Selim İleri, Kemalettin Tuğcu’nun, insanların acılar içindeki büyümelerini, hangi problemlerden yola çıkarak nerelere vardıklarını gözü yaşlı bir şekilde dile getirmesini doğal buluyor. “Ülkemizde gözü yaşlı olmak için pek çok neden söz konusu. Ama Kemalettin Tuğcu’nun bu çabası, yazık ki kendisinin en verimli çağlarında çevresince, edebiyat çevrelerince, eleştirmenlerce pek anlaşılamamıştır.” şeklinde yorum yapıyor. Selim İleri’nin o ince hüzünlü romanlarındaki duyarlılık; Orhan Pamuk’ta dile gelen İstanbul’un kentsel güzellikleri, çocukluklarındaki Kemalettin Tuğcu okumalarından da kaynaklanıyor olması da kuvvetle mümkün. Ancak, kuşkusuz bu yazarları besleyen daha pek çok yerli/yabancı yapıt ve yazar da vardı okuma serüvenleri boyunca.&lt;br /&gt;Kemalettin Tuğcu’nun hiçbir kitabında suçlular cezasız kalmaz, iyiler roman sonunda. “ödülünü” alırlar. Dürüst ve çalışkan olmanın, yalan söylememenin, hırsızlık yapmamanın, yardımsever olmanın önemi, satır aralarında ve olay içinde sezdirilir. Erdemli olmak, her türlü maddi kaygının ötesindedir. ‘Temiz kişilik’ anlayışı, Kemalettin Tuğcu dünyasında önemli yer tutar; o, her şeyden önce ‘ahlakçı’ daha doğrusu ‘vicdanlara seslenen’ bir yazardır. Bu tutum, kaynağını dinsellikten değil; insancıl bakış açısından alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın romanlarında kurgu sorunlarıyla karşılaşmak oldukça zordur; anlatılanlara merak düğümleri atarak ilerleyen olay kurgusu, sonlara doğru okurun bu merak unsurlarının yavaş yavaş çözüldüğünü sezinlemesiyle okuma keyfine dönüşür; Kemalettin Tuğcu romanları ilgiyle okuturlar kendilerini. Olaya yaslanan bir romancılık anlayışı içindedir yazar. O nedenle fazla betimlemelerden uzak durarak, olayın akışı içinde insanları ve mekânları dile getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun roman kurguları, esas itibarıyla ‘sorun odaklı’ dediğimiz bir roman kurgulama tarzında oluşturulmuştur. Kemalettin Tuğcu’nun, o dönemde toplum yapısından kaynaklanan birer sorun olarak gördüğü konular; yetimlik, yoksulluk, üvey anne/baba sorunu, aile içi çatışmalar, miras kavgaları, kimsesizlik, aile içi şiddet, bedensel engelli olma durumu, zenginlikten yoksul bir yaşama düşme, hastalık, işsizlik, açlık gibi konulardır. Annenin ve/veya babanın ölümü, anne-babanın boşanması, onlardan birinin ölümü gibi nedenlerle beliren ‘yetimlik’ teması, roman karakteri olan çocuğun kendisini çaresiz hissetmesine neden olur. Bu melodramatik yapı içinde, yetimliğini ve yoksulluğunu, okuma, çalışma vb. gibi yollarla aşacaktır kahramanımız. Dürüstlerin hep kazandığı, kötülerin cezasız kalmadığı bir dünya tasarımı sunar Kemalettin Tuğcu romanları. Onun çocuk karakterleri, hayat karşısında erkenden olgunlaşmışlardır. “Fakir çocukların meseleleri daha fazladır,” diyordu Kemalettin Tuğcu, “Onların ihtiyaçları daha fazla olur. Hayat ile mücadele esnasında daha çok hırpalanırlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalettin Tuğcu’yu bir dönem bu denli çok okunulası kılan nedenler arasında, yaşamın acı ve zorluklarını çoğu zaman 12-14 yaşlarındaki kız veya erkek birer çocuk/ergen olan roman kahramanları yoluyla, heyecanlı, sürükleyici, akıcı bir dil ve anlatımla dile getirmesi; acıyı işlerken umuda, çabaya, cesarete vurgu yapması sayılabilir. Romanlarının çoğu İstanbul’da geçer; Anadolu’da yaşayan pek çok çocuk okur, onun romanları aracılığıyla hiç görmedikleri İstanbul’u az çok tanıma olanağı bulmuştur. İlk gençlik çağında özdeşleyim duygusu yoğun yaşandığı için; roman karakterleriyle özdeşleşen genç okurlar, yaşamın zorluklarının, umutla, dürüstlükle, iyilikle, yardımseverlikle ve çalışkanlıkla aşılacağının sezgisine ulaşırlardı böylece. Maddi zevklere, tüketime, israfa yüz vermeyen; zenginlerin de mütevazı yaşamı öncelediği, gösterişten kaçarak yaşadığı yıllardır toplumun o dönemdeki durumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerden sonra Kemalettin Tuğcu romanlarının okunmaması; onların fazla ağlamaklı, acıklı vb. oldukları gibi nedenlerle okul kitaplıklarına bile alınmaması ilginçtir. Türkiye toplumu 1980’den sonra ciddi anlamda bir değişim ve dönüşüme uğratılmış; bu amaçla 12 Eylül darbesi hazırlanmış; tüketim, pazar ve piyasayı önceleyen, küresel sistemle entegre olması hedeflenen bir toplum modeli oluşturulmaya başlanmıştır. Bu devasa projeden yayıncılık sektörü de payını almış; edebiyata, topluma bakış açısı değişip dönüşmeye başlamıştır. Artık, yükselen değerler daha ziyade maddi olanlardır; köşe dönücülük erdemlilik gibi algılanır zaman zaman. Karakter aşınmasına uğrayan bireyler çoğalmış, imajın ve gösterişin her şeyi belirlediği, kavramların içinin boşaltıldığı bir döneme girilmiştir. Böyle bir toplum ve insan modelinde elbette toplumsal sorunlara klasik cemaatsel bakışla çözüm arayan; mahalle dayanışmasını, yardımseverliği, çalışmayı, dürüstlüğü; yoksulluğa ve yaşamın tüm zorluklarına karşı birer çözüm yolu olarak öneren Kemalettin Tuğcu romanlarının eski işlevi ve önemi kalmamıştır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksulluk onun hikâyelerine en çıplak ve acı halleriyle, belki de meseleye&lt;br /&gt;siyaseten el atan toplumcu yazarların metinlerinden bile daha abartılı ve ağdalı bir dille yansımıştı. Yoksul insanlardı anlattıkları; (...) mutluydu bu insanlar; üstelik bu kesif yoksulluktan sıyrılmak için bazı umut ışıkları da parıldardı uzaklarda: Kemalettin Tuğcu, yoksulluğu kalıcı bir yazgıya hiç dönüştürmemiş, sorunun sistem içinde mutlaka&lt;br /&gt;halledileceği mesajını vermişti.” diyor A. Ömer Türkeş. Bu noktada Kemalettin Tuğcu romanlarının dönemin sistemi içinde kalan çözümler ürettiklerine eleştirel okuma olarak tanık oluyoruz. Kemalettin Tuğcu, romanlarında ilk gençlik çağındaki kahramanlarına ve okurlarına oldukça ‘uysal’ çözümler ve çıkış yolları göstermiştir bir anlamda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vasconcelos’un Şeker Portakalı’nı çoğumuz okumuşuzdur. Çocuk roman kahramanı Zeze, çok kardeşli, yoksul, sefil bir aile ortamında, sevgisiz, ilgisiz kalmıştır; o nedenle içten içe yapayalnız ve kimsesiz duyumsar kendini. Ailesinden zaman zaman şiddet görür. Ona sevgiyi öğreten, yaşamın güzelliklerini ve umudu gösteren; güç ve destek veren Bay Manuel Valaderes’i (Portuga) bir gün elim bir trafik kazasında yitirince, Zeze’nin girdiği o derin ruhsal bunalım ve içsel kırılmalar anımsandığında; bu romanın acıklı, dramatik sahnelerinin Kemalettin Tuğcu duyarlılığıyla yakınlığı dikkati çeker. Önemli fark, Zeze’nin sıkıldıkça şeker portakalı ağacıyla karşılıklı konuşması; yani düşsel motiflerdir. Düşsellik, Latin Amerika edebiyatına özgü genel bir bakış ve duyuş tarzıdır elbette. Şeker Portakalı umutla bitmez. Yüreğinde taş gibi ağır bir hüzünle bırakıverir okurunu. Yabancı yapıtların çocuk ve gençlik yazını dünyasında nedense -çoğu zaman- yerli yapıtlardan daha farklı, daha seçkin bir yere oturtulduğu da bir gerçek… Şeker Portakalı olanca ağlamaklılığına; içerdiği şiddet, bunalım ve acıya rağmen, okul ve aile ortamlarında okunan çocuk/ergen kitapları arasında seçkin ve önemli bir yer alıyor yıllardan beri… O halde Kemalettin Tuğcu romanları niye dışlanmaktadır, asıl sorulması gereken de budur. Bu durum, yazarla ilgili önyargıların bir dönem giderek yaygınlaşmasının sonucudur belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlamaklı, acıklı oluşu, şiddet uygulayan üvey anne/babalar, yoksulluk, yetimlik vb. konuları işlemesi, Kemalettin Tuğcu romanlarının, bir kuşak üzerinde bıraktığı erdemlilik anlayışına; vicdan, adalet duygularına ve umut tutkusuna engel oluşturmadığı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, dünya çok değişmiştir. Çocuklar/ ergenler internetten, cep telefonlarından, çağdaş teknolojinin sağladığı pek çok olanaktan yararlanarak dünyayı anlamakta ve anlamlandırmaktadırlar. Onların algılamaları Kemalettin Tuğcu kuşağından çok başkadır. Artık, öncekilerden apayrı bir kuşak yetişmektedir. Bu kuşak, yaşamın bütün gerçeklerini kanlı 3. sayfa haberlerinde, TV’lerde savaş, cinayet, intihar görüntülerini canlı yayınlayan haber filmlerinde, şiddet dolu bilgisayar oyunlarında, çizgi filmlerde, internetin karanlık köşelerinde görmekte ve okumaktadır. Yaşam, onlar için bir tragedya gibidir. Ancak, farkındalıkları ve duyarlılıkları iyice törpülendiği, aşındırıldığı için bir tragedya içinde yaşadıklarının bile farkında değildirler. Üstelik ‘bilgi çağı tragedyasında’ kanlı sahneler olanca dehşetiyle ekranlarda gösterilmektedir. Bu dönemin çocuk ve ergenleri için yazılan kitaplar; mitosların, tarihin gizemli kaynaklarından süzülen; büyülü, fantastik yolculuklara açılan; bambaşka dünyalara alıp götüren; olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini kıran apayrı içerik ve formattaki roman ve öykülerdir. Bu yapıtların yaşamda ve toplumda karşılıklarını bulmak oldukça zordur. Önemli bir kısmı, yabancı kaynaklı çeviri kitaplardır. Bazı yerli çocuk yazarları da bu akışın etkisinde yapıtlar üretmeyi öncelemektedirler. Bu durum, kaynağını toplumdan alan, insani değerleri satır aralarında sezdiren, çocuğu ve ergeni çok kültürlü demokratik yapılanmalara hazırlayan, farklılıkların birlikteliğini gösteren yepyeni bir çocuk/ergen edebiyatının ol(a)mayacağı/ gerçekleş(e)meyeceği anlamına da gelmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir edebiyat, başka bir toplum ve başka bir dünya her zaman için mümkündür. Yeter ki ütopyanın, ‘ gerçekleşmesi mümkün olan’ anlamını da içerdiğini unutmamalı. Başka dünyalara, başka ırmaklara açılan meraklı Küçük Kara Balık’ı ya da sürünün dışına çıkıp çok uzaklara, yükseklere uçan Martı Jonathan’ı unutanımız var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(TARAF Pazar Eki, 16 Kasım, 2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKLAR:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kemalettin Tuğcu Romanları: Özgün Bir Popüler Edebiyat&lt;br /&gt;Türü”, Melike Sıla ARLI, Bilkent Üniversitesi, Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü/&lt;br /&gt;TÜRK EDEBİYATI BÖLÜMÜ, Bilkent Üniversitesi, Ankara, Haziran 2005, master tez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazınsal Metinlerde Kitsch Olgusu ve Popüler Saygınlık” Mehmet AYDIN KAL&lt;br /&gt;www.askinehali.com/sayi10/yazinsalmkops.htm - 39k -&lt;br /&gt;“Sırça Köşkün Masalcısı” Nemika TUĞCU, Can Yayınları, İstanbul, 2004.&lt;br /&gt;“Kemalettin Tuğcu ve Çocuk Edebiyatı”, Nemika TUĞCU, Hece Dergisi, 2005, 104-105.&lt;br /&gt;“Serseri Âşıklar”, A. Ömer TÜRKEŞ, Virgül Dergisi, 51, Mayıs 2002, 26-27.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Büyümenin Türkçe Tarihi”, Murathan MUNGAN, Metis Yayınları, İstanbul, 2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaşayabilme İhtimali”, (şiir), Yılmaz ERDOĞAN, “Kayıp Kentin Yakışıklısı” içinde, Sel Yayıncılık, İstanbul, 1998.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6260342210393590765?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6260342210393590765/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/kemalettin-tugcu-ile-bir-cocuk-okur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6260342210393590765'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6260342210393590765'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/kemalettin-tugcu-ile-bir-cocuk-okur.html' title='KEMALETTİN TUĞCU İLE BİR ÇOCUK OKUR OLMAK'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SThCkJaO0ZI/AAAAAAAAABg/XykFrYiQmQM/s72-c/1942%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6257851022210841650</id><published>2008-12-04T08:16:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.664-07:00</updated><title type='text'>HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE BİR OKUMA YOLCULUĞU(Ömer Akşahan, VARLIK, Aralık 2008)</title><content type='html'>“KÜÇÜK SULAR BÜYÜK BALIKLARA GÖRE DEĞİLDİR”(*)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HÜLYA SOYŞEKERCİ’YLE BİR OKUMA YOLCULUĞU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazar, niçin yazmak ihtiyacını duyar; kalemiyle oluşturduğu yazın dostluğu, onun açısından niçin yaşamsal bir önem taşı? Bir yazar, yazmaya niçin küser, niçin yazmayı bırakır da kalemle dostluğunu edebiyatın dışındaki yazılarda ya da alanlarda sürdürür?”(I)          &lt;br /&gt;‘Niçin Yazıyorum?’ başlıklı bir yazımda ilk soruya şöyle bir yanıt verdim: “Yazı kişinin kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşmayı çoğunlukla gece yaparım. Böyle anlarımda kendimi kolayca ipe çekebilirim diye düşünür, ama hiçbir zaman bunu başaramam. İşte kendisini ipe çekemeyenlerin başvurduğu kolay yol, yazı yazmaktır diye düşünüyorum. Bu açıklamamı yadırgayanlara vereceğim yanıtsa; çünkü yazı da bir intihardır.”&lt;br /&gt;             &lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci’nin, insanlığın ortak tragedyası diye tanımladığı ve romanın özü olarak saptadığı Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı romanından aşağıya alıntılanan bölüm, sorulara farklı bakış açısından yanıtlar veriyordu.&lt;br /&gt;              “Kuyara ile Adako: Bütün çağların trajedisi bu. Ku-ya-ra: ‘Kumda yatma rahatlığı’. ‘A-da-ko: ‘Ağaç dalı kompleksi.’ Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.” (s. 132)(II)                                                     &lt;br /&gt;              Yazarların neden daha çok büyük kentlerde yaşama tutunmaya çalıştıklarına güzel örnek, Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki kahramanı C.’dir. Küçük kent ve kasabalar, yaşamı farklı algılayan yazarlar içinse cehennemden farksızdır; her gün yavaş yavaş bir dalının budandığını gören yazar giderek gövdeye yaklaşır, ya baskıya boyun eğer ya da günün birinde insanlara, ben de bir zamanlar şiirler, öyküler yazmıştım, deme ihtiyacını duyar.&lt;br /&gt;            Fakat kimi yazarlar için geleceğe kalmanın yolu intihardan geçer. Bu durum, gövdenin köke yakın budanışıdır ki, edebiyatta birçok örneği vardır. Çoğu yazar ve şair yaşamın kıyısını kendine mesken edinir. Derin bir uçurum olarak algıladıkları yaşam çizgisinin başladığı noktayı, doğdukları anı, ölümün başlangıcı kabul ederler. Onlar yaşarken ölüdürler. Bu algılamaya sahip birinin nerede yaşadığının bir önemi yoktur. Edebiyatımızda Ankaralı Kaan İnce ve İstanbullu Nilgün Marmara bu duruma tipik iki örnektir.&lt;br /&gt;            Virgina Woolf güncesinde şunu yazar: “Niçin hayat böyle trajik? Neden böylesine bir uçurumun üzerindeki daracık bir kaldırım gibi. Aşağı bakıyorum; başım dönüyor, sonuna kadar nasıl yürüyeceğim, bilemiyorum.”(III)&lt;br /&gt;            1983’te çıkan ilk yazısıyla başladığı yazarlık yaşamında iyi bir eleştirmen olmayı iş edinen Hülya Soyşekerci, öğretmenlikten emekli olmasıyla birlikte daha serbest zamanlı bir çalışma içinde bulur kendini. 2004 ile 2007 yılları arasında okuduğu yapıtları çözümlemenin yanısıra, o kitabın yazarının -eğer varsa- yazdığı günlüklerinden yola çıkarak farklı bir dünyaya, deyim yerindeyse yazının perde arkasına sürüklüyor okurunu. Çünkü ona göre, bir yazarı iyi tanımanın en temel yolu o yazarın tuttuğu günlükleridir. Günlükler, edebiyatın bitip tükenmez serüveninde yazarın iç dünyasını aydınlatan bir deniz feneri gibidir. Soyşekerci ele aldığı bir yazarın salt bir yapıtıyla yetinmez, ulaşabildiği tüm yapıtlarının yanısıra onlar hakkında yazılmış eleştirel yazıları da araştırma kapsamına alır.&lt;br /&gt;            Onun her bir günlüğü, yeni bir yazar ve yapıtını içselleştirerek tanımaya tutulmuş bir aynadır. Özellikle okuma fukarası bir ülke için Soyşekerci, farklılığını bu yapıtıyla bize duyumsatıyor.&lt;br /&gt;Okuma günlüklerinden aynı zamanda bir öykü tadı aldım. Kimi satırlarda rastladığım öyle güçlü betimlemeler vardı ki, iyi ki yitip gitmemiş dedim. Öte yandan o tümcelerin bir öyküde ne de güzel bir ses verebileceğini hayal ettim.&lt;br /&gt;Yazarın bence, öykücü yanını ele veren günlüğü, İzmir Kemeraltı’nı anlatırken daha parlak yansıyor okurun aynasına. Benim de çok sevdiğim o tarihsel mekânı üç beş satırla da olsa okuyalım;”Geçmiş, şimdiki zamanla köşe kapmaca oynuyor Kemeraltı’nda. Bazen her ikisi bu oyunu saklambaca çeviriyor; birbirlerini arıyorlar. Ben de bu gizemin izlerini sürüyorum sessizce. Zamanın kırılma noktalarını buluyorum Kemeraltı’nda. (…) Cevahir Bedesteni’nden içeri bir güvercin hafifliğinde süzülüyorum. (IV)&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci’nin günlüklerine konuk olan ve onda derin izler bırakan yazar ve şairler bir resmi geçitteymişçesine yaşamın acılı ve sancılı yüzünden bize seslenir gibidirler: Duygu Asena, Füruğ Ferruhzad, Nilgün Marmara, Sylvia Plath, Yusuf Atılgan, Orhan Kemal, Aydın Şimşek, Bilge Karasu, Şükran Yücel, George Lukacs, Pablo Neruda, Henri Frederick Amiel, Stefan Zweig, Tomris Uyar, Julio Cortazar, Louis Aragon, J. P. Sartre, Virginia Woolf, İtalo Svevo, Hasan Ali Toptaş, Tezer Özlü, Cesare Pavese, Feridun Andaç, Mehmet Uzun. Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, verdiği çok değerli bilgilerin yanı sıra, üst düzey bir okumanın nasıl olması gerektiği konusunda da hayli ipuçlarını barındırıyor.&lt;br /&gt;Yazıya Sayın Soyşekerci’nin anımsattığı, Cahit Sıtkı’nın ünlü bir dileğiyle bitirelim: “Yeter ki gün eksilmesin penceremden.” O yazarlar ki, her gün bizi aydınlatmak için pencere kanatlarında bekleşirler; Hollanda’da yaşayan yurttaşların betimlediği, ‘bir Türk kumrusu’ gibi sessizce, tozlu kitap raflarında.&lt;br /&gt;////&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOTLAR:&lt;br /&gt;(*) İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın sözü: Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, Soyşekerci Hülya, s. 99, Kanguru Yayınları, Ankara, 2008.&lt;br /&gt;(I) agy., s. 212.&lt;br /&gt;(II) agy., s. 222.&lt;br /&gt;(III) agy., s. 173.&lt;br /&gt;(IV) agy., s. 50.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer AKŞAHAN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6257851022210841650?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6257851022210841650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/hulya-soysekerci-ile-bir-okuma.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6257851022210841650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6257851022210841650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/hulya-soysekerci-ile-bir-okuma.html' title='HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE BİR OKUMA YOLCULUĞU(Ömer Akşahan, VARLIK, Aralık 2008)'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-1577478478872731573</id><published>2008-12-04T08:12:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.675-07:00</updated><title type='text'>SESSİZ ATÖLYE (Raşel Rakella Asal, Radikal Kitap Eki)</title><content type='html'>SESSİZ ATÖLYE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, Hülya Soyşekerci, günce, Kanguru Yayınları, Mart 2008, 224 sayfa, 15 YTL)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülya Soyşekerci,‘Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar’ adlı okuma güncelerinde güçlü edebiyatın sağladığı o iç görüyü yaşatan yapıtları okumanın, insana kazandıracağı zenginlikleri göstererek, gerçek edebiyatın ne olduğunu tam anlamıyla sezinlemeden edebiyatı sevmenin mümkün olamadığını dile getiriyor.  Edebiyatın yaşamdan geri kalmadığını da anlatıyor satır aralarında.  Hayatın en geniş bilgisini edebiyattan aldığını söyleyen çoğu yazarlarınki gibi, bir itiraftır bu günceleri aynı zamanda.&lt;br /&gt;Yazar, günce yazmaya yöneldiğinde kendine soracağı birçok sorunun yanıtını bulmak için kendinden önce yazılmış ‘günce’leri okumakla işe başlıyor.  Kendine bir öğrenme yolu sunmanın ötesinde ‘günce yazma’nın içerdiği tüm anlamları, yazma disiplininin çıkış noktasını, bir insanın yaşamında aldığı yeri, sürekliliği de beraberinde taşıdığını öğreniyor. &lt;br /&gt;Yaratıcı yazarların ona sunduğu dünya, kurmaca bir dünyadır.  O ise yazar günlüklerinden yazarların dünyasına ulaşıldığını görür. Böylece, onları tanımanın, anlamanın yolu ona açılmış olur.  Bir yazarın toplumsal, siyasal olayların gelişimi ışığında nasıl biçimlendiğini, yazıya adanmış bir ömrün birikimini okuruna da aktaracaktır.  Satırlarında kendi dünyasının gizlerini açarak, okurunu da bilgisinin, deneyiminin gölgesinde gezdirecektir. Yazarın dünyasına adım atan okur, böylece yazarla el ele edebiyat dünyasında bir yolcudur.  Günce yazarı da kendini hayatın içerdiği her şeye karşı sorumlu tutan bir yaratma eylemi ile yüz yüzedir artık.&lt;br /&gt;İyi yazarların eserleri Hülya Soyşekerci’nin yanı başındadır.  Stefan Zweig’ın, Henri Frederick Amiel’in, Pavese’nin, Tomris Uyar’ın, Oğuz Atay’ın günlükleri de elinden düşmez.  Sartre’ın günlükleri için yazar.  Virginia Woolf’un yaşamöyküsüne odaklanır. Orhan Kemal’in romancılığı, kendi yoluna ışık tutar.  Sorgulayıcı, eleştirel bir bakış açısıyla dünya edebiyatının en önemli kadın şairlerinden Sylvia Plath ile onun şairliğini tez konusu edinen Nilgün Marmara arasındaki ölüm gerçekliklerini tüm ürperticiliğiyle içinde duyumsar. Thomas Mann, Stefan Zweig, Rafael Alberti, Pablo Neruda, Yannis Ritsos, Nazım Hikmet, Julio Cortazar’ın sürgünlüklerinde gezinir. Franz Kafka, Marcel Proust, Rilke, James Joyce gibi ‘kendine sürgün ya da iç sürgünlüklerini yaşayan yazarların labirentinde dolanır. Bertrand Russel’ın ‘İktidar’ adlı yapıtında bir okuma yolculuğuna çıkar. Toplumsal yapıdaki çatlakların arasında sıkışarak solukları kesilen ama direnenlerin, başkaldıranların dünyasında dolaşır. Bireyin kuşatıldığı durumları göstermeden edemez. Hiçbir eserin tek cümleye özetlenemediğini anladıkça,  bir eserin katmanlarını, alt metinlerini, derinliklerini çözmek için kendisini yeniden okumalar dünyasına bırakır.  Okudukça defterine onlara dair bir şeyler karalama ihtiyacı duyar.  Günce yazmak artık bir şenliktir.  Kaleminin ucundan, kâğıtların hışırtısından; sözden satırlara, satırlardan cümlelere duyarlılığını damıtarak açılır.  Edebiyat,  kaçamadığı tufan, savrulduğu rüzgârdır. Kendi yaratma alanı olarak seçtiği günceleri öylesine ona özgüdür ve öylesine onu yansıtır ki, benliğine cesurca tuttuğu bir ayna olurlar. &lt;br /&gt;Her eleştirmen/kitap tanıtma yazarı gibi Hülya Soyşekerci de iyi yazarlara vurulmuştur.  Tanımadığı her yeni eser,  okudukça onun bir parçası olur.  Yapıtın içinde ilerledikçe, edebiyatın gizleri arasında yol aldıkça, o eserlerle bir anlaşma dinginliğine ulaşır.&lt;br /&gt;Edebiyat dünyasına Hülya Soyşekerci ile açıldığınızda göreceksiniz ki bu kitap aynı zamanda ‘sessiz bir atölye’ çalışmasıdır.  Hülya Soyşekerci kendi tarzında, kendine özgü diliyle, ufuk genişleten yollar açarken, aynı zamanda bizleri keyifli bir okuma yolculuğuna ve has edebiyatın duraklarında mola vermeye davet etmektedir.&lt;br /&gt;Raşel Rakella ASAL&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-1577478478872731573?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/1577478478872731573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/sessiz-atolye-rasel-rakella-asal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/1577478478872731573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/1577478478872731573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/sessiz-atolye-rasel-rakella-asal.html' title='SESSİZ ATÖLYE (Raşel Rakella Asal, Radikal Kitap Eki)'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-3821936399547189618</id><published>2008-12-04T08:09:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.685-07:00</updated><title type='text'>HÜLYA SOYŞEKERCİ'YLE BİRLİKTE OKUMAK (Şükran Yücel, Cumhuriyet Kitap Eki)</title><content type='html'>HÜLYA SOYŞEKERCİ’YLE BİRLİKTE OKUMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Kitaplar üzerine yazdığı yazılarla dikkat çeken Hülya Soyşekerci, Deliler Teknesi’nde yayımlanan yazın güncelerini Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adıyla kitaplaştırdı. Hülya Soyşekerci kitabına günlük ve günce üzerine kısa ama kapsamlı bir araştırmayla başlıyor. Atilla Özkırımlı’nın “günlük” tanımından başlayarak, Oğuz Atay’ın, Muzaffer Uyguner’in, Salah Birsel’in, Max Jacob’un ve Dostoyevski’nin günlük hakkındaki saptamalarına yer veriyor. Günlük ve günceler, yazarların edebi yaşamında büyük önem taşıyor, günlüklerde yer alan küçük değinmeler daha sonra yazdıkları romanlara yansıyor. Güncenin kişisel ve samimi dili, okurun yazarla ve anlatan karakterle daha kolay özdeşleşme kurmasını sağladığı için pek çok roman da günce biçeminde okurla buluşuyor.&lt;br /&gt;            Hülya Soyşekerci güncelerini kendi günlük yaşamının ayrıntıları üzerine değil, okuduğu kitapların onda yarattığı etkiler üzerine kurmuş. Bu bağlamda bu günceler, eleştiriyle, yorum ve farklı okuma tatlarıyla zenginleşiyor. Edebiyat insanlarının yaşamını, okuduklarından ayırmak mümkün mü? Okuduklarıyla kendini var eden, düşünce ve duygu alemini kitaplarla besleyen bir yazarın günceleri de kitapların kişisel dünyasında yarattığı değişimleri ve izdüşümleri yansıtır doğal olarak. Soyşekerci, okuduğu öyküler üzerine düşünürken, günümüzde yaşananlarla da bağlantı kuruyor doğal olarak. Cortazar’ın öykülerinin büyüsünü anlatırken, Irak’tan gelen tüyler ürpertici görüntüleri hatırlıyor, savaşın dehşetini bir kez daha duyumsuyor.&lt;br /&gt;            Kitapları okurken, kendi kişisel anılarımızla ve deneyimlerimizle birlikte okuruz. Kısacık bir dize veya tümce, bizi geçmişin labirentlerinde yolculuğa çıkarabilir. Bu yüzden herkes aynı kitabı okusa bile, kitap her kişinin okumasıyla yeni anlamlar kazanır. Her okuma biricik ve tektir. Güncelerin yazarı da, bir gazete haberiyle eskiden okuduklarını hatırlayıp, Neruda’nın dizeleriyle kendi geçmişine yelken açarken,  Neruda’nın anavatanı Şili’yi, Allende’nin ve Neruda’nın art arda gelen trajik ölümlerini anımsıyarak, onlara saygı dolu bir selam gönderiyor.&lt;br /&gt;            Bilge Karasu’nun “Göçmüş Kediler Bahçesi” ile ilgili bölümde, Karasu’nun gizemli ve derin dünyasına girmenin yollarını arıyor okuyarak, araştırarak. Gerçekle masal arasındaki ince çizginin üstünde geziniyor. Okura da bir yazarın dünyasına girmenin yollarını gösteriyor.&lt;br /&gt;Aragon’un yaşamıyla şiir serüveni arasındaki bağları çözüyor, Aragon üzerine farklı okumalarıyla. Sanatçı, İntihar ve Stefan Zweig bölümünde, Zweig’ın intiharının nedenlerini irdelerken, pek çok sanatçının ve yazarın intiharı tercih etmesinin nedenleri üzerine düşünüyor. Ahmet Oktay’ın Yol Üstündeki Semender adlı şiir kitabındaki dizelerde bu sorunun yanıtlarını buluyor. Bu şiirlerle, Zweig’ın hayatı arasındaki bağlantıyı kuruyor.&lt;br /&gt;            George Lukacs’ın Yaşamı ve Düşüncelerinin İzinde bölümünde ünlü edebiyat kuramcısı George Lukacs’ın düşüncelerini, kuramlarını anlamaya çalışıyor. Lukacs bizde de bir dönem etkili olmuş ve toplumcu gerçekçi yazın anlayışlarını etkilemiş bir kuramcıydı.&lt;br /&gt;            İranlı ünlü şair Füruğ Ferruhzad’ın kısa ve trajik yaşamının, şiirlerinin etkilerini okurla paylaşıyor. İran’ın bu ünlü şairi, bugün de düşünceleriyle kadınlara öncülük yapmaya devam ediyor. Günümüzde, İran’da kadınlar bütün baskılara karşın entelektüel yaşam içinde etkili ve başarılı sanatçılar olarak var olabiliyorlarsa, bunda Füruğ gibi cesur kadınların payı vardır. O sadece İranlı aydın kadınların idolü değil, aynı zamanda bütün dünya kadınları için de etkileyici bir örnek.&lt;br /&gt;            “Tuhaf Savaşın Güncesi ve Sartre”’a geçiyor yazar. İsrail’in Lübnan’a saldırısı, bu sıcak gündem, yönlendiriyor Soyşekerci’yi. Sartre’ın Günlüklerini okumaya başlıyor. Sartre, İkinci Dünya Savaşı’nı “Tuhaf Savaş” olarak adlandırıyor. Sartre’ın savaş sırasında bilinçlenmesini anlatan günlükleri etkiliyor Soyşekerci’yi. İkinci Dünya Savaşı’nın, ünlü filozofun içinde yarattığı dönüşümü saptıyor onun günlüklerinden. Ölüm ve yıkımın içinden varoluşçuluk felsefesinin belirmesini izliyor.&lt;br /&gt;            Türk öykücülüğünün sıradanlığa başkaldıran yazarı Tezer Özlü’nün farklı dünyasında, yalansız, dürüst ve samimi bir anlatımın yanı sıra, sahte değerleri ve ikiyüzlülüğü, toplumun yüzüne çarpan bir isyan buluyor. Kendini özgürce yaratmak istemenin bedeli bu toplumda özellikle kadınlar için “deli” damgası vurulması oluyor. Tezer Özlü’ye de şizofreni teşhisi konuluyor tıpkı Yeni Zelanda’nın ünlü yazarı Janet Frame gibi. Jane Campion’ın Janet Frame’in hayatını anlatan “Masamdaki Melek” adlı filmini izlerken ben de Tezer Özlü’yü anımsadım. Frame’e yanlış teşhis sonucu tam 200 kez elektro- şok verilmişti ve akıl hastanesinin sağlıksız koşullarında gerçekten delirtilmek üzereyken ilk kitabının yayımlanması sonucu buradan kurtulmuştu. Yaşamla ölümün kıyısında yaşayan Tezer Özlü’nün sevdiği  Svevo, Kafka ve Pavese de hep o ince çizgide yaşayan, Özlü’nün deyişiyle Yaşamın Ucuna Yolculuk yapan yazarlar. Hülya Soyşekerci de okumalarına Tezer Özlü’nün gözde yazarı Pavese ile devam ediyor. Bu duyarlı yazarın satırlarında, bir noktadan sonra yazmayı ve yaşamayı reddetmesinin nedenlerini arıyor.&lt;br /&gt;            Cortazar’ın “Andres Fava’nın Güncesi”, Soyşekerci’nin günceyle ilişkisine yeni bir bakış getiriyor. “Dilin içinde yaşamak ve dünyaya dilin içinden bakmak, yazarın yaşama biçimi durumunda.” diyor, Cortazar için. Günce yazmak da bu dillendirmenin bir parçası, dünyayı, hayatı kelimelere dökme çabası. Ama Andres Fava’ya olduğu gibi bazen dil, yazarla düşünce arasına girebiliyor, dil düşünceyi, duyguları ifade etmekte yetersiz kalırken, yazar tarafından bir engel olarak da görülebiliyor.&lt;br /&gt;            Hülya Soyşekerci’nin etkilendiği yazarlardan biri de Virginia Woolf. Dünya edebiyatındaki en önemli yazarlardan biri olan Woolf, roman yazımına yenilikler getiren, klasik romanın yapısını, biçemini dönüştüren bir yazar. Onun denemelerinde ve romanlarında kadın bakış açısını da açıklıkla görürüz. Virginia Woolf’un Deniz Feneri, Mrs. Dalloway ve Orlando ve Dalgalar romanları üzerine düşülen notlar, bu çok farklı ve okuyucudan emek isteyen yazarın dünyasına girmeyi düşünecek olanlara değerli ipuçları veriyor.&lt;br /&gt;            Orhan Kemal de aydınlık gerçekçiliğiyle Hülya Soyşekerci’ye konuk olan yazarlar arasında. Soyşekerci, feministlerin ikonu haline gelen Sylvia Plath’la Nilgün Marmara arasındaki benzerlikleri irdeleyerek bu iki yetenekli kadına saygı duruşunda bulunuyor. Italo Svevo’nun “Kötü Bir Şaka”sı, Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı da Soyşekerci’nin önem verdiği kitaplar olarak kitabındaki yerlerini alıyorlar.&lt;br /&gt;            Hülya Soyşekerci, birbirinden çok farklı kitaplara aynı sevgi ve saygıyla yaklaşıyor. Onun kitabını tümüyle edebiyata duyulan büyük bir tutkunun ifadesi olarak görebiliriz.  Güncelerde Soyşekerci’nin okuma ve araştırma sürecini izlerken, okuyucu da yazarların dünyasına girip çıkmanın engebeli yollarını öğreniyor. Hülya Soyşekerci, okuma serüvenini samimi duygularıyla anlatarak okurla paylaşıyor. Okuma coşkusunu dile getiriyor. Kitap okumanın nasıl özen ve birikim isteyen bir sanat olduğunu gösteriyor. Yaşam boyu sürecek bir öğrencilik bu. Kitaplar başka kitaplara yeni kapılar açıyor. Yazarlar başka yazarlarla tanışmak için uzun bir yolculuğun uğrak noktaları gibi. İnsanlığın büyük kütüphanesinde, her kitabın başka kitapların yaratılmasına yol açması gibi kişisel okuma serüvenimiz de kitapların arasındaki ince ilmekleri çöze çöze ilerliyor. Okumanın büyülü dünyasına girmek, bu sonsuz gibi görünen kitaplar aleminde bize bizi anlatan kitapları keşfetmemizle gerçekleşiyor biraz da. Bu da merak duygusunu hiç kaybetmeden, ipuçlarını takip ederek yürüdüğümüz bir ormanda yolumuzu bulmak gibi bir şey.&lt;br /&gt;            Hülya Soyşekerci, edebiyatın her şeyden önce bir dil işçiliği olduğunun farkında olan bir yazar. Bu farkındalık onun güncelerinde dili titizlikle ve özenle kullanmasına yol açıyor. Kelimelerini dikkatle seçiyor ve düşüncelerini duru ve anlaşılır tümcelerle dile getiriyor. Onun dile gösterdiği özeni günümüzde pek çok öykü ve romanda göremiyoruz. Sadelikle ve tevazuyla yazdığı günceleri aynı zamanda edebi niteliği yüksek birer deneme tadı veriyor.&lt;br /&gt;            Max Frisch, günlüklerinde, “Yazmak, aslında kendini okumaktır.” demişti. Hülya Soyşekerci de güncelerinde, kitaplarla birlikte kendini de okuyor. Onun kitabında, her gün yeni şeyler öğrenmek arzusuyla kendini edebiyata adayan bir edebiyat insanını; okuduklarıyla günümüzün sorunları arasında bağlantı kurmaya çaba gösteren bir düşünce insanını; barışı, eşitliği ve özgürlüğü özleyen, yaşamı edebiyatla anlamlandırmaya çalışan duyarlı bir toplumcu aydını buluyoruz. Soyşekerci’nin günceleri, okumakla yazmak arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükran Yücel&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-3821936399547189618?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/3821936399547189618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/hulya-soysekerci-birlikte-okumak-sukran.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3821936399547189618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/3821936399547189618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/hulya-soysekerci-birlikte-okumak-sukran.html' title='HÜLYA SOYŞEKERCİ&amp;#39;YLE BİRLİKTE OKUMAK (Şükran Yücel, Cumhuriyet Kitap Eki)'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-694106574482657050</id><published>2008-12-04T08:04:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.695-07:00</updated><title type='text'>TARAF, Söyleşi'den Bir Bölüm</title><content type='html'>TARAF, Söyleşi'den Bir Bölüm&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Böyle bir günlük tutma ihtiyacını nasıl hissettiğinizi merak ediyorum ve günlükleri yayınlamaya nasıl karar verdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;Sevgili Ferhat Uludere,&lt;br /&gt;Gençliğimden bu yana her gün olmasa da sık sık günlük yazıyor, yaşadıklarımdan bende kalanları aktarıyordum satırlara. Okurken aldığım notları, beni etkileyen güzel ve anlamlı dizeleri ve cümleleri de aktardığım için, günlüklerimin kitaplar ve yazarlar dünyasıyla içli dışlı olduğunu gördüm. Böylece onları giderek okuma günlükleri biçimine dönüştürdüm. Sanırım okuduklarımın ve yaşadıklarımın izlerini -bir şekilde- ardımda bırakmayı istediğim için böyle bir günlük tutmaya yöneldim. İnsanların en büyük zaaflarından biri de bu değil mi; hızla akan zaman ırmağında ‘iz’ bırakabilmek… Okuduğum kitapların ve onların yazarlarının dünyasına açıldıkça hem kendi yaşantım zenginleşiyor hem de duygu ve düşünce ufuklarım genişliyordu. Keşfe meraklı biriyim aynı zamanda. Bu okuma yolculukları keşif yolculuklarıydı ve böylece edebiyatta, anlamam, öğrenmem, tanımam gereken nice yapıt nice yazar olduğunu fark ettim.  Bir yazarı ve yapıtı keşfettikçe başka bir kitabı ve yazarı da anlamaya ve öğrenmeye başlıyordum… Bu günceler vasıtasıyla, okuma yolculuğunun, ölünceye kadar devam eden bir süreç olduğunun farkındalığına ulaştım.  “yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyor Cahit Sıtkı Tarancı; aynen öyle. Gün ışığı, okuduklarıma vurdukça hem hayatımı aydınlatıyor hem de günlüklerimi…&lt;br /&gt;Yayınlama sürecim, kendi içsel yolculuğumu başkalarıyla da paylaşmak istememle paralel gelişti. Bir kitapta toplama nedenlerim arasında,  okurken sürekli gelişmeye çalışan bir yazın insanı olarak kendi serüvenimi göstermek; yaşadıklarımı ve okuduklarımı kayda geçirmek, yapıtların yazarların yaşamından bağımsız olmadığını okurlara sezdirmek… sayılabilir. Günlüklerimde kendi şimdiki zamanımı kayda geçirirken, bir yandan da yazar günlüklerine açılarak onları tanımaya; yazdıkları ile yaşadıkları arasındaki diyalektik bağı bulmaya ve görmeye dikkat ettim. Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi “İnsan, yaşadıklarının ve okuduklarının bir toplamıdır.” Bu günlükler yoluyla kendi varlığımı oluşturan toplamı biraz olsun ifade etmeye, açılımlamaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu okumaların sizin yazın çalışmanıza etkileri neler oldu?…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu okumalar her şeyden önce okuma tadını, keşfetmenin gizemini içselleştirmemi,  iyi eserlerin duraklarında mola vererek edebiyat sanatının inceliklerini; onun toplum ve insanla bağını görmemi sağladı. Yapıtlarını okurken, günlüklerini ya da anılarını da okuduğumda, yazarla yapıtı arasındaki o incecik ama sapasağlam bağın yerli yerinde durduğunu; metnin başlı başına, yazardan bağımsız bir olgu olmadığını fark ettim. En azından benim gördüğüm gerçek böyle…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Birbirinden çok farklı yazarlar ve birbirinden çok farklı kitaplar dikkat çekiyor, bir kitap oburu ile karşıya kalıyor okur… Haliyle dağınık bir okuma hali var gibi duruyor kitapta…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bunun nedeni; hayata ve hayatın içindeki hiçbir olgu ya da duruma “bir proje” gözüyle bakmamış olmamdan kaynaklanıyor. Hayat (-ve okuma) yolculuğu bence rastlantısallıklarla dolu, ele avuca sığmayan, hesaba kitaba gelmeyen, plan programa uymayan bir süreç… Elbette, keyfi okumalardan söz ediyorum. Önceden belirlediğim bir konuda, belli amaçlar tespit ederek, belirli bir stratejide ilerleyen okumalar da yapmaktayım. Bu okumalarımın çoğu günlüklerimde yer almıyor. Çünkü onlarda akademik bir yaklaşımı ya da bir inceleme, tanıtma çalışmasını öncelemek durumundayım. Günlüklerimdeki yazarlar ve yapıtlar ise çocukça bir keşif ve anlama serüvenine dahil ettiğim, anlamaya ve öğrenmeye çalıştığım, içtenlikle yöneldiğim yazar ve yapıtlar. Bence günlük yazmak, öncelikle içtenlik ve doğallığı gerektiren bir çaba…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-694106574482657050?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/694106574482657050/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/taraf-soylesi-bir-bolum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/694106574482657050'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/694106574482657050'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/taraf-soylesi-bir-bolum.html' title='TARAF, Söyleşi&amp;#39;den Bir Bölüm'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-6182540247742493955</id><published>2008-12-04T08:00:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.705-07:00</updated><title type='text'>Hülya Soyşekerci- Kitap: YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STf-49ZYYvI/AAAAAAAAAA4/c4m_FInHVsk/s1600-h/Yazarlara+ve+Yap%C4%B1tlara+Y%C3%B6nelik+Okumalar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5275965742994973426" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 198px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STf-49ZYYvI/AAAAAAAAAA4/c4m_FInHVsk/s320/Yazarlara+ve+Yap%C4%B1tlara+Y%C3%B6nelik+Okumalar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR&lt;br /&gt;Gazete ve dergilerde yazdığı inceleme, eleştiri ve kitap değerlendirme yazılarıyla tanınan Hülya Soyşekerci, bu kez 2004-2007 arasında tuttuğu yazın günlüklerini, bir kitap halinde okurlarıyla paylaşıyor. Bu günlüklerde hem yaşanan zamanın güncel çizgilerine yer veriliyor hem de yazarın okuduğu yapıtlar ve onların yazarlarına açılan araştırma -okuma serüveni izleniyor. Güncel okuma notlarında, yazar günlüklerine de açılan Hülya Soyşekerci, yazar-yapıt ilişkisini aydınlatmaya çalışıyor ve uzun süreden beri ihmal edilen günlük türüne dikkatleri çekiyor.&lt;br /&gt;Kitapta günlükleri, anıları ve yarattıkları kahramanlarıyla birlikte incelenen yazarlar arasında Oğuz Atay, Julio Cortazar, Tomris Uyar, Henri Frederick Amiel, Pablo Neruda, Bilge Karasu, Aragon, Zweig, Füruğ Ferruhzad, Sartre, Tezer Özlü, Cesare Pavese, Virginia Woolf, Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Svevo, Yusuf Atılgan… yer alıyor. Deneysel bir çalışma olarak okurla buluşan “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar”ın sayfalarında, kitaplar arasındaki yolculuğun, insanın yaşam yolculuğuna eşlik eden en gizemli, en sıra dışı yolculuk olduğu gerçeği sezdiriliyor.&lt;br /&gt;(KANGURU YAYINLARI, MART 2008, ANKARA, 224 SAYFA, 15 YTL.) &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3799957335758671025-6182540247742493955?l=kitapizleri.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kitapizleri.blogspot.com/feeds/6182540247742493955/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/hulya-soysekerci-kitap-yazarlara-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6182540247742493955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3799957335758671025/posts/default/6182540247742493955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kitapizleri.blogspot.com/2008/12/hulya-soysekerci-kitap-yazarlara-ve.html' title='Hülya Soyşekerci- Kitap: YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR'/><author><name>Hulya Soysekerci</name><uri>http://www.blogger.com/profile/06048814131208813649</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_QpaQ9gXnuUU/Sq73ed8pQdI/AAAAAAAAAAM/RfWcOiQdZqg/S220/IMG_031l7.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/STf-49ZYYvI/AAAAAAAAAA4/c4m_FInHVsk/s72-c/Yazarlara+ve+Yap%C4%B1tlara+Y%C3%B6nelik+Okumalar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3799957335758671025.post-1185252810276822471</id><published>2008-12-04T07:48:00.000-08:00</published><updated>2009-09-15T08:14:56.606-07:00</updated><title type='text'>HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE SÖYLEŞİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SThDJApyXVI/AAAAAAAAABo/orwNRgDy4xY/s1600-h/Hulya+Soysekerci3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276040785537686866" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 154px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_jKNkYEGy7g4/SThDJApyXVI/AAAAAAAAABo/orwNRgDy4xY/s200/Hulya+Soysekerci3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE “YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR”A DAİR BİR SÖYLEŞİ&lt;br /&gt;Nesrin Özyaycı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sevgili Hülya Soyşekerci, yazın dünyasının tanıdığı içten, dopdolu bir edebiyatçı, yaşamımda dost olarak nitelendirdiğim üç beş kişiden birisiniz. Edebiyat dünyasındaki akademik yaklaşımınızı birçok kişi tanıyor. Yazılarımıza kattığınız değerlerle kendimize biraz daha güvendik. Sizi kendi sözcüklerinizle tanımak istedik. Kısaca özgeçmişinizi anlatır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Çok teşekkür ederim bu dostça değerlendirmeleriniz için. Aslında yazılarımda, özellikle yazın günlüklerimde pek de akademik yaklaşımlı değilim diye düşünüyorum. Sanırım yer yer akademik renkler katıyorum yazdıklarıma.&lt;br /&gt;Okuduklarımın bende bıraktıkları etkileri “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar” başlıklı günlüklerimde dile getirdim. Yazarların ve yapıtlarının ardına düştüm. Günlüklerimde kendi şimdiki zamanımı kayda geçirirken, bir yandan da yazar günlüklerine açılarak onları tanımaya; yazdıkları ile yaşadıkları arasındaki diyalektik bağı bulmaya ve görmeye çalıştım. Yazılarımla ışık olabiliyorsam ne mutlu…&lt;br /&gt;1957 doğumluyum. Yani 78 kuşağındanım. Kuşağıma damgasını vuran pek çok toplumsal, siyasal kırılma, savrulma ve hüzünlere yakından tanık oldum. Toplumsal düşünceler bu kuşak için her zaman kendi yaşamından önce geldi. Adanmışlığı içselleştirmiş bir kuşaktık biz 78’liler... Bol bol okur, dünyayı sorgulamaya, anlamaya çalışırdık. Ütopyamız her şeyimizdi. Kendi özgeçmişimi de kuşağımdan bağımsız olarak düşünemiyorum. Üsküdar Kız Lisesi ve ardından Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü… Sonra, edebiyatın ağır basması ve Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesine girişim… Sıradan bir edebiyat eğitimi değil, sosyal bilimlerle desteklenmiş bir edebiyat lisans programı içinde yer almam… Bu yıllarım bana çok şey kazandırdı; sosyoloji, psikoloji ve felsefe derslerimizdeki okumalar, seminer çalışmaları ve bunların edebiyat yorumlarımıza temel oluşturması çok önemliydi. Dersler dışındaki okumalara da ağırlık veriyordum. “Birikim”, başucu dergimdi o yıllarda.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Birikim” diye bir dergi? 70’li yıllarda Murat Belge ve Ömer Laçiner’in önderliğindeki bir dergiyi anımsadım. Sizdeki etkileri, katkıları nelerdir “Birikim” dergisinin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;Bu dergi yoluyla hem ülkemiz ve dünya solunun yönelimlerini, tarihsel geçmişini, şimdiki zamandan geleceğe açılan boyutlarını anlamaya ve öğrenmeye çalışıyordum; çünkü gerçek bir sosyalist kültür dergisiydi “Birikim”, hem de dergide yayınlanan şiirler ve nitelikli edebiyat eleştirileri yolumu aydınlatmaya başlamıştı. Berna Moran’ı dergideki yazılarıyla tanıdım; Murat Belge’nin felsefi derinlikli edebiyat eleştirilerini, Murathan Mungan’ın ilk şiirlerini bu dergide okudum… Üniversitedeki ikinci yılımda, Tanzimat yazarlarındaki sosyal ve psikolojik çelişkileri irdelemeye çalıştığım bir yazıyı dergi editörlerinden Murat Belge’ye göndermiştim. Murat Belge, el yazısıyla bir yanıt yazmış; yazımdaki eksikleri, temellendirmede dikkat etmem gereken hususları tek tek dile getirmişti. Yazımın genel çerçeve içinde iyi olduğunu da vurgulamıştı. Bunlar, eleştiri ve inceleme konusunda bana yol gösteren ilk sözlerdi. O nedenle, Birikim Dergisi’ni ve Murat Belge’yi yazı yazma serüvenimin en başına getirmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hülya Soyşekerci'yi her şeyden önce bir eleştirmen ve inceleme yazarı olarak okuyoruz, tanıyoruz. Yazınımızda oldukça az kişinin emek verdiği bir alanda söz sahibi olma yolundasınız. Bu yolu seçmenizdeki etken neydi, nelerdi?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İlk yazım, 1983’te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlanınca inanılmaz mutlu olmuştum. Yazımın, çok sevdiğim romancı Selim İleri’nin bir yazısıyla aynı dergide buluşması, benim için büyüleyici bir yaşantıydı.&lt;br /&gt;Bu yolu seçmemde, sözünü ettiğim yüreklendirici yaklaşımların yanı sıra, eleştiri alanına özel olarak ilgi duymamın da payı var. Belki de eleştiriyi seçmekten çok, ona yönelimim söz konusuydu diyebilirim. Yani, biraz da kendiliğinden gelişen bir süreç sonucunda gerçekleşen bir durum. Edebiyat öğretmenliği ile uğraşmak, okumanın ve edebiyatın sürekli olarak içinde yer almak… eleştiri, inceleme ve kitap tanıtmaya yönelmem, mesleğimin bir uzantısı, bir devamı gibiydi. Kurmaca yapıtların içerdiği anlamları, yazarla yapıt arasındaki o gizemli ilişkiyi keşfetme merakım, araştırma tutkum, kurgusal değil de analitik düşünmeye daha yatkın oluşum ve eleştirel metinler oluşturmaktan daha fazla hoşlanıyor olmam… diye devam edebilirim belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar" kitabınız belli ki çokça okumanın/yazmanın sonucu. Bu kitabı yazma fikriniz nasıl doğdu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu kitap aslında bir toplamdan oluşuyor. Hasan Ali Toptaş’ın çok önemsediğim bir sözü vardır; “insan, okuduklarının ve yaşadıklarının bir toplamıdır.” Ben de okuduklarım ve yaşadıklarımla ilgili aldığım günlük notları, günceler biçiminde düzenledim. Sonra bu günceler 2004’ten itibaren önce KUM ve daha sonra DELİLER TEKNESİ dergilerinde yayımlanmaya başladı. Olumlu yöndeki yüreklendirici eleştiriler üzerine bu çalışmalara daha fazla ağırlık verdim. Kanguru Yayınları genel yayın yönetmeni Aydın Şimşek’in önerisiyle yazın güncelerini kronolojik sırayla ve belirli konular dahilinde bir araya getirip bu kitapta topladık.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Aydın Şimşek ‘in edebiyat dünyasına armağan ettiği dergiler, emek verdiği yazarlar takdire değer. Sizin kitabınızda incelediğiniz 12 Eylül Dosyası ve 12 Eylül Edebiyatından özellikle çok etkilendim. Bu dönem, edebiyatçılarımıza pek çok eser yazdırmıştır. Kitabınızda “Eylül’ün Gölgesi” başlıklı bölümü okurken, orada kendimi buldum. Dönemin edebiyatımıza etkileri nasıl olmuştur, gözlem ve izlenimleriniz nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bir 78’li olarak, kuşağımın yaşadıklarına duyarsız kalmam mümkün değildi. İnanılmaz acılarla, kırılmalarla dolu bir dönem olarak, 12 Eylül darbesinin edebiyattaki ilk çığlığı Ahmet Erhan’dı. Alacakaranlıktaki bir ülkeyi anlatıyordu dizeleriyle; “hayatın ne kadar kafiyesi varsa, hepsi ölümle cinaslı” diyordu şiirlerinde. Daha sonra öykülerde, romanlarda da işlenmeye başladı 12 Eylül; ama bu süreçte yazılanlar, yaşanılanlara göre henüz oldukça az sayılır. Son yıllarda edebiyatçılarımızın bu konuya biraz daha yoğunlaşması çok önemli bir gelişme. Özellikle Ayşegül Devecioğlu’nun “Kuş Diline Öykünen” ’i siyasi, psikolojik ve estetik yönden başarılı bir roman. Bu arada Hürriyet Yaşar tarafından hazırlanan ve 12 Eylül öykülerinin toplandığı seçki de oldukça nitelikli bir çalışma. En naif, en çocuk hüzünlü romanı ise Feride Çiçekoğlu yazdı: “Uçurtmayı Vurmasınlar”. Bu romandaki çocuk imgesi, romandan uyarlanan filmle ölümsüzleşti… Ayrıca ilk aklıma gelenlerden, Oya Baydar’ın, Süheyla Acar’ın, Latife Tekin’in, Adalet Ağaoğlu’nun, Erendiz Atasü’nün, Şöhret Baltaş’ın… ve daha pek çok yazarın yapıtları… 12 Eylül konusuna değinen birçok roman olmasına karşın, daha yazılacak çok şey var diye düşünüyorum. Yüreklerde, belleklerde gizli kalan acılar, derinliklere atılan o yaşanmışlıkların hüzünlü tortusu, yazınsal yapıtlara dönüşmeye devam edecek. Henüz tamamlanmamış olan bir süreç söz konusu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Öykü, roman, şiir gibi yazınsal yapıtları incelerken yazarın özgeçmişi sizi ne kadar ilgilendiriyor? Eseri incelemeye başlamazdan önce yazarın biyografisini, yaşadıklarını araştırıp öyle mi başlıyorsunuz okumaya, incelemeye?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Metin odaklı çalışmalar, son zamanlarda daha fazla öne çıkan bir eleştiri anlayışını temsil etmektedir. Metnin içindeki kurgusal anlam katmanlarını açılımlamaya çalışan, metni öne alan bir yaklaşım… Bu yaklaşımı önceleyen eleştiriler yazmaya dikkat etsem de, metnin başlı başına, tekil bir olgu olduğunu tam olarak kabullenemeyişimden, onu yazardan çok da bağımsız göremeyişimden olsa gerek, yazar-yapıt arasındaki o diyalektik bağı da önemsiyorum. Çünkü bu, canlı bir bağ. Yazarların yaşamları, bu yaşamların yapıtlarına yansımaları, etkileri, dönüştürüm kaynakları olarak ilgimi çekiyor. Günlüklerinden, mektuplarından, anılarından; yani yazarın yaşamından yola çıkarak yeniden yapıtlarına açılmayı, daha canlı bir yazınsal ilişki olarak görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar" kitabınız –günlüklerden-oluşmakta. Kitabınızı okurken kendimi edebiyat, felsefe dersinde öğrenciymişim gibi de hissettim. Kitap, Türk, İngiliz, Fransız, Alman, Latin Amerika, Macar, İran Edebiyatından yapıtların analizi diye düşünmeden edemedim. Amaçlarınız nelerdi yazarken?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Öncelikli amacım güncel olarak yaşadıklarımı, okuduğum kitapların bana yaşattıklarını kayıt altına almaktı. Kendi kişisel tarihimi ve iç dünyamı günlüklerimde yansıtırken, bir yandan da dünya yazınının ve yerli yazınımızın çok önemli yazar ve şairlerinin yapıtlarını oluşturma süreçlerine, yazarlık serüvenlerine ve bunların kaynaştığı günlüklerine ulaşmak; bir okur olarak varoluşumu, yazarların yaratma sancıları ve iç dünyalarındaki varoluş sorunsalıyla bütünleştirmek, sonuçta kendimden yazarlara, yazar günlüklerinden kendime bir kanal açabilmekti temel amacım. Böylece çift katmanlı bir günlükler toplamı oluştu: Bana ait bir günlük ve okuduğum yazarların günlükleri…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kitabınızda, okuduklarınızın izlerini yaşıyor, yazıyorsunuz. İçinizden yazarlarla dostluk köprüleri kuruyorsunuz. Kendi edebiyat/giz yolculuğunuza/dünyanıza, farklı kültürden yapıtlarla pencereler açıp “Edebiyat evrenseldir” mesajını okurda bırakıyorsunuz. Okumanın size getirdiği en büyük kazanım da bu olmalı. Yorucu-bunaltıcı-yıpratıcı mı yoksa keyif verici bir zamansal yolculuk mu eserinizde izlediğiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Okumanın da, yazmak kadar yaratıcı bir eylem olduğunu söylesem çok da abartmış olmam değil mi? Okumak, bütün yaratıcı eylemler gibi yoğunlaşma, dikkat, sabır, ilgi bekler okuyandan. O nedenle tüketim kültürünün yaşamlarımıza dayattığı “keyif” kavramını pek önemsemiyorum. Okuma eylemi yoğunlaşma gerektiren yaratıcı bir çaba olduğundan, insanı bambaşka ufuklara, farklı dünyalara açtığı için yaşamı zenginleştiren, yaşama anlamlar yükleyen, çoğullaştırıcı bir eylemdir. Okumak, insanı bunaltıp yormak yerine, tam tersine, yaşama anlamlar katan bir uğraşıdır. Ancak, hiçbir zaman sıradan bir “keyif” yaşantısı da değildir…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Satırlarınızı okurken, anlaşılır cümlelerinizin yanı sıra ve ağırlıklı /düşündürücü yorumlarınızla da karşılaştım. Aragon, Neruda, Stefan Zweig, Woolf ve Sartre… Günlüklerinizi/günlerinizi etkilemiş fikir insanlarının deyişleriyle okuru da yoğun bir "beyin fırtınası" içine götürüyorsunuz… İç hesaplaşmalarınızı okurla da paylaşıyorsunuz. Okurken zaman zaman zorlandığımı da belirtmeliyim. Niçin böyle bir tarz seçtiniz? Divan Edebiyatı'nın, Dünya Klasiklerinin, felsefenin, aldığınız üniversite eğitiminin etkilerinden mi kaynaklanıyor?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu tarz okumalara uzun yıllardan beri ağırlık ve önem vermemden kaynaklanıyor olabilir. Yazdıklarımı genelde anlaşılır bir dille kaleme aldım ancak, yer yer ele aldığım konunun özelliğinden dolayı daha felsefi ve biraz daha zorlayıcı söylemle de yazdığım oldu.&lt;br /&gt;İç hesaplaşmalar, günlüklere ruhsal derinlik ve anlam kazandıran en önemli kavramlar arasında. Kendi iç dünyasıyla hesaplaşamayan, iç çelişkilerini ve zayıflıklarını göremeyen; birey olmanın zorlu serüvenine katılamayan, yani “kendisi” olamayan kişiler zaten günlük tutmaya yönelmez. Buna gereksinim bile duymaz bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yazın Dünyasında Popüler Yazarlık/Okunurluk/Sıradanlık modasına bir tepki mi diye düşünmeden edemedim kitabınızı okurken. Ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yazdıklarımın çok okunması, kitaplarımın çok satılması gibi bir kaygım hiç olmadı. Zaten düşünsel ağırlıklı, kurmaca olmayan ve “önce kendin olmalısın” diyen bir yapıtın popüler olamayacağını en baştan kabullenerek hareket ettim. Mevcut duruma doğrudan bir tepki ortaya koymasam da, kitabın kendisinin ve içeriğinin zaten popüler kültüre bir ‘karşı duruş’ olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Çok okunabilmek/satmak" olgusunun dışında duran yazar portrenizi izledim sözcüklerinizin arasında. Tarzınızdan etkilendim. Sıradanlığın ötesine geçip ‘farkındalık’ ve ‘kendini yaşama’ eylemlerine odaklandım. Kitabınızda 
